Tek parti döneminde yapılmış olan otuz dokuz Atatürk anıtından sadece yedisinde Atatürk sivil kıyafetle, ikisinde çıplak olarak betimlenmiştir. Diğerleri askeri kıyafetlidir.

Çoğunlukla Kürt, Roman ve göçmenlerin yaşadığı İzmir-Kadifekale'ye bakan Atatürk maskı. Maskın inşaası aynı zamanda Kadifekale'de insanların kentsel dönüşüm bahanesiyle evlerinden çıkarıldığı döneme tekabül ediyor. Milyonlara mal olan maskın inşaatında işçiler öldü.
II. Bölüm: Heykeller
M.Ö. 30.000’li yıllarla başlayan ve “venüs heykelcikleri” olarak da adlandırılan ve günümüze kadar devam eden heykeller, insanlığın kendi parlak imgesini, idealini, inanç ve değerlerini ya da kültür ve zihniyet yapısını stilize ettiği yapılardır. İnsanlığın totemistik evresine denk gelen ilk heykeller sihirsel-büyüsel etkinlikleri ve klan kültürünü ortak değerler skalasında geliştirir. Neolitik dönemin tanrıça heykelleri ise, inanç ve mitolojinin ortak iyisini kabilenin kolektif değerleri etrafında öne çıkarır. Sınıflı devletli toplumla birlikte hanedanlık ve ataerkil kültürün gelişmesi, tanrıçalar yerine tanrı figürlerinin öne çıkmasına vesile olur. İnsan tanrıyı kendi suretinde tasvir ettiği için de, zoomorfist (yarı insan-yarı hayvan figürler) inançlar haricinde yapılan tüm tanrı heykelleri insan suretinde, insan bedeninin ideal bir biçimi olarak yapılır.
Tanrı-krallar sürecinde büst ve anıt heykeller öne çıkarken, neolitik dönemin küçük taş oyma figürleri yerine, fiziksel ve ruhani gücün temsilcisi olan tanrı-kralların devasa anıt heykelleri öne çıkmaya başlar. İmparatorluklar ve ulus-devletlere kadar devlet otoritesini temsil eden kişilerin tüm heykelleri aynı düzlem üzerinde gelişmiş, tanrısal anıtların homonimi, benzeri ve taklidi olarak tasarlanır. Ulus-devletlerin gelişimiyle birlikte heykel çılgınlığı öyle boyutlara varır ki, bu “heykel çılgınlığı” küçültücü bir anlamı da içeren “statuomania” terimiyle adlandırılır. Daha sonraları ise “statuomania” kavramı da yerini, “heykel yılgınlığı” ya da “bıkkınlığı”da diyebileceğimiz “statuofobiya”ya bırakır (Larousse, 1984: 5223).
Türkiye’de kamusal heykel anlayışı büyük oranda anıt piyasasından daha da sınırlandıracak olursak, Atatürk anıtlarından ibarettir. Totaliter kültürlerde lider daima büyük özne olarak belirir ve tüm kurgu lider merkezlidir. Totaliter sanatın da önemli bir türü olan lider anıtları kültleştirme, liderin idealize edilmesiyle gerçekleşir. Tabii burada sanatın varlığından söz etmek mümkün olmadığı gibi asıl amaç da ürünlerin estetik niteliğinden çok ideolojiyi ne ölçüde taşıyabildiği önem kazanır. Sanattan çok ulusal ritüel haline gelen bu anıtlar, ulus bilincini ve rejimi görselleştiren yapıdan yavaş yavaş devlet imgesine ve devletin sınır belirleyiciliğine doğru bir değişim de gösterir.
Bunda belki de cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de heykeltıraş olmadığı için ve yine totaliter rejimlerin birbirini taklit etmesi, ilişki ve ittifakların aynı rezervlere dayanmasının da payı vardır. Örneğin Türkiye’de ilk Atatürk heykellerini yapanlardan Pietro Canonica, Mussolini’nin özel heykeltıraşıdır ve Mussolini döneminde akademi üyesi olup, Atatürk’ün isteğiyle sonraki yıllarda Türk heykeltıraşlarını da yetiştiren, eğiten ilk kişidir.
Tekiner’e göre, Atatürk’ün kendi anıtını burada [Sarayburnu] yaptırması hem kendini imparatorlukla özdeşleştirmesi hem de Antik dönemin tanrılarına gönderme yapması ve ayrıca, Doğu ile Batı’yı birleştiren bir konumda gösterme amacını yansıtır.
Pietro Canonica, Heinrich Krippel, Anton Hanak ve Josef Thorak cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’ye davet edilen ve Atatürk heykellerini yapan kişilerdir. Krippel ve Canonica dönemin faşist ve ırkçı pek çok liderin heykel ve anıtlarını yapan kişiler olarak ün salmışlardır. Fakat dolaştıkları bu ülkeler içerisinde belki de en fazla süreyi Türkiye’de geçirmişlerdir. Öyle ki Krippel 13 yıl Türkiye’de kalır. Atatürk’ün özel isteğiyle “tek ulus, tek lider, tek devlet” siyasasının hüküm sürdüğü İtalya’dan gelen ve Mossolini tarafından da anıt projelerinde görevlendirilen Canonica, Taksim Cumhuriyet Anıtı’nı da yapar. Bu kaide tasarımında faşist estetiğin klasik öğelerinden belirgin biçimde yararlanan Canonica 1925’te yapım kararı alınmasına rağmen, anıtı 1927’de tamamlar ve 1928’de açılışı yapılır.
Atatürk de aynı şekilde Mossolini’ye telegrafla cevap verir. Fakat Atatürk’ün küçük heykellerinin yapımı ve kültleştirmesi daha eskiye dayanır. Yahya Kemal, 1921 Mayısında “Misak-ı Milli” makalesinde, İstanbul’un tüm dükkan vitrinlerinde muzaffer kumandanların resminin asılı olduğunu söyledikten sonra şunu ekler: “Köprüde (Galata) şapkalı satıcılar bile Mustafa Kemal Paşa’nın alçıdan küçük heykellerini acemi bir Türkçeyle bağıra bağıra satıyorlar” (Atalay, 2022: 226).
