Bugün Kürdistan'ın görkemli ve bereketli tablosu yerini derin bir sessizliğe ve çıplak kayalıklara bırakmış durumda. Bu, iklimsel bir kuraklığın ya da zamana yenik düşmenin hikâyesi değil; aksine, bu coğrafyanın ruhuna kastedilen sistematik bir saldırının sonucudur. Sıkılmadan tekrar etmeli: Kürdistan’da yürütülen savaş yalnızca bedenlere ya da şehirlere değil; ağaca, suya, toprağa, o kadim dağlara ve yeşilliğe karşı da yürütülüyor.

Kürdistan’da yaşanan işgal, savaş ve soykırım; yalnızca insanlara değil Kürtlerin dağına, taşına, toprağına, suyuna; kısacası bütün doğasına yönelen bir eko-kırım pratiğini de içeriyor. Bu durum, doğanın tahribatına bağlı olarak ilerleyen ve yarattığı sessizlikle kendini pekiştiren sömürgeci bir mantığı da görünür kılıyor. Söz konusu sömürgeci kırım politikasının başat öğeleri ise maden ocakları, hidroelektrik santralleri (HES) ve baraj projeleri şeklinde açığa çıkıyor. Devlet, bu teknik tahakküm araçları yoluyla geçmiş ile gelecek arasında kurulan hafıza bağını koparmayı, yani mekânı tarihsel ve kültürel anlamından soyutlayarak insansızlaştırmayı hedefliyor. Dolayısıyla doğanın hakikati, toplumsal yaşamda görünmezleştirilerek bir çeşit sansüre uğruyor.
1990’lı yıllarda boşaltılmamış köylerle yakılıp zorla boşaltılmış köylerin kültürel aktarımlarını ne denli gerçekleştirebildikleri karşılaştırıldığında, göçle parçalanmamış toplulukların hafızalarının daha diri kaldığı ve daha güçlü bir toplumsal direnç gösterebildiklerine şahit oluruz.
Göç: bir sosyo-kültürel soykırım pratiği
Barajlardan yola çıkarak örneklendirecek olursak: Bir akarsuyun, derenin veya çayın önüne kurulan bent yalnızca suyun akış yönünü ve akış niteliğini değiştirmez; aynı zamanda o mekânın tarihsel ve toplumsal işlevini de dönüştürür. Sular altında bırakılarak işlevsizleştirilen mekân, sadece biyoçeşitliliğin yok edilmesinin yanı sıra kültürel aktarımı da imkansıza yakın bir hale getirir. Nitekim 1990’lı yıllarda boşaltılmamış köylerle yakılıp zorla boşaltılmış köylerin kültürel aktarımlarını ne denli gerçekleştirebildikleri karşılaştırıldığında, göçle parçalanmamış toplulukların hafızalarının daha diri kaldığı ve daha güçlü bir toplumsal direnç gösterebildiklerine şahit oluruz. Buna karşılık, göç ettirilerek mekânından koparılan topluluklarda mekânla kurulan tarihsel bağın zayıfladığı; sözlü kültürden gündelik pratiklere kadar pek çok aktarım kanalının kesintiye uğradığı görülür. Bu çerçeve bize, biyo-iktidarın suyu denetleme ve tutma biçiminin yalnızca ekolojik bir müdahale olmadığını, aynı zamanda mekân üzerinden işleyen bir sosyo-kültürel soykırım pratiği olarak da okunabileceğini yansıtır.

