Kendi öleceği günü dahi bilen Didar Ana küçük kız çocuklarının rüyasına girip, kulaklarına şöyle sesleniyormuş: "Kızım, o vakit böyle gereksiz gürültüler yoktu, rüzgarın sesi bir başka idi, nehirlerin sesi başka. Cinler ve periler bizden kaçmazdı, bize görünürlerdi, bizimle iç içe yaşarlardı.”
Sybil çocuk yaşta terk edildikten sonra annesinden kalan mektuba baktığında somut bir kağıt parçasını değil, annesinin kokusunu ve ruhunu görüyor. Biraz daha bilimsel ifade edersek mektup onun fetiş ve geçiş nesnesi. Freud’a göre travmayı soyuttan somuta dönüştüren bu baş etme refleksinin en yaygın örneği, anneden ayrı uyumaya başlayan çocuğun peluş ayıya sarılması.
Distopyalar gelecekte işlerin nereye evrileceğine dair bir uyarı niteliğindeydi. 2010’ların ikinci yarısındaysa işler hızla değişti. Akdeniz’de sayısız bot batırıldığında, iklim göçleri başladığında, güney yarım kürede su krizleri büyüdüğünde ve en önemlisi dünyanın başına Trump geçtiğinde, yıllardır heyulasını büyüttüğümüz gelecek çoktan gelmişti.
Rejim bir şeylerin konuşulmasını yasaklayabilir, sesi ve harfi askıya alabilir ama mana rüyalarda, hayallerde duruyor. Mira’nın hiç görmediği Dersim dağlarını tanımak için ne sese ne söze ihtiyacı var. Mana o boşlukta durduğu gibi, onun döngüsünde, devr-i daiminde de öylece duruyor; rejim manaya söz geçiremiyor.