-
Toplum-PolitikaHakikatin Kapısına Kilit Vurulur Mu?Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmaları artık "gerileme" aşamasını çoktan geçti. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sistematik bir tasfiye ve yeni bir hakikat rejimi inşasıdır. Yayın yasakları … -
Toplum-PolitikaAlgoritmaların mekanı ya da yeni dolaşım rejimleriSistemlerin kendisi niyet sahibi olmasa da beslendikleri veri setleri tarihsel güç ilişkilerini ve kültürel hiyerarşileri yansıtır. Aynı zamanda hangi içeriğin öne çıkacağını belirleyen teknik mimari … -
Toplum-Politikaİnkar siyasetinde otosansür ve öznenin korunmasıDevletin, toplumun sembolik bileşeni olarak insan ile özgürlüğü arasında aracı olması beklenir. Fakat devlet inkâr söylemleriyle kendi varlığını sürdürmeye yöneldiğinde, farklılıkları tek potada eritmeye çalışır; … -
PortreBir modern zaman dengbêji'Romanlarının Yaşar Kemal’inkinden aşağı kalır yanı yoktu. Kelimeler cümlelerinde adeta coşup kendinden geçiyordu. Bütün gül ve çiçekler onun kelimeleri karşısında dansa tutuşuyordu. O bir söz … -
Kültür-SanatSarı Zarflar: Mazrufun söyledikleriYıllar evvelki yurt günlerimden hatrımda kalan bir söz var. Herhangi bir eleştiri, uyarı yahut tartışma ortaya çıktığında birileri üsluptan şikayet edince takkeli hoca abilerimiz “Zarfa …
Gündem
-
Sarı Zarflar: Mazrufun söyledikleri
Tarih: 03/04/2026 | Kategori: Kültür-Sanat | Dosya: Bilge Aksu
Yıllar evvelki yurt günlerimden hatrımda kalan bir söz var. Herhangi bir eleştiri, uyarı yahut tartışma ortaya çıktığında birileri üsluptan şikayet edince takkeli hoca abilerimiz “Zarfa değil, mazrufa bak mübarek!” diye azarlardı insanı. Neticede söylenen şeyin şekline değil de içeriğine bakmak gerekiyordu. Bazılarımız “Ama üslup da önemlidir!” diye karşı çıkmaya kalktığında bu kez, “Lafın tamamı aptala söylenir…” cümlesini duyup mecburen susarlardı.
-
Bir modern zaman dengbêji
Tarih: 02/04/2026 | Kategori: Portre | Dosya: İbrahim Bulak
'Romanlarının Yaşar Kemal’inkinden aşağı kalır yanı yoktu. Kelimeler cümlelerinde adeta coşup kendinden geçiyordu. Bütün gül ve çiçekler onun kelimeleri karşısında dansa tutuşuyordu. O bir söz ustasıydı. Fakat yeterince tanınmadı. Romanları kısıtlı bir çevre arasında yayıldı.
-
İnkar siyasetinde otosansür ve öznenin korunması
Tarih: 23/03/2026 | Kategori: Toplum-Politika | Dosya: 348 Defne Soysal
Devletin, toplumun sembolik bileşeni olarak insan ile özgürlüğü arasında aracı olması beklenir. Fakat devlet inkâr söylemleriyle kendi varlığını sürdürmeye yöneldiğinde, farklılıkları tek potada eritmeye çalışır; “tek bayrak, tek millet, tek devlet” söylemleriyle ötekine varlık alanı tanımayan bir biçime bürünür. Gramsci’nin subaltern olarak tanımladığı kesimler bu koşullarda iki tip öz savunma geliştirir: hareket savaşı ve mevzi savaşı.
-
Algoritmaların mekanı ya da yeni dolaşım rejimleri
Tarih: 22/03/2026 | Kategori: Toplum-Politika | Dosya: 348 Eylem Özbuğanlı
Sistemlerin kendisi niyet sahibi olmasa da beslendikleri veri setleri tarihsel güç ilişkilerini ve kültürel hiyerarşileri yansıtır. Aynı zamanda hangi içeriğin öne çıkacağını belirleyen teknik mimari de belirli anlatıları güçlendirir. Böylece teknoloji ile ideoloji birbirinden bağımsız iki alan olmaktan çıkıp, karşılıklı olarak birbirini yeniden üreten bir döngü yaratır.
-
Hakikatin Kapısına Kilit Vurulur Mu?
Tarih: 21/03/2026 | Kategori: Toplum-Politika | Dosya: 348 Onur Can Aykut
Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmaları artık "gerileme" aşamasını çoktan geçti. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sistematik bir tasfiye ve yeni bir hakikat rejimi inşasıdır. Yayın yasakları rutinleşiyor, haber sitelerine getirilen erişim engelleri bir devlet refleksi haline geliyor, gazeteciler şafak operasyonlarıyla gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Bu baskı sarmalı, iktidarın sadece muhalifleri susturma isteğinden ibaret değil. Asıl mesele, toplumun neyi bilip neyi bilmeyeceğine, hangi sözün "meşru" hangisinin "suç" sayılacağına tek başına karar verme arzusudur. Peki, gerçekten hakikatin kapısına …
PolitikART
Bültene Abone Olun!