Mekânın dilini kesintiye uğratmak
Nehirler yalnızca kaynağından doğup akan su kütleleri değildir. Aynı şekilde nehirlerin doğurduğu vadiler de yalnızca birer su hattı olmanın ötesinde suyun beslediği, hayat kaynağı olduğu ağacın, bitkinin, toprağın ve eteklerinden süzülen kayanın hafızasına dönüşen canlı birer izlektir. Bu bakış açısıyla su, gerçek anlamıyla yaşamı örgütleyen “can suyu”dur. Dolayısıyla bu alanlarda gerçekleştirilen her yıkım ve inşa edilen her baraj, sadece suyu kontrol altında tutmuş olmaz; o vadideki binlerce yıllık Kürtçe yer adlarını, bitki adlarını ve doğayla kurulan mitolojik bağı da sansürlemiş olur. Böylece mekânın dili kesintiye uğrar. Binlerce yıl boyunca yankılanan bir ses yitirilir. O sesin yankısı, yani kültürel hafıza da sönümlenir.
Kürt için dağ yalnızca bir sığınak değil, bir kimliktir; bir varoluş alanıdır. Kürdistan’da herhangi bir ağacın gölgesi, yaşamlarımızın serpildiği; tarihin direnişle bütünleştiği ve Kürt bilincinin bugünlere taşındığı mekânlardır.
Bereketli manzaralardan çıplak kayalıklara
Bugün Kürdistan'ın görkemli ve bereketli tablosu yerini derin bir sessizliğe ve çıplak kayalıklara bırakmış durumda. Bu, iklimsel bir kuraklığın ya da zamana yenik düşmenin hikâyesi değil; aksine, bu coğrafyanın ruhuna kastedilen sistematik bir saldırının sonucudur. Sıkılmadan tekrar etmeli: Kürdistan’da yürütülen savaş yalnızca bedenlere ya da şehirlere değil; ağaca, suya, toprağa, o kadim dağlara ve yeşilliğe karşı da yürütülüyor. Dolayısıyla bu saldırı, bir halkı var eden bütün bağları koparma ve onu topyekûn ortadan kaldırma çabasıdır.
Bilindiği üzere Kürt için dağ yalnızca bir sığınak değil, bir kimliktir; bir varoluş alanıdır. Kürdistan’da herhangi bir ağacın gölgesi, yaşamlarımızın serpildiği; tarihin direnişle bütünleştiği ve Kürt bilincinin bugünlere taşındığı mekânlardır. Cudi’de, Gabar’da, Geliyê Godernê’de kesilen her ağaç; Cilo’nun görkemle çağlayan şelalelerine kurulan her HES, Kürt varlığını ve hakikatini görünmez kılmaya dönük sürdürülen eko-kırımın parçasıdır. Kürdistan’da doğaya yönelen müdahale; doğayı gerçekliğinden koparma, toplulukları köklerinden alıkoyma ve sömürgeci otoriteler tarafından bunun dayatılması, kısacası doğa ile toplulukların ilişkisini yok etme anlamını taşır. Amaç, toplumun ekolojik bilincini aşındırmak ve doğayı sansürlemektir.

Mitolojiden modern tarihe ekolojik bilinç
Kürdistan’daki ekolojik bilinci dar bir alana sıkıştırmak, onu paranteze alıp sığ “çevreci” jargonlarla küçümsemek; aynı zamanda Kürt’ün direniş hafızasını ve tarihsel-mitolojik söylencelerini de görünmez kılar. Geçmişe biraz kulak kabarttığımızda, mitolojiye biraz eğildiğimizde; dağa, taşa, çeşmeye, ağaca ve akarsuya atfedilen sayısız mitosa rastlıyoruz. Bunlardan biri, su tanrıçası Anahita ve Aban için akarsu kıyılarında yapılan küçük göletlerdir. M.Ö. 2000’lerde Huriler tarafından inşa edilen bu göletler, sembolik olmanın ötesinde işlevsel öğeler de barındırıyordu. Akarsu kıyılarında kesilen hayvanların kanının ve iç organlarındaki pisliğin suya karışmamasına özen gösterildiği bilinmektedir. Ayrıca bu göletlerin, tanrıça Anahita’ya sunulan birer sunak ve tapınak olarak kullanıldığına dair söylenceler de mevcuttur. Ünlü coğrafyacı Strabon da Makedonyalı İskender’i Kürdistan seferinde ateş ve su konusunda uyarır. İskender’e tavsiyelerinde: “Suya, bir nehir veya göle, bir su kaynağına kurbanlar ada,” der. Ardından, suyun kirletilmemesine dikkat edilmesini ve halkın bu konuda son derece hassas olduğunu vurgular. Mitolojiden modern tarihe uzanan çizgide, suyun kutsallığı ile su üzerinden kurulan tahakküm arasındaki uçurum ise, en çıplak hâliyle Zilan’da görünür.
