Bu çalışmada yolları genel-geçer bağlamlarda ele almaktan ziyade, daha spesifik boyutlarıyla etnik ayrımın belirgin mekânsal izlekleri olarak Kurdistan coğrafyası özelinde, çevre psikolojisi ve özelde de kolonyal psikoloji bağlamında ele almanın daha yararlı olacağı kanısındayız.

Before the Town, Paul Klee
III. Bölüm: Yollar ve Epsilon-Yarı Moronlar
Yerlerin, yolların, biçimlerin ve tüm insani mekânsal düzenlemelerin anlamla yüklü olduğunu biliyoruz. Bu anlamlar insanın mekânsal davranışlarında en az mekânın özellikleri kadar etkili olmaktadır. “Davranış ortamı” denilen kavram, insan davranışının insanı kuşatan çevreyle, mekânla ve mekânsal düzenlemelerle etkileşim halinde olduğu ve davranışın, içinde bulunulan ortamdan bağımsız ele alınamayacağını ifade eder. İnsan davranışları belirli bir fiziksel ve sosyal çevrede oluşmaktadır. Kent ve kenti meydana getiren bütün unsurlar bu çevre veya ortamın en önemli unsurlarındandır. Bu neden çevrenin algılanması, temsili konusundaki araştırmalar genellikle kent ölçeğinde gerçekleştirilir. Oysa kenti kuşatan ve bireyin sürekli etkileşim halinde olduğu yapılarda mekânsal algı ve imgelerimizin parçası olup davranışlarımızı etkiler. Nihayetinde insan yaşadığı coğrafyayı, çevreyi ve onun fiziksel yapısını anlamlandırmakta, seçmekte ve zihninde örgütlemektedir.
Mekânsal davranışlar da insanın mekâna ilişkin imajlarından etkilenmektedir. Örneğin herhangi birinin yaşadığı ortamda bulunan, o ortamı kuşatan ve insanın bir vasıta olarak başvurduğu güzergahlar, ulaşım sistemleri, ana caddeler, hatta fiziksel bir teması olmasa da dolaylı olarak etkilendiği barajlar, bunların bireyin bulunduğu topografya, iklim ve hava yapısı üzerindeki etkileri uzun sürede insanın davranış ve refleksleri üzerinde ciddi etkide bulunurlar. Yine insanın günlük uğrak mekânları olan bulvar, cadde, sınıf, alışveriş merkezi, uğradığı kafe, kısacası zaman geçirdiği yerlerin tümü de davranış ortamlarıdır. Her biri onu homojen kılan karşılıklı bağımlı çevresel özellikler açısından tarif edilir. Her davranış ortamı, kendisi içinde meydana gelen davranış ile ne kadar iyi uyduğu açısından ve özellikle bu davranış ortamının, meydana gelen davranışın işlevlerine ne kadar iyi hizmet ettiği açısından değerlendirilebilir.
Roger Barker davranışın oluştuğu ortam, çevre veya mekândan ayrılamayacağını iddia eder ve bu nedenle davranış ile onun oluştuğu ortamın karakteristikleri arasında bir uygunluk arayışına dikkat çeker (Göregenli, 2015:7). Barker’a göre, ortamın biçimsel, niteliksel, fiziki yapısı, kişinin ortamda nasıl bir rol oynayacağıyla ilgili ipuçları verir ve kişinin bu ortamda olası davranışlarının ranjını belirler. Bir davranış ortamında, ayırt edici uyaranlar, fiziksel ve sosyal çevreden kaynaklanan uyaranları ve ayrıca sosyal ilişki ve temasla öğrendiğimiz davranışsal kurallar açısından görünür olmayan yönleri de kapsayacak biçimde oluşur. Örneğin yaşadığımız ortamda yol güzergahımızın çevresini kuşatan askeri yapılar veya semboller, sürekli temas halinde olmamız dolayısıyla biz farkında olmasak da bizde kimi davranış refleksleri oluşturur.
Morval ise çevreyi kişiselden genele olmak üzere tüm unsurlarıyla ele almak gerektiğini ifade eder ve davranışları etkilemesi açısından bunu üç düzeyde sınıflandırır: 1) Mikro çevre: kişisel mekân ya da bir kişi veya gruba özgü olan ortam. 2) Mezo çevre: Evler, bahçeler, güzergahlar, komşuluk birimi, köy veya mahalle. 3) Makro çevre: Kent, kentsel topluluk, kenti oluşturan bölge ve bu bölgenin fiziki coğrafyası (Morval, 1985).