Taş ve bronzdan yapılan büyük anıt heykeller, kalıcılık ve dayanıklılık bakımından devletin bekası imgesine uygun olarak tercih edilir. Anıtlarda kullanılan malzeme aynı zamanda rejimin ve devletin erk ve gücünü simgeler. Türkiye’de yapılan ilk figüratif anıt, Krippel’in Sarayburnu’nda yaptığı Atatürk Anıtı’dır. Canonica’ya ait Ankara Sıhhiye Zafer Alanı’ndaki ve Etnografya Müzesi önündeki Atatürk anıtları da Ankara’nın ilk anıtlarındandır. Ancak İzmir meydanındaki Atatürk heykelleri ile Taksim Anıtı’nı Canonica Roma’da yapıp, oradan Türkiye’ye getirir.
Heinrich Krippel’e Türkiye’nin ilk anıtını Sarayburnu’nda yaptırmaları, Tekiner’e göre, rejimin tarihsel kodlara gönderme amacını ifade eder. Haliç’in başlangıcı olan Sarayburnu, Marmara Denizi ve Boğaz’a egemen bir konuma sahiptir. Ayrıca burası Antik dönemden beri şehrin akrepolünün ve Osmanlı İmparatorluğu’nda da sarayının bulunduğu yerdir. Sultanların neredeyse tüm portrelerinin arka fonunda Sarayburnu yer alır (Tekiner, 2021: 80). Tekiner’e göre, Atatürk’ün kendi anıtını burada yaptırması hem kendini imparatorlukla özdeşleştirmesi hem de Antik dönemin tanrılarına gönderme yapması ve ayrıca, Doğu ile Batı’yı birleştiren bir konumda gösterme amacını yansıtır.
Mekânsal tercih, anıtın teknik rasyonalitesinin ötesine geçen bir anlam ihtiva eder. İmge-simge, hatırlatma-bellek, gösterge-görselleşme ve kültleştirme öğeleri kendilerini bu mekânsal uğrak üzerinden konumlandırır. Mekânın semiyotik ve ikonolojik vurgusu ya da okunurluk, görünürlük, kavranırlık özellikleri anıtın simgesel ve tarihsel kodları nasıl birleştirmeye çalıştığını gösterir. Burada Atatürk heykellerinde ne mekân seçimi ne de anıtın simgesel vurgularının rastgele olmadığını, teferruatlı düşünülmüş imge ve temsillerini anıtlaştırmaya ve siyasal bir bellek oluşturmaya dönük olduğunu görürüz.
Hem antik dönemin tanrısal anlatımlarının mekânı, hem de imparatorluğun merkezi yerlerini yeni rejimin şefinin büstleriyle ve anıtlarıyla donatma, onu hem teokrasi hem de monarşinin yegane temsilcisi olarak imleme ve bu metaforları yeni bir toplumsal hafızanın, özellikle kolektif belleğin oluşumunun mihenk taşları olarak belirleme amacını yansıtır. Bu müdahale Lefebvre’nin de belirttiği gibi, öncelikle ideolojinin istediği toplumsal düzenin mekân ve sembollerini üretilmesiyle mümkündür. Ortak geçmişin ve idealin geleceğe devredilmesiyle ve hatırlatma yoluyla diri tutulan toplumsal bellek, üretilen imge ve simgelerle görünür kılınır. Bu anıtların aralıksız ve bir kampanya gibi yaygınlaştırılması da bu anıtlar aracılığıyla var olan ideolojinin geçmişte ve gelecekte mekân üzerindeki sonsuz hakimiyetine işaret eder.
Durkheim Türk modelini görmediği için Fransız ulus-devlet modelini dogma, tapınak ve bayramlarıyla dünyada örneğinin olamayacağını düşündüğü bir din olarak tanımlar. Türk modelini görme durumu olsaydı, belki de yerküremizin hiçbir yerinde eşi-benzeri olmayan azgın delilerin yarattığı bir curcuna diyarı olarak tanımlardı.
Türklüğün bir din haline getirilmesi, bu dinin baş tanrısının büst, heykel ve anlatımlarının da salt simgeler değil, kutsiyet anlamının parçası olarak değerlendirilmesi gerekir. Cumhuriyetin metafizik simgeler bütünü, bu dinin amentüsü olarak işaretlenen unsurları öne çıkarır: İstiklal Marşı, Türk Bayrağı, Atatürk resmi, Onuncu Yıl Marşı, Gençliğe Hitabe, Öğretmen Marşı, Harbiye Marşı ve Türkiye haritası besmele düzeyinde kutsiyet atfedilen unsurlardandır. Gençliğe Hitabe’nin “Andımız” biçiminde yemin olarak tanımlanması ve bu Türklük yemininin her gün çocuklara okutulması, güne bununla başlanması bir dinin ibadet ritüelini çağrıştırır. Bu yeminin başlangıcının “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayıp, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” ile bitmesi, Museviliğin tanrı Yehova ile gerçekleştirdikleri sözleşmeyi anımsatır. Buradaki din ise, İstiklal Marşı’nda geçen “kahraman ırk” olarak tanımlanan Türk ırkıdır. 1928 yılında kaleme alınan Harbiye Marşı’nda “Yıldırımalar yaratan bir ırkın ahfadıyız / Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız” diye başlar. Onuncu Yıl Marşı’nda ise Türklük ezeli ve ebedi bir varlık seviyesine çıkarılır: “Türküz, bütün başlardan üstün olan başlarız / Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız”.[i]
Kuşkusuz bu ilahe anlamı yüklenen hitabe, sembol ve marşlar yeni dinin kutsal kitabı sayılan Nutuk’ta geçen sözlere dayanır. Atatürk “Türk yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir. Türk doğmadığına teessüf edecektir” derken (Atalay, 2022: 222), İsmet İnönü “Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı, kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız Türk olmalarıdır” diyecek (Yaşlı, 2020: 58) ve onun akabinde de Mahmut Esat Bozkurt, çokça bilinen “Türk bu milletin yegâne efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır, hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” (Yusufoğlu, 2011: 28) sözlerini sarf ederek bu etno-dinin “ötekilere” dönük yaklaşımının yol haritasını da ortaya koymuştur.