***
Zilan Deresi: Kıyıya Vuran Kemikler
"Hadi koşalım katliama,
Yaşasın talan ve yağma!
Makineli tüfeklerle tarayalım,
Yakalım, kılıçtan geçirelim!
Ve hepimiz terfi edelim:
Biz koloniler kuruyoruz!"
- Mathieu Belezi
Zilan Deresi, Kürtlere karşı tarihin en vahşi katliamlarının yaşandığı yerlerin başında gelir. Ağrı ve çevresinde çıkan isyanın bastırılmasından sonra, 13 Temmuz 1930'da Türk devleti Geliyê Zîlan başta olmak üzere 44 köyü yok etti. Resmi olmayan kaynaklara göre 15 binden fazla insan katledildi. Döneme tanıklık eden bir askerin aktarımlarına göre, mühimmat tasarrufu amacıyla süngülerin kullanıldığı ve hamile kadınlara yönelik akıl almaz vahşetler yaşandığı ifade edilir. Robert Olson’un aktardığına göre ise katliamda, dönemin Alman hükümetinden temin edilen zehirli gazlar kullanıldı. Kürt hafızasında derin izler bırakan bu katliam, Kürdistan'ın her yerinde tarifsiz bir acıyla hissedildi. Öyle ki Hakkari/Behdinan bölgesinden yardıma gelen 12 kişilik bir süvari birliğinin de Zilan’da pusuya düşürülerek öldürüldüğü aktarılır.
Kürt hafızasına giydirilmek istenen bu “beton kefene” rağmen kemiklerin yeniden görünür hâle gelmesi, doğanın bastırılmak istenen geçmişe karşı sessiz bir itirazı olarak okunabilir.
Sömürgeye itiraz eden doğa
1930’da Zilan Deresi’nde yalnızca insanlar değil; köyler, hayvanlar ve yaşamın bütün dayanakları yok edildi, mekânlar işlevsizleştirildi. Kürt’ün ekonomik varlığını sürdürdüğü doğa, sömürgeci yağmanın doğrudan hedefi hâline getirildi. Gelinen noktada devletin sömürgeci pratiği, katliamın üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen yaşananları unutturmaya dönük bir kez daha ama bu kez farklı araçlarla eko-kırım uygulamaları devreye sokuldu. 1978'de Zilan Nehri üzerinde Koçköprü Barajı inşa edildi ve katliama uğramış onlarca köy sular altında bırakıldı. Böylece katliamın tamamlanması amaçlandı.
Bugün de aynı politika, yeni barajlar ve HES projeleri ile devam etmektedir. Bu bağlamda sömürgeci pratik de suyun yalnızca bir enerji kaynağı ya da ekonomik meta olmadığının; aynı zamanda mekânı dönüştüren ve hafızayı bastıran bir araç olarak kullanılabileceğinin bilincindedir. Ancak 2022 yılında baraj suyunun çekilmesiyle birlikte, sömürgeci yağmanın Kürt’e reva gördüğü soykırımdan arda kalan kemikler kıyıya vurdu. Kürt hafızasına giydirilmek istenen bu “beton kefene” rağmen kemiklerin yeniden görünür hâle gelmesi, doğanın bastırılmak istenen geçmişe karşı sessiz bir itirazı olarak okunabilir.

