PolitikART
Toplum-Politika

Kürt olmak, Kürt kalmak, yeniden Kürt olmak

Sayı: 348
Mehmet Uğur Korkmaz
Her Kürt devlet, toplum, aile, çevre ve kendisinden mütevellit bir tecride maruz kalıyor. Her kendisi olmak istediğinde karşısına bi “teröörörö” söylemi çıkıyor. Her fikir belirttiğinde ayıplanıyor. Kürtçe konuştuğunda şüpheleniliyor. E ne yapsın işte; o da konuşmuyor, fikir belirtmiyor, var olmuyor, yaşamıyor. Böylesi yaşamak daha kolay. Yayımlanan podcast programlarının ardından gelen hemen her mailde bu ton vardı: “Kendimi ve Kürtlüğümü keşfederken çıktınız karşıma.

Bir nokta geliyor ve şu kararı veriyorsun: Kendim olacağım. Kendim oldukça da başkalarını kendileri olmaya zorlayacağım. İlki bilinçli, ikincisi ise o bilincin doğal, ontolojik sonucu.

Hatırlarsınız; geçenlerde, resmi adıyla “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun belirlediği bir milletvekili heyeti İmralı adasına, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı ziyarete gidip gitmemeyi oyladı. CHP içerisindeki Kürt vekiller İmralı Adası’na gidilmemesi yönünde oy kullanınca sosyal medyada büyük de tepki aldılar. Tepkiler CHP içerisindeki Kürtlere “Siz nasıl Kürtsünüz?” diye yönelirken Kürt olmayanlara da “Kürtlerin yüzüne nasıl bakacaksınız” şeklinde gelişti. Oysa CHP’li Kürt vekilleri gayet iyi anlayabiliyordum. Onların “Kürt” kalabilmesinin tek yolu tecridin sürmesiydi. İyi anlayabiliyordum çünkü bu, bir zamanlar benim için de böyleydi.

Yirmi yıl geriye gidelim. Yeni bir ortaokula başlamışım. Kimseyi tanımıyorum. Sınıfımda Kürt olduğu bilinen, teneffüslerde okul arkadaşlarının “gel kuçu kuçu” diye dalga geçtiği biri var. Adı Serdar. O dönem “Casus Köpeklerin Gizli Dosyaları” diye popüler bir çizgi film ve orada da Amerigo “Dog Poochie” diye bir karakter var. Sınıftan biri onu Serdar için şöyle çevirmişti: Amerigo Kurdpiçi.

Bir gün okul çıkışı beraber yürürken Serdar’a Kürt olduğumu, babamın Kürt annemin ise Türk olduğunu söyledim. Bu paylaşımdan sonra Serdar’la biraz biraz arkadaş olmaya başladık. Ama fark ettim ki ona yönelen şiddet bana hiç yönelmiyor. Bunun iki sebebi vardı. Sebeplerden ilki benimle ilgiliydi; okula yeni gelmiştim, henüz tanınmıyordum. Fakat yine de orta son sınıf, tanındığım ve şiddeti tattığım bir yıl olacaktı. İkinci sebep ise Serdar’da gizlenemeyecek bir şivenin olmasıydı. Gizleyemezdi de zaten, çünkü henüz 3üncü sınıftayken Batman’dan gelmişlerdi buraya ve çok sayıda ağabeyi vardı. Yani Kürtlüğü saklanamaz düzeydeydi. O da saklamıyordu zaten. Tüm zorbalıklara tekme-tokat cevap verebiliyordu. Ben ise henüz yerimi bulamıyordum. Fikren ondan yanaydım ama pratikte pek yoktum. Kendimi üretemiyordum.

CHP’deki Kürt vekilleri anladığımı rahatlıkla iddia edebiliyorum. Onların 50-60 sene boyunca oynadıkları “zararsız Kürt” olma oyununu ben de oynamıştım bir vakitler. Üstelik çocuktum. Fakat fayda etmemişti o oyun. “Zararsız” da olsan zarar görüyorsun. Bunu erken yaşta tecrübe etmişim.

Okul çıkışlarında beraber yürüme sıklığımız artmaya başladı. Günlerden bir gün Serdar, Abdullah Öcalan hakkında ne düşündüğümü sordu. Şoka uğradığımı hatırlıyorum. Stres oldum. Ne diyeceğimi de bilemiyordum ama kendimden emin bir şekilde “Terörist o” dedim. Serdar “Olur mu öyle şey, o bizim halk önderimiz” deyiverdi. Çok şaşırdım. Meselenin sonraları daha da ilginç; çünkü Öcalan’dan emin olamasam da Serdar’dan çok emindim ve ona çok saygı duyuyordum. Hem birbirimize mesafeleniyorduk hem de herhangi bir kavga anında birbirimizi aynı cephede buluyorduk. Artık arkadaş değildik ama hangisi dar bir anda kalsa dayanışan iki çocuktuk. Henüz adı konmamış, yolu-yöntemi oturmamış bir yol arkadaşlığıydı.

Bir hafta sonu sokakta top oynarken Serdar’ın sorduğuna benzer bir soruyu, bu kez de Kürt olduğumu bilen başka bir arkadaşımdan işitiyorum; Adı Baki. “PKK hakkında ne düşünüyorsun” diyor. “Kürtlerin ordusu o” diyorum. PKK hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum ama Serdar’a öykündüğüm için böyle dediğimin farkındayım. Baki, mahalleden bir abiyi çağırıyor. Abinin adı aydın. Aydın abi beni tehdit ediyor. Yetmiyor, mahallede zaman zaman bizimle top oynayan down sendromlu bir arkadaşımıza her gördüğü yerde beni dövmesini tembihliyor. O da beni her gördüğü yerde kovalıyor. Ben çok korkuyorum. Sokakta oyun oynayamaz oluyorum. Fikren özgürleşirken bedenen tutsaklaşıyorum, tecrit işliyor.