“Sivil din” kavramı Rousseau’ya aittir. Rousseau “Toplum Sözleşmesi” kitabında cumhuriyet sistemine geçişle birlikte teokratik yönetimlerin erklerinin seküler alana ikame edilmesinden bahseder. Rousseau, kilisesinin yüceltilen aşkın özelliklerinin devletin aşkınlığına devredilmesi gerektiğini, devletin yüceltilmesinin, devlete itaati rasyonalize etme ve üstün niteliklerinin siyasal erk aracılığıyla sağlanmasını öne sürer. (Rousseau,2016) Durkheim ise Fransa özelinde siyasal din olgusunu ulus-devletin doğuşuyla birlikte yarattığı doğmaları, sembol ve simgeleri, yine toplamaya varan mekân tasarımlarını tapınak benzetmesi üzerinden ifade eder: “Toplumun kendisini tanrı düzeyine çıkarma ya da tanrılar yaratma yeteneği, hiçbir yerde Fransız Devrimi’nin ilk yıllarındaki kadar göze çarpacak biçimde olmamıştır. Kendine özgü dogmaları, simgeleri, tapınakları ve bayramları olan bir din kendiliğinden kurulmaya koyuldu” (Durkheim, 2010: 299).
Tüm bunlara rağmen sömürgeci sistem partilerine verilen desteğin, Yahudiler’in Hitler’in partisine destek vermesinden bir farkı yoktur. Irkçılarla aynı siperde sömürgeci zulüm çarkının bir parçası olmalarını başka nasıl izah edeceğiz? Bu bir “mankurtlaşma” değilse nedir?
Durkheim Türk modelini görmediği için Fransız ulus-devlet modelini dogma, tapınak ve bayramlarıyla dünyada örneğinin olamayacağını düşündüğü bir din olarak tanımlar. Türk modelini görme durumu olsaydı, belki de yerküremizin hiçbir yerinde eşi-benzeri olmayan azgın delilerin yarattığı bir curcuna diyarı olarak tanımlardı. İnsan dağa-taşa kendisini öven, mertliğini ve korkusuzluğunu dile getiren sloganlar yazar mı? Dahası, dünyanın en ırkçı ve kirli sisteminin aynası, katledilmiş insanların yerine zafer anıtları dikmek ve o zafer anıtlarının üzerine sömürgeleştirdiği halkı itaate davet eden ve onu kolonize eden sömürgecilikle övünmesini salık vermektir. Basit bir örneği Hakkari kalesinden verelim: Hakkari Mîrliği’nin mekânı olan kale, 1969 yılında vali Hüseyin Öğütçen tarafından yıktırılır; Kürt’ün tarihinin esamesi kalmasın diye... Daha sonra burası askeriyeye verilir ve karakol yapılır. Şimdi Kürt mîrliğinin olduğu yerde yamaçlara beyaz taşların yan yana dizilmesiyle “Ne Mutlu Türküm Diyene!” yazılmış. Küçük bir örnek de Hasankeyf’ten verelim: Orada kimi tarihi kalıntılar devlet eliyle kırılıp tahrip edildi. Bölgede çalışma yürüten bir grup arkeolog 1960’larda bu kalıntılarla karşılaştılar ve baraj yapımının durdurulması gerektiğini yalvar yakar bir dille kamuoyuna duyurmalarına rağmen fayda etmedi. İlginç olan, Kürt tarihinin her dönemine ait zengin kalıntıların olduğu bu mekânda Kürt’e ait tek bir çakıl taşı çıkarmazken, Selçuklu’ya ait olduğu söylenen bir türbeyi oradan çıkarmak için dünyanın en gelişkin teknolojisinden faydalanıp hiçbir masraftan kaçınmamalarıydı. Üstelik bu taşıma işlemini canlı yayında ulusal kanallarda gösterdiler. Kürt’ün tek bir çakıl taşını çıkarmayan, ama kendi ecdadının türbesi için tüm devlet imkanlarını seferber eden zihniyet nasıl Kürt’e dostane yaklaşabilir? Tüm bunlara rağmen sömürgeci sistem partilerine verilen desteğin, Yahudiler’in Hitler’in partisine destek vermesinden bir farkı yoktur. Irkçılarla aynı siperde sömürgeci zulüm çarkının bir parçası olmalarını başka nasıl izah edeceğiz? Bu bir “mankurtlaşma” değilse nedir?
Türklüğün din seviyesinde yüceltilmesi ve Türklük sembollerinin Durkheim’ın ifadesiyle damgalaştırılması, Atatürk’ü tanrı ve peygamber seviyesinde değerlendiren rejimin kadrolarından dönemin devlet adamları, bakanlar, şair ve yazarlara kadar yaygın bir eğilim olduğunu görürüz. Örneğin, Füruzan Hüsrev Tökin “Atatürk bugün ulusal kurtuluş hareketlerinin peygamberi niteliğini taşımaktadır, bizim kuranımız Nutuk’tur” der (Tekiner, 2021: 61). Ahmet Ağaoğlu’nun gözünde hiçbir peygamberin icra edemediği ölçüde rehber; Burhan Cahit’in gözünde, kaderin milletlere nasip ettiği büyük habercilerin sonuncusudur. Yusuf Ziya Ortaç da Atatürk’ü bir peygamber olarak niteler: “Atatürk’e Ekber! Atatürk’e Ekber! Ancak o var: Atatürk! Evliya odur, peygamber odur.” Ata Gündüz’ün gözünde ise bir tanrıdır Atatürk: “Biz sana tapıyoruz! Biz sana tapıyoruz! Varsın! Teksin! Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın!” (Tekiner, 2021: 62).
Kendini radikal İslamcı gelenekten sayan bir toplumun, kendi liderini tanrı ve peygamber seviyesine çıkarması paradoksal bir durum gibi gelse de Türk siyasal geleneğinde lidere tapma geleneği rutindir.
Tanrılaştırma ve peygamberleştirme[ii] Atatürk’ün ölümünden sonra değil, cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarından başlar. 1923’te Tahirzade Hüseyin, başının üzerinde dört melekle onu bir peygamber gibi resmeder. Hasan Ali Yücel ve Nurullah Ataç onu tanrı olarak tanımlar. Behçet Kemal Çağlar da şiirlerinde onu ilahlaştırır. (Atalay, 2022: 318) Mehmet Emin Yurdakul’un, Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın açılışında yaptığı konuşmada ise Atatürk’ü hem tanrı hem de peygamber benzetmesi dikkat çeker: “Türk’ten peygamber çıkmaz diye Türk’ün ruh ve dehasını inkar edenler, seni ve yanındakileri gösterecek: İşte diyecekler. Mikelanjin yonttuğu Musa heykeli nasıl bir ilhamın eseri ise, bu büyük sanatların hemşerisi Kanonika’nın tunçlara dil veren bir ruh ile canlandırdığı Mustafa Kemal de aynı membanın harikasıdır. Musa ve Mustafa Kemal aynı cinsten kurtarıcılardır” (Atalay, 2022: 242). Yurdakul ilerleyen tarihlerdeki şiirinde Mustafa Kemal’i “Bir vatan tanrısı gibi”, “Bir Dünya Yaratan” ve “ırkını yüzlerce yıl beklediği / ilk doğan Türk öncü peygamber sensin” şeklinde tasvir eder.
