İnsan, birinci doğanın organik bir parçası iken, belli eşikleri aşıp sosyal yapıyı kurduğunda ekolojiyi de bir sömürü sahasına dönüştürdü. Göçmenliği, türcülüğü, cinsiyetçiliği, ırkçılığı hatta zorbalığı ve şiddeti ortadan kaldırmak için tüm bu sömürü ilişkilerinin bugünkü sonuçlarını tespit etmek yetmiyor, belki binlerce yıl evvel başlayan doğal kopuşu da teşhir etmemiz gerekiyor.`
Kendi öleceği günü dahi bilen Didar Ana küçük kız çocuklarının rüyasına girip, kulaklarına şöyle sesleniyormuş: "Kızım, o vakit böyle gereksiz gürültüler yoktu, rüzgarın sesi bir başka idi, nehirlerin sesi başka. Cinler ve periler bizden kaçmazdı, bize görünürlerdi, bizimle iç içe yaşarlardı.”
Sybil çocuk yaşta terk edildikten sonra annesinden kalan mektuba baktığında somut bir kağıt parçasını değil, annesinin kokusunu ve ruhunu görüyor. Biraz daha bilimsel ifade edersek mektup onun fetiş ve geçiş nesnesi. Freud’a göre travmayı soyuttan somuta dönüştüren bu baş etme refleksinin en yaygın örneği, anneden ayrı uyumaya başlayan çocuğun peluş ayıya sarılması.
Distopyalar gelecekte işlerin nereye evrileceğine dair bir uyarı niteliğindeydi. 2010’ların ikinci yarısındaysa işler hızla değişti. Akdeniz’de sayısız bot batırıldığında, iklim göçleri başladığında, güney yarım kürede su krizleri büyüdüğünde ve en önemlisi dünyanın başına Trump geçtiğinde, yıllardır heyulasını büyüttüğümüz gelecek çoktan gelmişti.