Yüz yıldır Türkiye’de uygulanan ve sonuç vermediği açık olan sömürgeci politikaları Suriye’ye taşıyarak bir sonuca ulaşamazsınız. Sadece ölümleri çoğaltır, inkarın süresini uzatırsınız. Dolayısıyla Türkiye’de Kemalizm’i yeşile, Suriye’de Baasçılığı yeşile boyayarak Kürt düşmanlığınızı ve ikiyüzlülüğünüzü gizleyemezsiniz. Haseke’de Kürtçe tabelalar üzerinden kurgulanan görünmezlik rejimi, Kürt varlığının inkârına dayanan bu pratiğin mekânsal yansımasını göstermektedir. Oysa hakikat açıktır ki: Kürtler özgürleşmeden ne Türkler ne Araplar ne de Farslar özgürleşebilir. Sonda söyleyeceğim sözü başta söylemiş olayım.
Avrupa’daki Kürt topluluklarının parçalılığını aşmak imkânsız değildir. Ancak bunun için soyut çağrılardan, genel temennilerden ve “birlik olalım” sloganlarından öteye geçen somut, uygulanabilir ve zaman içinde olgunlaşan bir yol haritası gereklidir. Aşağıda sunulan öneriler, dört farklı devlet deneyiminden gelen Kürtleri aynı çatı altında buluşturmayı hedeflemekten çok, ortak bir zemin inşa etmeye başlamanın mümkün olduğunu göstermeyi amaçlar.
“Hasret’in bağlama çalışı, o dönemin ustalarını bile şaşırtıyordu. Bu sadece iyi çalmak değildi, enstrümanın sınırlarını da zorlayan bir şeydi. Zaten Apê Mûsa, ‘Hasret’te pir ağzı var’ diyerek icrasını doğrudan bir ocak geleneğine yerleştirirdi.”
Hasret’i hatırlamak sadece onu değil, hatırlayanın kendi hafızasını da hatırlaması anlamına geliyor. Hasret, kendimize olan hasretimizdir bir bakıma. Suyun gözesinde yunmamız gerektiğini hatırlatmaya devam eden bir yokluk…