Kendini radikal İslamcı gelenekten sayan bir toplumun, kendi liderini tanrı ve peygamber seviyesine çıkarması paradoksal bir durum gibi gelse de Türk siyasal geleneğinde lidere tapma geleneği rutindir. Bu gelenek Erdoğan’a kadar devam eden tapma ve taptırmayı doğal gören, onlara tapmayanları nefret objesine dönüştüren, hatta yaşam hakkı tanımayacak kadar çılgınlaşabilecek bir gelenektir. Kendisinden farklı istem ve özlemlerin sahiplerine karşı duyulan kin ve düşmanlıktır doğal olmayan. Öldürmek dahil, Zulmün her türlüsünü meşru kabul eden, kahramanlık sayan, fanatik ruh hali ya da körlüktür. İslam dininden olmadıkları ve farklı bir peygamberin izinden gittikleri için milyonlarca insanı boğazlayan (Ermeni, Kürt, Êzidî, Yahudi, Rum, Süryani), bu coğrafyayı mezbahaya çeviren insanların, “kafir” diye öldürdükleri insanlardan daha ilkel gerekçelerle kendi tanrı, peygamber ve dinlerini yaratmaları ve herkesi bu din ve tanrıya tapmaya davet etmeleri, tapmayanlara yaşam hakkı tanımamaları toplumsal bir patolojiye dönüşmüştür.
Atatürk’ün herhangi bir sözünün, yazısının veya davranışının kutsiyet alanının parçası olarak değerlendirilmesi etno-dinsel inşanın alametifarikasıdır.[iii] Atatürk’ün sözlerinin tüm kamu binalarında, hatta mahkeme salonlarında yargıç kürsülerinin baş kısmında yazılması, tapınakların girişinde yazılan sözleri anımsatır. Bizzat heykellerin üzerindeki yazılarda bu kutsallaştırma retoriği daha belirgindir. Örneğin 1931’de Bursa’da dikilen Atatürk heykelinde “Bu aziz heykelin önünde duran Türk, hürmetle eğil” diye yazılırken, aynı yıl Edirne’de dikilen heykelin üzerindeki levhada ise “Mustafa Kemal adı iman kaynağıdır” cümlesi yer alır.
Ulus-devletlerde ideolojik ya da siyasal din genelde seküler yapı üzerinden inşa edilirken, Alman ve Türk modellerinde siyasal din etnisite üzerine bina edilir. Rosenberg’in Ari ırkı vurgusu tüm ideolojik kurgulamalarda yer tutar. Emilia Gentille, İtalya örneğini ele alır: “Siyasal din, siyasetin kutsallaştırılmasının, doğası itibariyle dışlayıcı ve köktenci olan bir formudur. Diğer siyasal ideoloji ve hareketlerle bir arada bulunmayı reddeder. Kolektivite karşısında bireyin otonomisini reddeder. Emirlerine riayet edilmesini, siyasi kült’ün katılınmasını talep eder ve şiddeti, hem yeniden var olmanın bir aracı olarak hem de düşmanlarına karşı savaşta bir silah olarak kutsar. Tarihsel dini kurumlarla ilişkisinde ya düşmanca bir tutum takınır ve onları bertaraf etmeyi hedefler ya da geleneksel dini kendi inanç ve mit sistemine dahil ederek onu tabi ve tali bir role indirgeyerek onunla bir simbiyotik birliktelik ilişkisi kurar. Sivil din, herhangi özel bir siyasal hareketin ideolojisiyle tanımlanmış bir siyasi kolektif kişiliğin kutsallaşmasının bir formudur” (Atalay, 2022: 30).

Atatürk Zafer Anıtı, Afyonkarahisar
Gentille’in ifade ettiği kolektif kişiliğin kutsallaştırılmasının şartı olarak düşmanlarını ve onlara karşı şiddeti kutsama metodu için siyasal alana müracaat etmekten ziyade, sadece heykeller üzerinden örneklendirmeye çalışalım. Adana Milli Kurtuluş Anıtı’ndaki asker ve silah figürleri, diz çökmüş kadının bayrağı öpmesi militarist vurgunun, etno-dinin sembolü olan bayrağın kutsiyeti üzerinden yüceltilmesi amacını simgeleştirir. Bu heykeller kamusal alana nizam verir, ulus-devletin sembolik odağını görselleştirir ve ulusu etnisite üzerinden imlerken, Türk ulusunun fiziksel gücü ve dayanıklılığını yansıtan formlar öne çıkarılır. Pek çok heykellerde dikkat çeken kaput, askeri şapka ve silahlar, ulusun varoluşunu militarizme koşullayan, militarist varoluşu ulusun yegâne kriteri olarak öne çıkaran vurgulardır.
Tek parti döneminde yapılmış olan otuz dokuz Atatürk anıtından sadece yedisinde Atatürk sivil kıyafetle, ikisinde çıplak olarak betimlenmiştir. Diğerleri askeri kıyafetlidir.
Afyon Zafer Anıtı’nda Atatürk çıplaktır, fakat bu çıplaklık olimpiyat atletlerinin çalışmaktan kas yığını haline gelmiş pazulu bedenlerine benzer tarzda tasvir edilmiştir. Çıplaklık eril bir devlet imgesiyle bütünleşir ve fallokratik bir vurguyla öne çıkarılır. Burada ayağının altında bir adam can çekişirken, onu boğup öldürmek için pençelerini havaya kaldırmış Atatürk’ün şiddet yüklü duruşu estetize edilmeye çalışılmıştır. Heykeli Hiznrich Krippel 1936’da yapıp diktirmesine rağmen, ayakta duran, figürünün orijinalde mevcut olan cinsel organı 1950’li yıllarda ahlaka aykırı bulunarak kesilmiştir (Tekiner, 2021: 150).