Itterson’ın, çevreyi-ortamı bireysel olduğu kadar kolektif etkilerinin de olduğu, fiziksel olduğu kadar sosyal bir sistem olarak, yani, çevrenin kişilik, etnik köken gibi özelliklere göre ele alınması gerektiği vurgusu önemlidir. Eğer simgeler bir değere işaret ediyorsa, o değer de bir kültürün taşıyıcısıdır. Temsiller, imgeler halinde öğrenilir. İmajlar görsel verilerden daha fazlasını gerektirir. Bir yapının neye göre şekillendirildiği imaj ve imgelerimizin zihinsel ve bilişsel haritalarını da oluşturur. Bu açıdan çevresel düzenlerde işlevselliğin yanı sıra, amaç ve ideali de çözümlemek, bunun psikolojik ve davranışsal etkilerini anlamak açısından faydalı olacaktır.
Yollar
İnsanlık uzun süre çekidüzen verilmemiş, insan ve hayvan sürülerinin defalarca aynı yerden geçmesiyle oluşmuş doğal yollarda yürüdü. İnsan müdahalesiyle belli erişim noktalarına vurma amacıyla yapılan ve kalıntıları günümüze dek ulaşan en eski yollar kolonyal, pratik ya da sömürgelerine erişimi kolaylaştıran yollardır. Yine ordularını bir yerden başka yere ulaştırmak ve yönetim işlerini yürütebilmek için Roma İmparatorluğu’nun yaptığı yollar, sömürgeciliğinin erişim menzillerini belirleyen kartografik çizgilerdir aynı zamanda. “Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü imparatorluğun askeri, ticari, siyasi bütün opsiyonların odak noktası olarak kendini konumlandırması durumunu yansıtır. İnka, maya ve Aztek imparatorluklarının yolları da yine kolonyal hesaplarla yapılmış kölelik yolları olarak da tanımlanabilir. Askeri yollar haricinde ticaret yollarında da günümüze kadar ulaşan önemli güzergahlar vardır. Maden Çağı’na özgü Kalay Yolu (Cornwell, Sen Vadisi, Rhüne Vadisi), Amber Yolu (Baltık Denizi, Karadeniz ya da Adriya Denizi), İpek Yolu (Çin, Lavant) gibi yol deyimleri ise genellikle ticaret mallarının değiş-tokuş doğrultusunu göstermek içindir.

Hadrianus dönemi Roma ana yollar şebekesi (wikimedia)
Bu çalışmada yolları genel-geçer bağlamlarda ele almaktan ziyade, daha spesifik boyutlarıyla etnik ayrımın belirgin mekânsal izlekleri olarak Kurdistan coğrafyası özelinde, çevre psikolojisi ve özelde de kolonyal psikoloji bağlamında ele almanın daha yararlı olacağı kanısındayız. Yolları topografya ve kartografyanın önemli izlekleri olarak ve yine sosyal psikoloji alanına giren mekânsal psikoloji ya da günümüzde en yaygın tanımıyla çevre psikolojisinin momentum çizgileri olarak tanımlamakta fayda var.
Bu eşitsizlik, etnik ayrım ya da “mekânsal apartheid”ın yollarla nasıl bir ilişkisi olduğu sorusuna verilecek en yalın cevap, merkezi otoritenin Kurdistan coğrafyasında yol ve ulaşım sistemini neye göre ve nasıl düzenlediğine bakmakla açıklık kazanacaktır. Bütün kent planlamalarında yollar taşıma, ulaşım ve iş olanaklarını kolaylaştırmak amacıyla yapılır. Oysa Kurdistan coğrafyasında bütün yollar yerelin ticaret imkanını sıfırlamak, illerin kendi aralarında ekonomik temaslarını zorlaştırmak, ulaşım ve taşımacılığın tümünü Batı’ya kanalize etmek üzerine tasarlanmıştır. Kürtlerin yerel yönetimleri kazandıkları sürece kadar, bir ilin en yakınındaki ile ulaşımı en çetrefil sorunlardandır. Örneğin, Diyarbakır ili Bingöl’e komşu olmasına rağmen, Bingöl’e gidebilmek için başka bir ile gidip, o ilin üzerinden Bingöl’e ulaşılması gerekirdi. Diyarbakır, Muş’a komşu ve sınır olmasına rağmen, Kulp üzerinden Muş’a gitmek isteyenin Batman’a, Siirt’e, Bitlis’e gitmesi, yani tam 3 ili aşması gerekiyordu. Aynı durum o iller için de geçerliydi. Kürtlerin kendi aralarında ticaretini, alışveriş imkanlarını sıfırlamak ya da imkânsız hale getirmek için yapılan bu düzenleme “mekânsal apartheid”ın en somut örneklerinden olup Kurdistan’daki bütün kentlerde önemle tasarlanan bir kolonyal stratejidir. Örneğin Batman Muş’a sınırı olan (Sason üzeri) illerdendir, fakat Muş’a ulaşabilmek için yine üç ili aşması gerekirdi. En yakın komşusu olan Mardin’e ulaşabilmek için en uzak güzergahları kullanmak, önce Diyarbakır’a gitmek ve oradan Mardin’e ulaşmak durumundaydı. Sınır ticaretinden yararlanmamaları için de ayrı bir planlama yapılmıştı. Diyarbakır’dan Hakkari’ye ulaşabilmek için Batman, Siirt, Bitlis, ve Van’a gitmek mecburidir. Birbirine en yakın coğrafyalar olan Şırnak ve Hakkari arasında yol güzergahı yoktur ve ulaşımın olmaması için yine birkaç ili dolanmak mecburiyetiyle baş başa kalınmıştır.
