Lenin bizden, daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı bir yüksekliğe tırmanmaya çalışan hayali bir dağcıyı düşünmemizi ister. Dağcı zirveye ulaşamamıştır; fakat kendisinden önce kimsenin çıkamadığı bir noktaya kadar yükselmiştir. Bir noktada önündeki güzergâhın artık yalnızca tehlikeli değil, nesnel olarak ilerlenemez olduğunu görür. Önünde iki seçenek vardır: imkânsız hale gelmiş yolu zorlayarak düşmek ya da geri dönüp zirveye ulaşabileceği başka bir patika aramak.
Yörüklerin kutsal ağaca, taşa, “olçumculara” (şifalı insanlar) bel bağladığı somutlaştırmanın Sünni İslam’daki izdüşümüne ek olarak bir de devletin 60’lardan bugüne süregelen “herkes başının çaresine baksın” anlayışı başroldeydi. Dağ köylerinin yoksul çocukları için barınacak ve eğitim görecek yerler sunan bu hareketin, o bölgedeki kolektif zihinde yarattığı bir başka unsur, devlete karşı çıkmadan ondan uzak durabilme olanağıydı.Toroslar’ın yörükleri son yüzyılda epey anlatıldı ama tarih kitaplarına dahil olmaları gereken kısımlar biraz detay kaldığından geçiştirildi.
Açık konuşmakta fayda var; en demokrat olanın dahi, süslü cümlelerin arkasına saklamaya çalıştığı ve fakat gizlenemeyen mesele şudur: Kürtler, nasıl olur da kendi akıllarını yaratırlar? 100 yıl önce Türk aklı tarafından müesses bir nizam kurulmuş ve bu nizamda herkesin rolü belirlenmiştir. Hal böyle iken, Kürt, nasıl olur da nöbete gitmekten vazgeçmekte, dahası, kendi dışındakilere de nöbete gitmemeyi salık vermektedir…
Belfast deneyimi, dinî aktörlerin, kanaat önderlerinin ve inanç topluluklarının güven inşa ederek diyaloğu güçlendirebileceğini ve barışın toplumsallaşmasına katkı sunabileceğini gösteriyor. Çünkü din, yalnızca bireysel inanç alanında değil, toplumların ahlaki hafızasında, gündelik ilişkilerinde ve birbirlerini nasıl gördüklerinde de etkili olan güçlü bir toplumsal alandır.