Fakat heykeldeki düşman imgesi, şiddetin estetize edilmesi ya da da “düşman”ın zavallı görünümü karşısında Mustafa Kemal’in heybeti gibi vurguların yanı sıra, Yunan tanrısı Herkül’ün heykeline baktığımızda, özellikle Herkül’e benzetildiğini görürüz. Sosyal Darwinist tasavvur, şiirlerde, dönemin yazılarında kan, şiddet ve savaşı estetize ederek sunan vurgunun heykellerde de öne çıktığını görürüz. Atatürk’ün askeri kıyafet giymek istememesine rağmen heykellerinin ağırlıklı kısmının askeri kıyafetle betimlenmesi militarizmin, etno-dinin mihenk noktası olarak öne çıkarılma isteğini yansıtır.
Örneğin tek parti döneminde yapılmış olan otuz dokuz Atatürk anıtından sadece yedisinde Atatürk sivil kıyafetle, ikisinde çıplak olarak betimlenmiştir. Diğerleri askeri kıyafetlidir. Atatürk, Yunan Savaşı’ndan sonra bir daha askeri kıyafet giymemesine rağmen, hatta Mussolini’nin özel heykeltıraşı Pietro Canonica anılarında, onun at üzerinde askeri kıyafetle heykelini yapabilmek için çok ısrar ettiğini fakat buna rağmen kabul etmediğini, meselenin çıkmaza girmesi nedeniyle Atatürk’ün bir sabah kendi kıyafetini bir subaya giydirip, onu kendi atına bindirerek karşısına getirdiğini ve “kafaya bakmayın, gerisi aynı” diyerek onu kendi yerine model olarak kullanmasını istediğini aktarır (Tekiner, 2021: 83).
Atlı ve askeri pelerin ya da kıyafetle kimilerinde atın şahlanmış hali Canonica’nın Roma İmparatorluğu’nda yaygın görülen “savaşçı imparator” imgesini yansıtır. İmparatorun savaşçı olarak tasviri, dinsel bir anlam da taşır. Grek geleneğinde tanrılar savaşçı olarak betimlenmiştir. Fakat atlı heykeller genelde Roma imparatorlarının anıtlarında öne çıkar. Atatürk heykellerinde bu iki hususun birleştirildiğini, yani anatominin Yunan tanrılarına benzetilmeye çalışılırken, atlı tasvirlerde Roma imparatorlarının figüratif özelliklerinin öne çıkarıldığını görürüz. Savaşçı hükümdar imgesi ile temsil edilen Atatürk, yerleştirildiği mekâna, kente nizam veren, tanımlayan, belirleyen, yeni bir kimlik katan, bir nevi o kente etno-dinin mührünü vuran bir nitelik taşır.
Bu sebeple olsa gerek, Ömer Faruk, Atatürk üzerinden dikte ettirilen metazori ve kolonyal dayatmayı paradoksal sorularla ifade eder: “Atatürk hiç seçime girmedi. Ama seçilmemiş biri olarak meydanlara, caddelere adı veriliyor, heykelleri dikiliyor, paraların üzerine fotoğrafları koyuluyor, bütün devlet dairelerinin baş köşeleri ona ayrılıyor, 10 Kasım’da herkesin esas duruşa geçmesi bekleniyor. Üstelik 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri onun adına yapıldı. Seçilmemiş, üç kez askeri darbeye başvurmuş bir düşünce sistematiği kriz çözebilir mi, yoksa krizin bizatihi kendisi midir?” (Faruk, 2021: 245).
Heykel açılışlarında halkın getirilmesi, kutlama ve merasimlerde onaylama ve alkışlama tribünleri olarak halka müracaat edilmesi, hatta gerektiğinde kolluk kuvvetlerinin müdahalesiyle bu beklentinin hayata geçirilmesi, kasaba ve köylerden getirilen insanların bu etkinliklere katılmasının metazori hali, rejimin itaati de militarist yöntemlerle sağlama ihtiyacını yansıtır. Açılışlar öyle bir seri haline gelir ki, adeta bir heykel kampanyasına dönüşür. Örneğin 29 Ekim’de İzmit’te yeni bir Atatürk heykeli açılır, onu üç hafta sonra Elazığ’da açılacak başka bir heykel izler. Tekiner ise Türkiye’de anıt kültürünün hala Atatürk anıtlarıyla sınırlı olduğunu ve dünyada hiçbir liderin anıtlarının bu sıklık ve süreklilikte yayılmadığını söyler (Tekiner, 2021: 15).
Onomastik devrim olarak gördükleri kolonyal değiştirmelerle meydan, cadde, sokak ve bulvarlara kadar tüm isimler bu yeni kült yenilenirken, yeni rejimin toplumsal tabanla bağı yeni dikotomi ve bağımlılıklarla çerçevelendirilir. Özne ve nesnenin tutku ve bağımlılığı din seviyesine çıkarılmış eskatolojik anlatımlara büründürülür.
1933’te insanlar artık Atatürk büstünü evde bulundurmaya, evlerde ve okullarda bir “Gazi Köşesi” kurmaya teşvik edilir. 1933’te okullarda büst ve “Gazi Köşesi” zorunlu hale gelir. Evler için bir standart söz konusu edilmez. Birol Caymaz, Gazi köşelerini, Japonya’da ev ve işyerlerinin bir köşesinde bulunan Budist ve Şintoist tapınaklara benzetir. Fakat asıl referansın Meiji Kültü olduğunu Atalay’ın çalışmasında görürüz. Atalay, Tokyo Büyükelçisi olan ve Atatürk’ün yakın çevresinden sayılabilecek Hüsnü Gerede’nin, Atatürk’ün ölümünün ardından, Japonya’daki Meiji Kültü’nden, yani devlet Şintoizminden yararlanılmasını tavsiye ettiğini aktarır (Atalay, 2022: 255).