İnsanlar yeni ürettikleri bir ürünü yanı başındaki bir ile ulaştırmak, Batı illerine ulaştırmaktan daha pahalı olunca (taşıma maliyeti) Batı’yı tercih etmek zorunda kalır. Tüm yollar kolonyal bir ağ gibi Batı’ya akar. Bugün Ağrı’dan sonra en yüksek dağ olan ve rakımı 4000 metrenin üzerinde olan Cilo ve Sat dağlarının zirvelerinde bile yollar yapılabiliyorsa aynı kolaylıkla kestirme yollar da yapılabilir. Örneğin, Diyarbakır’dan Şırnak-Hakkari güzergahına aşağıdan kestirme yol yapmak mümkün. Ancak yukarı hattan yapılan yolla 4 il dolanmak zorunda bırakılmaktadır. Tüm ekonomik rezervleri Batı’ya çekme stratejisi, Kürt’ü buna mecbur bırakma, kendi aralarında alışveriş ve ticareti yasaklamanın somut görünümleridir.
Bu ticareti yasaklama stratejisi sadece yol ve ulaşımı imkânsız hale getirmekle kalmamış, aynı zamanda ekonomik rezervlerin sömürülme biçimlerinde de kendini göstermiştir. Örneğin şu an Batman, Diyarbakır ve Adıyaman bölgelerinde günlük 50 bin varil petrol çıkarılıyor (Çetin, 2012:63). Durum böyleyken Batman’da petrol türevlerine (ilaç, lastik, temizlik ürünleri gibi) ait hiçbir endüstri yok. Ham petrolün büyük bir bölümü İzmir, İzmit ve Kırıkkale’ye gönderiliyor. Batman’da hala 50 yıllık petrol rezervi var, fakat bu kaynaktan elde edilen gelirin yüzde 1’i bile oradaki halka geri dönmez. Üstelik TÜPRAŞ ve TPAO müdürlükleri orada değil, Ankara’dadır.

Batı-Raman petrol sahası, 1961
“Devletin ekmeğini yiyorsunuz” teranesinin aksi, üstelik korkunç bir ekonomik sömürüyle ve dünyada eşi-benzeri olmayan kolonyal stratejiler bu örnekler üzerinden görünürlük kazanıyor. Sason’daki Şelmo petrol sahasında, ABD’nin Texas eyaletinden bir şirket günde 2500 varil petrol çıkarıyor. Diyarbakır ve Sason’da petrol çıkaran şirketler, çıkardıkları petrolü devlete satıyorlar. Devletin çıkarılan petroldeki payı yüzde 10 şeklinde. Kürtler kendi petrollerinden tek kuruş alamıyorlar. Bırakalım o paranın oradaki halka geri dönüşü, en ufak bir yarar sağlanmasın diye en küçük iş olanakları bile düşünülmüş. Örneğin petrol şirketleri, petrol çıkardıkları hiçbir yere kalıcı yerleşke ve mekân yapmazlar. Her şeyleri prefabrik elemanlarla sağlanıyor (Çetin, 2012:64). Daha da önemlisi, petrolün merkezi olan Kurdistan illerinin hiçbirinde petro-kimya tesisi yapılmamıştır. Sırf oradaki insanlar bundan yararlanmasın diye petro-kimya-tesisleri bile Batı’da yapılıp, çıkarılan tüm o petrol Batı illerine taşınarak oralarda işleniyor.