İşte bu yüzden CHP’deki Kürt vekilleri anladığımı rahatlıkla iddia edebiliyorum. Onların 50-60 sene boyunca oynadıkları “zararsız Kürt” olma oyununu ben de oynamıştım bir vakitler. Üstelik çocuktum. Fakat fayda etmemişti o oyun. “Zararsız” da olsan zarar görüyorsun. Bunu erken yaşta tecrübe etmişim. Ama her şey doğrudan da olmadı. Ortaokul yaşlarındaki, her anlamda cahil cesareti denebilecek şey yavaş yavaş yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Lise yıllarımda, hatta siyasete çok daha içkin olduğum ilerleyen dönemlerde bile bir şekilde kendime tecrit uygulamayı sürdürdüm. Otosansür de diyebiliriz buna elbette ama devletin Kürt Özgürlük Hareketi üzerinde uyguladığı şeyi ben de kendi kendime uyguladım. Tecrit işte. Bazı konulara hiç girmedim, bazı haberleri hiç okumadım. Kimin haklı olduğunu içten içe bilsem de asla o iç kavrayışı bir eyleme, karaktere dönüştürmedim. Ne geçti peki elime? Aslında hiçbir şey. Türklerin gözünde hep Kürt ve sakıncalıydım. Terörle iltisaklı olabilirdim.

Terapiye gidiyorum, terapistime “Ne Türk olabildim ne de Kürt olabilidim. Hep aradayım” diyorum. O da bana “Yani ne Türk milliyetçisi ne de Kürt milliyetçisisiniz” diyor. “Hayır, bu öyle bir şey değil!” Karın ağrıları içinde çıkıyorum, bir daha terapiye de gitmiyorum. Siyasallaşıyorum.

Lisede üst sınıflarda Yusuf diye bir çocuk vardı. Kürt olduğu ve kimya dersinde çok başarılı olduğu herkes tarafından biliniyordu. Bu bilgilerin ışığında hakkında üretilen dedikodu, bomba yapmayı öğrenmek için kimya dersine çok çalıştığı şeklindeydi. Bunu bana ciddi ciddi anlatan bir arkadaşıma sadece “Oğlum saçmalama” diyebildiğimi hatırlıyorum. İşin trajikomik yanı, yıllar sonra Sakine Cansız’ın anılarında, lisedeki kimya hocalarının dersi çekici kılmak için “burjuva bilimi deyip geçmeyin, burada bir sürü deney yapabilir, bomba yapmayı öğrenebilirsiniz” dediğini okumam oldu. Acaba Yusuf şimdi nerede, ne yapıyor?

Zaman akıyor ve ben kabuğuma sığmıyorum. Daha fazla okumaya daha fazla anlamaya gayret ediyorum. Yine de henüz Kürt değilim. Sırasıyla sosyalist oluyorum, anarşist oluyorum. Bunların oluşunu bile Kürt olmamamı sağlayacak şekilde kavramsallaştırıyorum: “Sosyalistin kimliği olmaz, sınıfı olur.” “Anarşistin Kürt’ü Türk’ü mü olur? Anarşist anarşistttir.” Ama görüyorum ki bazı anarşistler, bazı sosyalistler Türk mesela. Ben onlar kadar Türk de değilim, istesem de olamıyorum. Kabuk çatlıyor. Plasentamı yırtıyorum. Üniversite çevresinde tartışmalar şenleniyor. Kürdistan’dan gelen arkadaşlar bana çok farklı geliyor. Çok daha özgüvenliler, hiç saklanmıyorlar. Çoğundan teorik olarak biraz daha önde olsam da pratik ve söylem olarak müthiş gerilerinde kalıyorum.

Terapiye gidiyorum, terapistime “Ne Türk olabildim ne de Kürt olabilidim. Hep aradayım” diyorum. O da bana “Yani ne Türk milliyetçisi ne de Kürt milliyetçisisiniz” diyor. “Hayır, bu öyle bir şey değil!” Karın ağrıları içinde çıkıyorum, bir daha terapiye de gitmiyorum. Siyasallaşıyorum. “Kürtler Şehirde” adlı podcasti yapma fikrim de işte tam buradan çıkıyor ortaya. Genç Kürtlerle derinlemesine sohbetler kaydediyorum. Fark ediyorum ki yalnız değilim. Her Kürt devlet, toplum, aile, çevre ve kendisinden mütevellit bir tecride maruz kalıyor. Her kendisi olmak istediğinde karşısına bi “teröörörö” söylemi çıkıyor. Her fikir belirttiğinde ayıplanıyor. Kürtçe konuştuğunda şüpheleniliyor. E ne yapsın işte; o da konuşmuyor, fikir belirtmiyor, var olmuyor, yaşamıyor. Böylesi yaşamak daha kolay. Yayımlanan podcast programlarının ardından gelen hemen her e-postada bu ton vardı: “Kendimi ve Kürtlüğümü keşfederken çıktınız karşıma.”

Keşke herkes birbirinin karşısına çıksa. Tecridi önce zihnimizde sonra pratikte kırabilsek. Pratik olarak kendimiz için, teorik olarak herkes ve her şey için.

 

Yayın Tarihi: 20/03/2026