Gerek Şintoizm gerekse Budizm’de tapınaklar haricinde işyeri ve evlerde bulundurulabilecek küçük heykelcik ve büstler yaygındır. Onomastik devrim olarak gördükleri kolonyal değiştirmelerle meydan, cadde, sokak ve bulvarlara kadar tüm isimler bu yeni kült yenilenirken, yeni rejimin toplumsal tabanla bağı yeni dikotomi ve bağımlılıklarla çerçevelendirilir. Özne ve nesnenin tutku ve bağımlılığı din seviyesine çıkarılmış eskatolojik anlatımlara büründürülür. Vatan-millet, ay-yıldız, kağan ve yurdu, Kızılelma ve fetih, yeni dinin dekor ve ritüelleri arasında yer alır. Bandowan’ın “sürü psikolojisi” kavramına kaynaklık eden tezine psikanalitik atıf ya da mevcut etno-dinle analojik bir bağ kurularak denilebilir ki, Türk sürüsü, yeryüzü ile ilişkisi bir benlikle tapmayı ve taptırmayı amentü bellerken, toksikleşmiş bir sosyalite yaratarak, kültürü bu etno-dinle arsenikler. Türk sürüsü, sürekli enstrümantalize ettiği etno-dini şiddet ve kanal ırkçılık halleriyle toplum yerine güruhlar, insan yerine kullaşmış bireyler yaratır.
Gazi kültü, Mustafa Kemal’in ilk kez 1 Ocak 1924’te tedavüle sokulan ve 8 adet basılan pul serisinde görünmesinden sonra 5 Aralık 1927’de onun resmi ilk kez paraların da üzerine yerleştirilir. Madeni paraların üzerinde bulunan Atatürk resmi de Krippel’in eseridir. 1925’te tek adamlığın tasdik edilmesinden sonra kutsallaşma sürecinde önemli bir sıçrama taşı olan Nutuk öne çıkar. Nutuk “Türk’ün Altın Kitabı” ve “Türk’ün Yeni Amentüsü” olarak tanımlanır. Perry Anderson da Nutuk’tan “1927’de verdiği ulusun resmi amentüsü” olarak bahseder.
Heykel konusu ve eski dini kurumlarını ortadan kaldırıp, yerine yeni bir etno siyasal din ikame ettirme, Hitler’i de şaşırtır. Bilindiği gibi heykel İslam’ın en hassas tabularından biridir. Retoriğini büyük oranda putları kırmak ve vahdeti vücudu inşa etmek üzerinden var eden İslam, resme de belirli bir mesafeyle yaklaşmakla birlikte, heykel konusunda son derece katı bir tutum sergiler. Hitler bu durumu değerlendirirken “Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi din adamlarını bertaraf etmedeki hızı, tarihin en kayda değer bölümlerinden biridir. Onlardan 35 tanesini astı, diğerlerini dışarı attı ve şimdi İstanbul’daki Ayasofya bir müze” der (Atalay, 2022: 63).
Rosenberg’in, Talat Paşa’nın hayranı olduğu, Ermenilerle Yahudileri bir tutarak aralarında analojik benzetmeyle Ermenilere yaptıklarını överken, Hitler, Atatürk hayranlığıyla bilinir. Dönemin Hitler ile görüşen görevlilerinden Siirt milletvekili Mahmut Saydan’ın 1933 Berlin ziyaretinde ona “Yaptığım işe başlarken ve yapılan işin başarılacağına inanırken, hep sizin şefinizi kendime örnek aldım” der. Yine Falih Rıfkı, “Çankaya” adlı çalışmasında Ali Fuat Cebesoy’un, Yunus Nadi, Necmettin Sadak gibi isimlerin hükümet adına Hitler’in 50. doğum günü kutlamasına gittiklerini ve Hitler’in kendilerine şu sözleri aktardığını ifade eder: “Hitler, o delice gururla Hitler demiş ki, ‘Mustafa Kemal, bir millet bütün vasıtalarından edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini isabet eden adamdır. Onun ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi de benim!” (Atay, 2010: 369).
Atatürk, ölümü sonrasında da “Kahramanlar” panteonunun en parlak yıldızı olarak etno-dinin içinde ruhani olarak var olmaya devam etti. Anıtkabir panteona dönüştürüldü. Panteonun avlusundaki heykellerde yeni dönemin kutsalları olarak ikonolojinin ulus-devlet formu olarak sembolize edildi. Atatürk simge ve kuram olarak yaşamaya devam etti. Heykelleri her yerdeydi ve sözleri binaların yüzeylerine kazınmıştı. Fotoğrafları kamu binalarının baş köşelerine konuldu, adı bulvarlara, parklara, stadyumlara, konser salonlarına, köprülere ve ormanlara verildi. Atatürk’ün mental ve fiziksel betimleri ve temsilleri Türklük ruhunun simgesi olarak kabul edildi.

Muğla'da bir Kürt, sosyal medyada ulusal kıyafetlerini giydiği bir fotoğraf paylaştığı için linç edildi, ardından Atatürk büstü öptürüldü
Anıtlar siyasal alanı görünür kılmak için inşa edilirler ve yapıldıkları dönemin siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel kodlarının önemli veri kaynaklarıdır. Erken cumhuriyet döneminin Türklük ideolojisinin görsel kültür öğelerinin topluma, yazı diline oranla daha doğrudan “bilgiler” sunduğunu görürüz. Bu anıtlar sanatsal ya da estetik bir kaygıdan ziyade, yeni olanı imleyen bir propaganda aracı olarak görülür. Kentsel peyzajın bir sabitine dönüşen Atatürk heykelleri “Tek Adam” vurgulu totaliter özellikleri aksettirse de anıtları esasta Türk enstitüsüne komuta eden ve soğukkanlılıkla gözleyen bir önder olarak imgeleştirilen ve ulusun fiziksel mevcudiyetinin simgesi haline getirilen, son derece otoriter bir kumandan olarak imgeleştirilip kültleştirilir.
Kurdistan coğrafyasında ise tepeden inmeci bir yapılanma içinde benimsetilen anıtlarda fetih fantezisi, devletin ideolojik silahı ve güç simgesi olarak öne çıkar. Kendisi de bir ülkücü olan Vamık Volkan, Atatürk büstlerinin sınır koyucu-tanımlayıcı işlevlerine değinir. Yerleştiği mekânı tanımlayan, belirleyen ve sınır çeken bu simge nesnelere, 1974 Kıbrıs Harekatı’nda kuzeye doğru ilerleyen ordunun varılan her köye Atatürk büstünü diktiğini belirtir. Bu örnekte işgal edilen, kazanılan bir toprak parçasına dikilen bu büstler birer tanımlama nesnesi olarak adeta “devletin mührü” işlevini görür. Kurdistan coğrafyasına da tam da bu saikle, neredeyse her metrekareye bir heykel, anıt veya büst dikilmiş, heykel ve büstlerin dikilmediği dağ ve taşlara ise ya dünyanın en ırkçı sloganları, sembolleri çizilmiş ya da inşa edilen askeri yapılar coğrafyanın en hâkim yerlerine birer kolonyal anıt gibi, özellikle oradaki insanda tahakküm duygusunu uyandıracak şekilde inşa edilmiştir.