David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir adlı çalışmasında eşitsizlik ve adaletsizliği iş olanakları, ulaşım, konumsal erişilebilirlik ve yakınlık fonksiyonları üzerinden değerlendirerek, bu hususların gözetilmesi veya göz ardı edilmesinin eşitsizliklere neden olabileceğini vurgular. Kentin mekânsal biçimini (konutları, taşıma ve ulaşım güzergahlarını iş olanaklarını) değiştirdiğinizde, herhangi bir aile için erişilebilirliğin fiyatını ve yakınlığın maliyetini de değiştirmiş olursunuz. Bir ürünün hammaddesi eğer bir yerde üretiliyor, ama orada işletilmeyip Batı’ya taşınıyor, işletiliyor ve tekrar oraya dönüyorsa, kendi ürettiği ürünü birkaç kat maliyetle satın almak zorunda bırakılan insanlar eşitsiz bir statüye zorlanırlar. Toplumun kıt kaynakları üzerindeki egemenlik, gelir adaletsizliğini doğuran etmenlerin başında gelir (Harvery, 2006: 95). Bir kentteki iktisadi faaliyetin konumunun değişmesi, iş fırsatlarının konumunun değişmesi demektir. Mesken faaliyetlerinin değişmesi ise, konut fırsatlarının konumunun değişmesi anlamına gelir.
Edward Chambless’in 1910’da ortaya attığı “Yolkent” tasarımı vardır. Chambless “Yolkent” tasarımında iletişim bağlantıları yönünde doğrusal yerleşkeleri meyleder. Bu tasarımdaki iki katlı meskenlerde ev işleri paylaşılmakta, en alttan sessiz bir tren geçmekte, en üst katta uzun ve açık bir gezinti alanı bulunmaktadır (Harvey, 2020: 201). Chambless kent ve yolu iç içe yapar. Tüm yollar da zaten kentin bir parçası olarak tasarlanır. Oysa Kurdistan coğrafyasına baktığımızda yolların kentlere göre değil, askeri strateji ve kolonyal ihtiyaçlara göre tasarlandığını görürüz. Bu sebeple kentlerin zamanla yer değiştirmesi, topografik bir düzenleme olarak da okunabilir. Zira yolları nerede yaparsanız, yerleşim birimlerini ve kenti onun çevresine çekmiş olursunuz. Yollar, geçişler nüfus ve malların hareket alanları olduğu kadar, kentin de yoğunlaştığı alanlar olur. Yolların yapılacağı yerler, kent ve yerleşim mekânlarının kaydırılacağı alanlar anlamına gelir. Bu da topografik bir dönüşümdür.
Yollar kentin karakteristik özelliklerini de yansıtır. Örneğin Karadeniz illerine gidildiğinde yol kenarlarının ağaçlıklı, doğal ve yeşil alanlarla kaplı olması kır havasını verdiği gibi, eko-sistemiyle de fazla oynanmadığı izlenimi uyandırır. Ege kentlerinde ise model kent ve kırın senkronik uyumuyla yollara yansıtılmış, yollar her türlü modern düzenleme ve işaretlerle donatılırken, yol kenarlarını kaplayan ormanlar kentin eko-sisteminin zenginliğini de gözler önüne serer. Oysa Kurdistan coğrafyası en verimli coğrafya olmasına rağmen, yoldan geçenlere Afrika çöllerini anımsatan uçsuz bucaksız kıraç araziler, kupkuru bırakılmış tepeler ve dağ silsileleri, yol kenarlarını kuşatan askeri alanlar daha ilk bakışta kolonize edilmiş topografik dönüşümü görünür kılar.
Anayollar arası iskeleti bilişsel bir kaynak olarak ele aldığımızda ve bu iskelet içindeki hareketleri bilişsel momentumlar olarak kodladığımızda, yolların spesifik özgünlük veya farklılıklarını daha iyi görürüz. Bu bilişsel haritalandırma, yerleri ve yolların topolojik tasvirinden öte, mekânsal hiyerarşi ve anlamsallıkları daha farklı açılardan görebilme olanağı sağlar. Örneğin yolculuk sırasında sınır ilişkileri fiziksel olmasa da zihinsel ya da bilişsel haritalandırmalara neden olur. Arama yerlerinin nerelerde başlayıp bittiği, nerelerin “güvenli” veya “güvensiz” olarak anlamlandırıldığını fonksiyonel bir şekilde akılda tutmamızı sağlar.