Son Yazılar
Sarı Zarflar: Mazrufun söyledikleri
Yıllar evvelki yurt günlerimden hatrımda kalan bir söz var. Herhangi bir eleştiri, uyarı yahut tartışma ortaya çıktığında birileri üsluptan şikayet edince takkeli hoca abilerimiz “Zarfa değil, mazrufa bak mübarek!” diye azarlardı insanı. Neticede söylenen şeyin şekline değil de içeriğine bakmak gerekiyordu. Bazılarımız “Ama üslup da önemlidir!” diye karşı çıkmaya kalktığında bu kez, “Lafın tamamı aptala söylenir…” cümlesini duyup mecburen susarlardı.
Bir modern zaman dengbêji
'Romanlarının Yaşar Kemal’inkinden aşağı kalır yanı yoktu. Kelimeler cümlelerinde adeta coşup kendinden geçiyordu. Bütün gül ve çiçekler onun kelimeleri karşısında dansa tutuşuyordu. O bir söz ustasıydı. Fakat yeterince tanınmadı. Romanları kısıtlı bir çevre arasında yayıldı.
İnkar siyasetinde otosansür ve öznenin korunması
Devletin, toplumun sembolik bileşeni olarak insan ile özgürlüğü arasında aracı olması beklenir. Fakat devlet inkâr söylemleriyle kendi varlığını sürdürmeye yöneldiğinde, farklılıkları tek potada eritmeye çalışır; “tek bayrak, tek millet, tek devlet” söylemleriyle ötekine varlık alanı tanımayan bir biçime bürünür. Gramsci’nin subaltern olarak tanımladığı kesimler bu koşullarda iki tip öz savunma geliştirir: hareket savaşı ve mevzi savaşı.
Algoritmaların mekanı ya da yeni dolaşım rejimleri
Sistemlerin kendisi niyet sahibi olmasa da beslendikleri veri setleri tarihsel güç ilişkilerini ve kültürel hiyerarşileri yansıtır. Aynı zamanda hangi içeriğin öne çıkacağını belirleyen teknik mimari de belirli anlatıları güçlendirir. Böylece teknoloji ile ideoloji birbirinden bağımsız iki alan olmaktan çıkıp, karşılıklı olarak birbirini yeniden üreten bir döngü yaratır.
Hakikatin Kapısına Kilit Vurulur Mu?
Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmaları artık "gerileme" aşamasını çoktan geçti. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sistematik bir tasfiye ve yeni bir hakikat rejimi inşasıdır. Yayın yasakları rutinleşiyor, haber sitelerine getirilen erişim engelleri bir devlet refleksi haline geliyor, gazeteciler şafak operasyonlarıyla gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Bu baskı sarmalı, iktidarın sadece muhalifleri susturma isteğinden ibaret değil. Asıl mesele, toplumun neyi bilip neyi bilmeyeceğine, hangi sözün "meşru" hangisinin "suç" sayılacağına tek başına karar verme arzusudur. Peki, gerçekten hakikatin kapısına …
Kürt olmak, Kürt kalmak, yeniden Kürt olmak
Her Kürt devlet, toplum, aile, çevre ve kendisinden mütevellit bir tecride maruz kalıyor. Her kendisi olmak istediğinde karşısına bi “teröörörö” söylemi çıkıyor. Her fikir belirttiğinde ayıplanıyor. Kürtçe konuştuğunda şüpheleniliyor. E ne yapsın işte; o da konuşmuyor, fikir belirtmiyor, var olmuyor, yaşamıyor. Böylesi yaşamak daha kolay. Yayımlanan podcast programlarının ardından gelen hemen her mailde bu ton vardı: “Kendimi ve Kürtlüğümü keşfederken çıktınız karşıma.
Suç ve Ceza sorudur
Edebiyatın reçete üretmek değil, soruyu paylaşmak olduğunu, başkalarını bilmem ama ben Dostoyevski'den çok genç yaşlarımda öğrendim.
Kürt’ü sansürlemek: Gazeteciler sansürü anlatıyor
Sansüre, bir halkın topyekûn görünmezleştirilmesi çerçevesinden bakılınca, Kürtlerin sansürü nasıl tanımlayıp hangi açılardan yorumladığı önemli bir husus olarak beliriyor. Farklı medya mecralarında gazetecilik emeği ortaya koyan neredeyse tüm isimler temel birkaç anahtar sözcüğe işaret ediyor: Hafıza, özne, yok sayma, varlık, ihlal vb. Şaşırtıcı değil. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Ahmet Ayva, Ceylan Şahinli ve Diren Yurtsever de benzer konulara dikkat çekiyor.
Bir eko-kırım pratiği: Doğayı sansürlemek
Bugün Kürdistan'ın görkemli ve bereketli tablosu yerini derin bir sessizliğe ve çıplak kayalıklara bırakmış durumda. Bu, iklimsel bir kuraklığın ya da zamana yenik düşmenin hikâyesi değil; aksine, bu coğrafyanın ruhuna kastedilen sistematik bir saldırının sonucudur. Sıkılmadan tekrar etmeli: Kürdistan’da yürütülen savaş yalnızca bedenlere ya da şehirlere değil; ağaca, suya, toprağa, o kadim dağlara ve yeşilliğe karşı da yürütülüyor.
Kurtuluş: Emin Alper’e uymayan gömlek
Başka hikayelerdeki insanlar yalnızca öyle oldukları için öyle davrandıkları halde, Kurtuluş’un geçtiği coğrafyada birçok davranış, düşünce ya da yaşantı öyle olmaları dayatıldığı için ortaya çıkar.