Her Kürt devlet, toplum, aile, çevre ve kendisinden mütevellit bir tecride maruz kalıyor. Her kendisi olmak istediğinde karşısına bi “teröörörö” söylemi çıkıyor. Her fikir belirttiğinde ayıplanıyor. Kürtçe konuştuğunda şüpheleniliyor. E ne yapsın işte; o da konuşmuyor, fikir belirtmiyor, var olmuyor, yaşamıyor. Böylesi yaşamak daha kolay. Yayımlanan podcast programlarının ardından gelen hemen her mailde bu ton vardı: “Kendimi ve Kürtlüğümü keşfederken çıktınız karşıma.
Sansüre, bir halkın topyekûn görünmezleştirilmesi çerçevesinden bakılınca, Kürtlerin sansürü nasıl tanımlayıp hangi açılardan yorumladığı önemli bir husus olarak beliriyor. Farklı medya mecralarında gazetecilik emeği ortaya koyan neredeyse tüm isimler temel birkaç anahtar sözcüğe işaret ediyor: Hafıza, özne, yok sayma, varlık, ihlal vb. Şaşırtıcı değil. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Ahmet Ayva, Ceylan Şahinli ve Diren Yurtsever de benzer konulara dikkat çekiyor.
Bugün Kürdistan'ın görkemli ve bereketli tablosu yerini derin bir sessizliğe ve çıplak kayalıklara bırakmış durumda. Bu, iklimsel bir kuraklığın ya da zamana yenik düşmenin hikâyesi değil; aksine, bu coğrafyanın ruhuna kastedilen sistematik bir saldırının sonucudur. Sıkılmadan tekrar etmeli: Kürdistan’da yürütülen savaş yalnızca bedenlere ya da şehirlere değil; ağaca, suya, toprağa, o kadim dağlara ve yeşilliğe karşı da yürütülüyor.
Sansür, sadece söylemin ve eylemin kesintiye uğratılması değil, hangi söylem ve eylemin imkân dahilinde olduğunu, kimin neyi ne kadar konuşabileceğini ve bu müdahale biçimlerine rağmen konuşulabilir olanın sınırlarını belirleyen bir rejim haline işaret eder. Giriş mahiyetindeki bu tanımlamalar ışığında, sansürün özneyi yalnızca susturmakla kalmayıp aynı zamanda kamusal alanda tedricen tasfiye eden, görünmez kılan ve onun anlam üretme kapasitesi ile kendi deneyiminin faili olma hâlini nasıl aşındırdığını açıklamaya çalışacağım. Bu kavramsal analizlerimi ise Kürt medyası ve …