Batı kentlerinde ana yolların etrafı reklam tabelaları ile doluyken, Kürt kentlerinde askeriyeye ait görseller ve yolda gözükecek şekilde tepelere yazılan ırkçı sembol ve sloganlar işgal havası verir. Özel olarak yolcular için yapılmış ve dakikalar boyunca İnsanın gözüne batan simgelerin yanı sıra, yol kenarlarında sergilenen askeri yapılar kapatılmışlık, kuşatılmışlık duygusunu uyandıran daha makro ölçekli toplama kampı alanlarına girildiği intibasını uyandırır. Agamben’in toplama kampı tanım ve tarifine uyan ve bu coğrafyaya adım atan herkesi militarist işaret, yazı, sembol ve simgelerin yanı sıra, yol kenarlarına konuşlanan askeri garnizonların çokluğuyla dikkat çeken mekânsal konumlanma, öteki olarak imlenen, dışarlanan, düşmanlaştırılanların kapatıldığı toplama kampı görüntüsüdür. Zaten Agamben Toplama kampını bir biyosiyasal mekân olarak tanımlar.[i] Zira kamptaki insanlar her türlü siyasal ve hukuki statülerden sıyrılıyor ve Agamben’in ifadesi ile “Çıplak hayat’a indirgeniyorlardı” (Agamben, 2020: 204).
Aldous Huxley’in distopik romanı olan Cesur Yeni Dünyada, yeni dünyanın dışında kalan “Ayrıbilgesi” vardır. (Huxlery, 2019:19) Yeni Dünya’dan Zuni Ayrıbilgesi’ne girdiklerinde güvenlik sınırlarını geçerek oraya giriş yaparlar. Zuni Ayrıbilgesi’nden getirilen “Vahşi John” Yeni Dünya için ne anlam ifade ediyorsa, Kürtler de bu devlet için aynı anlamı ifade eder. Vahşi John’un insani tepkileri bile nasıl Yeni Dünya’dakilerin tepkileri ile taban tabana zıtsa, Onun sevinci nasıl onların üzüntüsüyse, varlığını Kürt’ün anti tezi olarak konumlandıran bu obsesif zihniyet de anlamsallığını, düşman olarak imledikleriyle karşıtlık temelinde inşa eder.[ii]
“Zuni Ayrıbilgesi”, ırkçı öznelerin efendi-köle diyalektiğinde köleye yüklediği anlamı patolojik bir mekânik üzerinden tahvil ederek, kendi şiddetinin meşruiyet alanını oluşturmak için oraya bir tımarhane muamelesi yapar. Türk devletinin bildirisinde de Kurdistan coğrafyası için kullanılan “teröristan” ifadesi ve ırkçı parti liderlerinin meclisteki Kürt milletvekilleri kastederek “Mecliste düşman istemiyoruz” sözleri, Kürtleri iç düşman olarak konumlandırmanın alamet-i farikasıdır. Çatışmalarda ölen askerler için ülkenin bütün camilerinde dua seremonileri düzenlemeleri ve yine eş zamanlı olarak bütün okullarda çocukları saygı duruşu törenlerinde hazır kıta tutmaları, yaratılan yeni Orwellian toplumunun küçük yaştaki çocukları bile Türk peyzajında yetişen ırkçı projeler olarak geliştirme emellerini ifade eder. Olası her durumda, şoven duyguları şahlandırma adına sınır hatlarına televizyon kanallarını gönderip buralara yönelik gerçekleştirdikleri saldırılarla katlettikleri Kürtlerin vurulma görüntülerini, yükselen ateş ve dumanların muhabirlerin sevinç çığlıkları eşliğinde canlı yayında verdikleri görüntüler, katlettikleri Kürtlerin ölümüyle teselli bulan yamyamlaşmış güruhları anımsatır.
İnsan topluluklarının güruhlaşması, ev güruhuna, yırtıcı hayvan sürülerine dönüşmesi 20. yüzyılın ırkçı ulus devlet projelerinde sıkça karşılaştığımız örneklerden oldu. Bu histerinin parçası olmanın cezbesi içinde öfkesini üzerine kusacağı Kürt’ü simüle etmenin ucuzluğu içinde devletten yarattığı ırkçı patolojiyi “milli refleks” kılığında canlı tutmanın ve bu patolojiye en kolay, en ucuz deşarj malzemesi bulmanın rahatlığıyla toplumu Pavlovcu şartlandırmaya alıştırmış ve tüm kayıplarını, yenilgilerini, çöküşlerini kolayca ırkçılığa tahvil edebilecek ilginç bir sosyolojiyle karşı karşıyayız. Toplumsal çürüme, ekonomik sefalet, eşitsizlik, dibe vuran devletin ülke ülke gezip para dilenmesi gibi onur kırıcı olgular bu ırkçı histeriler esnasında bir anda taliye düşer unutulur. Olumsuzlukların müsebbibi olarak imlenen Kürt’e yönelik söylemsel[iii] ve eylemsel şiddet toplumsal anlamda geçici, sapkın bir rahatlama yaratır. Örselenmişliğini, zamlarla tepe sersemine dönüşmüş halini, geçinemez duruma gelip bir toplumsal cinnet haline dönüşen intihar eşiğinde yaşamayı bir anda bu öfkeye tahvil eder. Ajitasyona amade, topyekûn “milli” çılgınlığa iştirak etmenin şenlikli havasıyla, ırkçı güruhların iman ettiği mutlak devlet mitosunu yaşatma gailesi eşli dertleri olur.