Kürdistan’da sömürgeciliğin kanıksanması, politik ilgisizlik ya da siyasal reflekslerin zayıflaması gibi unsurlar nedeniyle bir sinizm durumu gelişmiştir. Eğer sinik bir durum olmasaydı bizi yok sayan, küçük düşüren, aşağılayan ve Kürt’ün ölüm fermanı anlamına gelen bu ırkçı sloganları sineye çekip durur muyduk?
Munzur Çem, kendi memleketi olan Dersim’e gittiğinde karşılaştığı kalekolları tam da insanda yarattığı duygu ve izlenimleri ifade edecek tarzda betimler: “Yerleşim birimlerinde iken sadece gözetleme kulelerinin en üst kısmını görebildiğimiz bu çukura gömülü ‘kalekollar’ her üç-beş kilometrede bir karşımıza çıkıyor. Ve her keresinde, tepemizde uçmakta olan bir uçağa bakar gibi bakıyoruz onlara. Kalekollar o kadar sıklıkla yapılmış ki, neredeyse birinden seslensen ötekinden duyuyorsun. Birçok yerde halktan daha fazla asker var. Görüntü o kadar rahatsızlık verici ki insan tepelere kurulu kalekolları kafasının üstünde hissediyor, orada yaşayanlar başınıza pisleniyorlar duygusuna kapılıyorsunuz” (Çem, 2017: 380).
Amerika’da ensesine basılıp nefesi kesilerek katledilen George Floyd’ü için yapılan protesto eylemlerinde Hollanda başta olmak üzere kimi Avrupa ülkelerinde kitleler ilk iş olarak kimi köle tacirlerinin ve sömürgeci temsilcilerinin heykellerini yıktı. Kürdistan’da sömürgeciliğin kanıksanması, politik ilgisizlik ya da siyasal reflekslerin zayıflaması gibi unsurlar nedeniyle bir sinizm durumu gelişmiştir. Eğer sinik bir durum olmasaydı bizi yok sayan, küçük düşüren, aşağılayan ve Kürt’ün ölüm fermanı anlamına gelen bu ırkçı sloganları sineye çekip durur muyduk? Sinik bir durum olmasaydı, boynumuzdaki sömürgeci boyunduruk gibi o kolonyal anıt ve büstlerin Kurdistan coğrafyasının her tarafını kuşatmasını sineye çekebilir miydik?
Bazı anıt, sembol ve simgeler zihinsel temsillerdir ve uzun süreli belleğe hitap ederler. İnsanlar gerçek dünyada yaşadıkları mekânla ilgili bilgileri, daha önce edindikleriyle ilişkilendirip biriktirir ve mekânsal imajlar depolar. İmaj, insan zihninin, çeşitli duyumların bıraktığı izleri yeniden şekillendirmesi olgusudur. Bu şekillendirme süreci, insanın çevresini de duyusu ile algılamasından ibaret olmayıp, beynin algılama biçimi, kişinin edindiği bilgi ve psikolojik, kültürel, ideolojik etkilenmelerinde etkisini taşıyan bir bütündür. Anılarla, deneyimlerle, algılarla, duyumlarla desteklenmiş bir mekân bellekte eşleştirilir, yönlendirilir, karşılaştırılır ve kodlanır. Bu kodlama uzun süreli belleğe alınma ve anlamlandırılarak sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Uzun süreli bellekte kodlanan bu mekân, bireyin yaşam döngüsü içinde tekrar hatırlanmak üzere çağrılır ya da her gün bize görünecek şekilde konumlandırılan mekânsal imge ve sözlerle zaten kendini bize hatırlatır. Bu da yaşanan mekânın, mekânsal sembolün bizde “anlam” yaratması, yani bilinçaltımıza yerleşmesi anlamına gelir. Bir toplumun belleğiyle oynandığında da yine bu “hatırlatma figürleri”ne başvurulur.
Bir Kürt kentine girişte bireyi karşılayan ırkçı sembol, simge ve anıtların çokluğu bir zihinsel temsil ve uzun süreli bellek yaratma ve bilinçaltına hitap eden ideolojik hatırlatmalar olarak dikkat çekerken, bir etnisitenin varlığını reddeden ve onu başka bir etnisitenin hanesine yazan sözlerin varlığı, ancak Zizek’in “nesnel şiddet”iyle açıklanabilir. Bu coğrafyada yaşayan 32 farklı etnisitenin hep aynı ırkın mensubu olduklarını ilan eden ırkçı sloganlar, heykel ve anıtların üzerine yazılan metal levhalara kazınmış ve insanları itaate davet eden sözler etno-dinin efendi ve kurallarının kimler olduğunu gösteren semiyotik işaretler olarak da okunabilir.