Güvenlik barajlarına karşı ekolojik bilinç
İşte bu nedenle ekolojiyi ana akım çevreciliğin dar perspektifiyle ele almak, onu siyasal bağlamından kopararak apolitikleştirmek anlamına gelir. Dolayısıyla ekolojik mücadeleyi görünür kılmak, aynı zamanda anti-sömürgeci bilincin inşasındaki en önemli izleklerden biridir. Bu yüzden barajların sadece enerji üretim tesisleri değil, aynı zamanda ve daha uzun vadeli bir projeksiyonda mekânsal birer soykırım aparatı olduğu gerçeğini haykırmak bir zorunluluktur. Öte yandan ekolojik bilinci açığa çıkaracak her hareket, tarihsel kökenlere bağlılığı ve direnişi görünür kılmak anlamına da gelecektir.
Bugün dar vadilere yapılan barajların bir başka anlamsal boyutuna da değinmekte elbette fayda var. Dün yerinden etme, göçertme mantığı ile yapılan barajların yerini bugün toplumu denetlemek ve köyler arası bağı kesmek için inşa edilen "güvenlik barajları" almakta. Bugün Şırnak-Hakkari-Çukurca hattında adına güvenlik barajları denen barajların sayısı hızla artıyor; her barajın tepesinde de kalekolların yükseldiği görülebiliyor.
“Güvenlik” adı altında yapılan projeler, askerî hedeflerin yanı sıra yaban hayatın doğal dolaşımını da kısıtlıyor. Dağ keçilerinin, kınalı kekliklerin ve diğer türlerin geçiş güzergâhları daraltılıyor. Hem hayvanın kendisi hem de yaşadığı mekân sınırlandırılıyor.
Hayvanın yolunu kesmek
Devletin güvenlik gerekçesiyle geçişleri kontrol altına almak için inşa ettiği bu barajlar, yalnızca ekolojik dengeye zarar vermekle kalmıyor; aynı zamanda toplumsal ve mekânsal bir denetim işlevi de görüyor. “Güvenlik” adı altında yapılan bu projeler, askerî hedeflerin yanı sıra yaban hayatın doğal dolaşımını da kısıtlıyor. Dağ keçilerinin, kınalı kekliklerin ve diğer türlerin geçiş güzergâhları daraltılıyor. Hem hayvanın kendisi hem de yaşadığı mekân sınırlandırılıyor. Birkaç ay önce bu hatta yaptığım bir yolculuk sırasında, kekliklerin ve dağ keçilerinin bir yamaçtan diğerine geçemeyişine tanıklık ettim. Mekânın bu şekilde kısıtlanmasının, egemen güçlerin yalnızca insanı değil, yaşamın bütün unsurlarını denetim altına alma arzusunun bir yansıması olduğu düşüncesi belirginleşti.
Su sömürgeciliği ve Kürdistan
Kürdistan’da yüzden fazla baraj ve hidroelektrik santralinin (HES) bulunduğu bilinmektedir. Bu tesislerin önemli bir bölümünün Hakkâri ve Bingöl’ün dar vadilerine inşa edilmiş olması, yalnızca bölgenin eşsiz flora ve faunasına yönelik ciddi bir ekolojik tahribat yaratmakla kalmıyor; suyun metalaştırılarak pazara sunulması ve üzerinden yüksek kâr elde edilmesiyle birlikte bir tür “su sömürgeciliği” pratiğini de ortaya koyuyor. Bu durumu görünür kılmak ve dile getirmek, eko-kırımın sömürgeci sansür mekanizmasını ifşa etmek açısından da önemlidir.
Sömürge düzeninde bir tür tampon bölge işlevi gören Kürdistan’da uygulanan şiddeti görünmez kılan “gerçeklikten kaçış mekanizması”, eko-kırım söz konusu olduğunda da benzer bir bulanıklık üretir. Oysa Kürdün dağı, taşı ve doğası; yaşam biçiminden bağımsız değildir. Ekoloji olmadan Kürdistan, Kürdistan olmadan ekoloji düşünülemez.
Yayın Tarihi: 18/03/2026