Bu toplumsal güruhlaşmanın yasla, acıya ortak olmayla ilgisinin olmadığı, şiddeti taşeronlaştıranların topluma ayar verme biçimlerinden ve patolojik histeri seanslarına dönüşen Orwellian öfke boşaltma ayinlerinden zaten anlaşılmaktadır. Yas tutmanın vakarının esamesinin okunmadığı, acısını, tepkisini mutlaka intikam diline transfer eden ve Kürt’ü, İspanyol boğasına gösterilen kırmızı bez gibi, bu cinnet açlığı çeken kitlelerin gözleri önünde sağlayan iktidar şebekeleri, bu histeri çılgınlıklarını seferber etmede bir hayli maharet kazanmışlardır. Meselenin yas, acı, keder ve buna duyulan öfke olmadığı, kat sayısı çok daha yüksek acılar karşısında gösterdikleri sinik, hatta nihilist tutum da gayet kolay anlaşılır. Örneğin depremde yüz binlerce insan yaşamını yitirdiğinde bu felaketin birinci dereceden sorumlusu olan odaklara tepki gösterildi mi? Bırakalım tepkiyi, mağdurlarla yeterli bir yardımlaşma, dayanışma sağlandı mı? Eğer sivil ölümlerin bu halkın gözünde zerrece bir karşılığı yoksa ajite olmalarını sağlayan tek mesele asker ise, Rusya'nın İdlib'de bir gecede öldürdüğü düzinelerce asker için seferber olması gereken o güruhlar neredeydi?

Fotoğraf: Adnan Bilen
Şüphesiz asıl mesele sadece Kürtler ve Kürt düşmanlığıyla büyülenmiş nefret dolu, ırkçı zihniyettir. Yani bu öfke mekaniğini sadece Kürtler söz konusu olunca harekete geçirebiliyorlar. Bu öfke mekaniğinin her konuda (Kürt bahsinde) çok basit bir şekilde harekete geçirebiliyorlar olması, söz konusu Kürtler olunca aydınından akademisyenine kadar bir anda ağızlarından köpük saçarak cinnet havasına girmeleri, toplumun bu kadar kolay ajite olması Huxlery’in Cesur Yeni Dünya’sındaki bir başka örneği, “Epsilon-Yarı moronlar”ı anımsatır. Epsilon-Yarı moronlar olarak yetiştirilen insanlar toplumsal tabanı oluştururken, tüm ayak işlerini yapan, köle ruhlu, emir eri ve iktidar sınıflarına hizmet etmeyi yaşamlarının yegâne mutluluğu sayan insanlardır. Onlara öğretilen tüm bilgiler “hipnomedya” (uykuda eğitim) denilen telkin yoluyla öğretilir. Tüm yaşamları onlara ezberletilen birkaç sloganik cümleyle geçer. Normal bir insanın düşünme, sorgulama, idrak etme yetisi onlarda yoktur.[iv] “Devlet şartlandırma merkezi” denilen bir yerde nelerden nefret edecekleri, neleri sevecekleri öğretiliyor. Örneğin Roman kahramanlarından biri Lenia Crowne ile tartışırken, Epsilon-Yarı moronlar olmamasına rağmen, onlar gibi ezber birkaç cümleyi Nutuk atar gibi, hamasi bir dille tekrar edince, roman kahramanı, bu sözü günde şu kadar, haftada şu kadar tekrarlıyorsun diye ironik beyanlar verir. Peki Türk peyzajında yetişen siyasetçisinden aydınına, sıradan insanından akademisyenine kadar mesele Kürtler olunca sürekli tekrarladıkları hamasi sözlerin Epsilon-Yarı moronlardan ne farkı var?