Yararlanılan Kaynaklar ve Dipnotlar:
Büyük Larousse Ansiklopedisi, cilt 13, Gelişim Yayınları, 1984 İstanbul
H. Gezer, Cumhuriyet Dönemi Türk Heykelleri, Türkiye İş Bankası yayınları 1984, Ankara
Onur Atalay, Türke Tapmak, İletişim yayınları 7. Baskı 2022 İstanbul
Aylin Tekiner, Atatürk Heykelleri, İletişim yayınları, 3.baskı 2021 İstanbul
Yalçın Yusufoğlu, Etnik Arındırma Politikaları: Tehcir-Tenkil-Tedip, Pençe Yayınları 2011 İstanbul
Emile Durkheim, Dinsel Yaşamın İlk Biçimleri, Cem yayınevi 2010
Ömer Faruk, Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği, 6:45 Yayınları, 2.Basım 2021 İstanbul
Fatih Yaşlı, Kinimiz Dinimizdir: Türkçü faşizm üzerine bir inceleme, 4.baskı, Yordam kitap, 2020 İstanbul
Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, 2010
Munzur Çem, Hewraman-Dersim Sırrı, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, 2017 İstanbul
[i] Kan Irkçılığı birçok vurguda karşımıza çıkar. Gençliğe Hitabe’de “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttar” diyerek kan yüceliği veya asaleti, kanın konum yasasını belirtir. Aynı kan ırkçılığı dönemin Başbakanı Recep Peker’in konuşmasında da görürüz “Bozulması mümkün olmayan tek şey, Türk kanı, bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştı. Batı Türkleri bu çöküntü içinde kanının arılığını korudu ve sakladı. Dünyaya batarlık örneği gösteren Osmanlı ordusunun yüksekliği Türk ulusunun kanındaki yücelikten ileri geliyordu (Atalay, 2022: 208). Kürtçe’de bir insanın aslına gönderme yapıldığında süt mecazına başvurulurken (“sütü bozuk” vs.), Türkçe’de yine kan metaforu (“kanı bozuk”) öne çıkar. 1930’ların sonlarında yazılan Yurt Bilgisi ders kitaplarında ırkların (ve Türk ırkının) renk ve kafatası ayrımına göre sınıflandırılması ve milleti yaratan unsurlardan “kan bitiğinin” öne çıkarılması, bu anlayışın gelecek kuşaklara da miras bırakılmak istendiğini gösterir. “Asil kan” ifadesi ırkçıların tutundukları önemli bir dal işlevi görür. İlginç olan bu durumun yabancıların da dikkatini çekmiş olmasıdır. İstanbul Üniversitesi’nde ders veren Erich Auerbach, 1937’de Walter Benjamin’ e yazdığı mektupta Türkiye’deki durumu genişçe izah ettikten sonra “Almanya ve İtalya’daki korkunç ‘kan ve toprak’ siyasetinin sahteciliğini gördüğümde şüphelenmiştim; ancak burada neredeyse kesin olarak emin oldum” diyerek Türkiye’deki modeli Mussolini ve Hitler modellerinin kompartımanı olarak değerlendirmiş, fakat diğer iki modeli daha örtük olarak ifade ederken, Türk modelinin bu kan ve toprak siyasetini, yani ırkçı siyaseti daha açıktan yaptığını vurgular.
[ii] Celal Ergun, Modern Türkiye’de “O bizim başımız her şeyimizdi. Tanrımızdı, Türkün tanrısı” diye yazar. Ölümden sonra 16 Kasım‘da Akşam’da Selami Sedes “Kudret ve kabiliyetimizi yine sana beslediğimiz inançtan alacağız, ideolojinin dinimiz, adın bayrağımızdır.” diye yazar (Atalay, 2022: 319). Yine 16 Kasım’da İzzet Ulvi Aykurt “Tanrılaşan Atatürk” isimli bir methiye yazısı yazar. 29 Kasım’da Faruk Nazif, Yedigün’de yayımlanan bir şiirde “Ey ilahın yüce davetlisi göklerden eğil/ Göreceksin, duruyor kalbimizin üstünde putun” der. Nihat Sami Bonarlı “Ülkü”de yayınlanan yazısında “Milli tanrımız yerine koyuyoruz seni” der. Ülkü’de yayınlanan bir şiirinde ise “Tanrı kıskandı seni kendinden ışık diye” yazar. Yeni tanrının Atatürk’ü kıskandığı için canını aldığını söyler. Peki bu patolojik ruh halinin özgün bir psikiyatrik inceleme konusu yapılması gerekmez mi? Bu ruh burkulması ve semptomun örnekleri o kadar çok ki, tersinden bir yoklamaya, yani tartışılmayan ve peygamberleştirmeyen kalmış mı sorusunu sormaya sevk ediyor insanı. Yusuf Akçura Nutuk’u okuduktan sonra kaleme aldığı makalesinde ona peygamber der yine: “O hakikaten bize gayrı malum namütenahinin karında gönderilmiş peyamı hamil bir resuldür” der. Kürt olan ve Kürt Teali Cemiyeti’ne bir dönem yakınlaşıp, Rojî Kurd’de yazıları çıkan, fakat daha sonra İttihat Terakki’nin kapı kulu olan Abdullah Cevdet de onu peygamber ilan edenlerdendir. İlginç olan, Atatürk’ü tanrı veya peygamber ilan eden metinlerin tüm halka okutuluyor olmasıdır. Kültün oluşumu her gün daha da kemale ermekte, Millet Mektepleri vasıtasıyla geniş halk kitlelerine benimsetilmeye çalışılmaktadır. Grace Ellison, 1982 yılında Türkiye ile ilgili gezi notlarını aktarırken, hükümetin tayin ettiği bir milli eğitim müfettişiyle Konya’dan Adana’ya doğru giderken ona hasbelkader “Sizin peygamberiniz Muhammed” dediğini, onun da cevaben “Bizim peygamberimiz Gazi’dir. O Arabistanlı şahıs ile işimiz kalmadı. Muhammed’in dini Arabistan için uygundu, ama bizim için değil.” dediğini aktarır.
[iii] Türk toplumunda Atatürk heykeli ve bayrak öyle bir fetiştir ki, masallarda cinleri paralize eden fetiş nesnelere benzer. Masallarda ruhani aleme bile etki edebilen ve cinlerin gazabından korunmak için bireyin üzerinde taşıdığı kimi nesneler vardır. Toplum da bu durumun gayet farkındadır ki devletin kolluk kuvvetlerinin gazabından korunmak ve Atatürk heykelini taşımak zor olduğu için çoğunlukla bayrak kullandığı görülür. Atatürk heykeline ilişkin de Türk toplumunun durumunu gözler önüne seren yığınla trajikomik olay vardır. Can Dündar, Milliyet’teki bir yazısında verdiği bir-iki örnek bu konuda fikir vericidir: “İşsiz bir genç şehir meydanındaki Atatürk heykelini rehin alıp silahını heykelin kafasına dayayarak ‘Yaklaşırsanız sıkarım’ diye tehdit etmiş, yakalanmasının ardından da heykelin önüne çiçek koyarak Atatürk’ten af dilemiştir. Yine bir başka olayda da, İstanbul’da kaçak yapılanan bir esnaf kompleksinin yıkımını engellemek için toplanan esnaf, binaların önüne bir Atatürk büstü koymayı akıl edince, 30 yıl kadar rahat nefes almıştır” (Milliyet, 10 Kasım 2008).
Yayın Tarihi: 10/05/2024