Epsilon-Yarı moronlar tüpte yetiştirilen, zekası en düşük, ayak işlerinde çalıştırılan insanlar. Türk peyzajında yetişen milliyetçi ve ırkçı güruhlar söz konusu Türklük olunca idrak ve şuurdan azade, devletin kulu-kölesi olmaya teşne insanlar. Epsilon-Yarı moronlar, devlet şartlandırma merkezinde büyütülüp, çiçekler ve kitaplardan nefret etmeleri öğretilen insanlar. Türk peyzajında yetişen insanlar ise, daha çocuk yaşta okullardan başlayarak Türklük dinine tapmaları ve Kürtlerden nefret etmeleri öğretilen insanlar. Epsilon-Yarı moronları yetiştiren müdür onları “Yeni Pavlovcu Şartlandırma” odalarında nasıl yetiştirdiklerinden bahsederken, “kitleleri diğer canlılardan ve kırlardan nefret etmeye şartlandırıyoruz” diye açıklar (Huxlery, 2019: 49). Türk peyzajında yetişen insanlar ise, daha çocuk yaşlarda kuş taşlayarak, köpek döverek, kedi yakarak büyüyen, şiddet ikonlarına hayran olan ve büyüyünce şiddeti icra eden meslekler olan asker- polis olmak isteyen, aklı ve sevgisi olmayan, sadece nefretlerine tutunarak yaşayan insanlar.
Buradan tekrar konumuza dönecek olursak, Langer şunu öne sürer: Mimari bir etnik alandır. Bir kültürü oluşturan ritmik işlevsel örüntüleri ifade eden, fiziksel olarak mevcut bir insani ortam. Başka bir deyişle, mimaride ve dolayısıyla kentte mekânın şekillendirilmesi aynı zamanda onu şekillendirenin kültürünü simgeler, onun toplumsal düzenini, amaç ve ideallerini ve korkularını simgeler (Harvey, 2006: 35). Kurdistan coğrafyasında yolların, ulaşım sistemlerinin ve güzergahlarının yapısı da onları düzenleyenlerin amaç ve idealleri kadar, korkularını da simgeler. Bir kentin sınır komşusu kentle hiçbir ticari ilişki geliştirmemesi için nasıl çetrefilli yollar yapıp, 3-4 il üzerinden dolandırıyorsa, kentlerdeki tüm kaynakları merkezi devlet tarafından kamulaştırıp, ekonomik kaynağın posasını bile oradaki halka bırakmayacak şekilde Batı’ya taşıması, Langer’in etnik vurgulu ifadesinden yola çıkarak Kürdü buna duçar edenin etnik karakterini ve nefretini ifade eder. Yapılan tüm yolların etrafının askeri görsellerle donatılması militarist amaç ve hedefleri, kuşatılmışlık duygusunu, toplama kampı gailesini yansıttığı gibi, aynı yolların görme mesafesine pankart gibi itinayla yerleştirilen ırkçı söz ve sloganlar da kolonyal fantezileri, işgal edenin işgal ettiğinin bilincinde olduğunu gösterir.
Kaynakça ve Dipnotlar
Melek Göregenli, Çevre Psikolojisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, 3.Baskı 2015 İstanbul
Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, çev. Ümit Tosun, İthaki Yayınları, 2021
Giorgio Agamben, İstisna Hali, çev. Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2020
David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, çev. Mehmet Moralı, Metis Yayınları, 2020
[i] Agamben, kampı istisnanın kurala dönüşmeye başladığı an olarak tanımlar. Ona göre kamp, gerçek ile hukuku, kendi ile uygulamayı, istisna ile kuralı birbirinden ayıran en mutlak mekândır. Agamben’in kamp tanımındaki fark, onun toplama kampının çitlerle veya duvarlarla çevrili bir alan olarak tanımlamaktan ziyade kentin bir parçası, defacto bir durum, bir alan olarak tanımlamasıdır. Agamben tam tanımından çıkan sonucu üç başlıkta sıralar: Bu üç tezden birincisi, devlet iktidarının sözleşme kökenli olduğu yolundaki bütün teorilerin ve bununla birlikte, siyasal toplulukların popüler/ halksal, ulusal, dinsel ya da başka herhangi bir kimliksel “aidiyet” türünden bir şeye dayandırma yolundaki bütün çabaları kuşku alanına çekiyor. İkinci tez, Batı siyasetinin ta başından beri bir biyo-siyaset olduğunu ve dolayısıyla da siyasal özgürlükleri vatandaş haklarına dayandırma çabalarının nafile olduğunu söylüyor. Üçüncü tez ise, nihayet, bugünkü sosyal bilimcilerin, sosyolojinin, şehir çalışmalarının ve mimarinin, dünya şehirlerinin çekirdeğinde yatan şeyin tam da 20. yüzyılın büyük bir totaliter devletlerinin biyo-siyasetini tanımlayan çıplak hayatın kendisi olduğunu bilmeden bu şehirlerin kamusal alanlarını tasarlamak ve örgütlenmekte kullandıkları modellerin meşum yönünü ortaya çıkarıyor (Agamben, 2020:216).
[ii] Barış Ünlü “Türklük Sözleşmesi” adlı çalışmasında Türklüğü oluşturan unsurları Türklük mutabakatı üzerinden aktarırken en önemli prensibini bilinçli veya bilinçsiz teğet geçer. O da Kürt düşmanlığıdır. Açıklıkla ifade edilebilir ki, ırkçılığın sömürgeci pratiklerle birlikte mahkum edilmesiyle, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ırkçılar “milliyetçilik” ve “ulusalcılık” meşruiyetine sığındılar. Özetle Türkiye'de kendini milliyetçi veya ulusalcı kimlikle tanımlayan bütün ırkçıların manevi ruhsal birlikteliğini oluşturan ilkelerin başında, Kürt düşmanlığı gelir. Kürtlere direkt veya dolaylı düşmanlık etmeyen, hatta Kürt’ün sevincini kendi kabusu olarak görmeyen bir milliyetçinin, Türklüğü bile anında sadakat testine tabi tutulur.
[iii] Çatışma ve asker ölümleri sürecinde tüm partilerin küfür diline dönüşen bildirileri, Kürt’e küfür seansları gibi tüm televizyon kanalları, ağzını açan tüm tartışmacıların Orwellian refleksleri ve toplumdaki bütün kriminal, sosyal, hatta siyasi ve ekonomik sorunların müsebbibi olarak Kürt’ü bu patolojik histerinin menziline oturtma bir Türklük refleksine dönüşmüştür. Murat Paker “Önyarı ve Ayrımcılığa ilişkisel psiko-analitik bir bakış” adlı makalesinde tüm olumsuzlukları “öteki”ne mal etmenin psikolojisini şöyle çözümler: “Kendimizi mutlak kötü olarak yaşantılamak öz değeri çok düşürür ve psikolojik ızdırabı arttırır. Bu ızdıraptan hiç olmazsa geçici bir şekilde kurtulabilmek için oldukça yaratıcı ve incelikli bilinç dışı mekânizmaları kullanılabilen insan zihni, mutlak kötü dışarıya (başka birine, ötekine) yansıtır. Böylece “ben kötüyüm” hissinden kurtulur, kendisinde sadece “ben iyiyim” hissi kalır. “Ben kötüyüm” hissini başka birine yansıtarak, o kişi kötü hissine geçiş yapar. Böylece kendini iyi hisseder; kötülük, nefret, düşmanlık dışarıda, ötekilerdedir… Yansıtma ve yansıtmalı özdeşim, gibi savunma mekânizmaları, öz değeri oldukça düşük, dolayısıyla benliği oldukça kırılgan, dağılmaya/ parçalanmaya müsait birinin bu riski/tehdidi bertaraf edebilmek için bilinçdışı olarak oluşturmuş olduğu narsistik bir varoluşa işaret eder. Bu varoluş/kişilik tarzında, derindeki düşük değeri telafi edebilmek için yoğun kendini yüceltme (mutlak kötünün dışarıya yansıtılmasıyla, içerinin mutlak iyi olarak kalması ve idealizasyonu, büyüklenmesi fanteziler), ötekileri değersizleştirme (mutlak kötünün dışarı yansıtılması) empatisizlik ve benmerkezcilik, kendisiyle meşguliyet gibi temel özellikler vardır.”
[iv] Türk peyzajında yetişen bilimum “milli refleks” sayfasının en düşük IQ seviyesinde ve bir ekolali gibi tekrarladıkları sözler: “milli refleks”in meşruiyetini ve sağladığı kollama mekânizmalarına dayanarak örgütlenen, bunun üzerine siyaset inşa eden makro ölçekli partilerin varlığı IQ seviyesinin düşmesi oranında Türklük siyasetinin konsolidasyonunun da sağlandığını gösterir. Bu güruhların Türklüğü bir sadakat testine dönüştürmeleri, hatta herkesin Kürtlerin başına sadakat müfettişi kesilmesi, toplumun tüm ezik-büzüklerinin ilk kez bu sayede özne olması, Kürt’e karşı en düşük IQ’lu insanın bile kendini bir megaloman gibi hissetmesi motivasyon unsurlarından olur.
Yayın Tarihi: 11/05/2024