Sansüre, bir halkın topyekûn görünmezleştirilmesi çerçevesinden bakılınca, Kürtlerin sansürü nasıl tanımlayıp hangi açılardan yorumladığı önemli bir husus olarak beliriyor. Farklı medya mecralarında gazetecilik emeği ortaya koyan neredeyse tüm isimler temel birkaç anahtar sözcüğe işaret ediyor: Hafıza, özne, yok sayma, varlık, ihlal vb. Şaşırtıcı değil. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Ahmet Ayva, Ceylan Şahinli ve Diren Yurtsever de benzer konulara dikkat çekiyor.
Kürt gazetecilere yönelik sansür, özellikle dijital alanda, artık içerik kaldırma veya erişim engellemenin ötesinde sistematik bir görünmezleştirme stratejisine dönüşmüş durumda. Kürtlerin hak talepleri, siyasal mücadeleleri ve tarihsel deneyimlerini araştırmak isteyenler, çoğu zaman Kürt kaynaklara doğrudan erişemiyor.
“Mesele, teknik bir kısıtlamanın ötesinde, bilgiye erişim rejiminin bilinçli biçimde fiilen yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor. Medyanın görünürlük olanakları siyasal bir filtreye tabi tutuluyor; söz konusu hak talepleri, siyasal mücadele ve tarihsel deneyimler yok sayılıyor, unutturuluyor.”
Arama motoru sonuçları ya erişim engeli uyarılarıyla dolu oluyor ya da güvenilirliği tartışmalı, Kürt karşıtı mecralar üst sıralara çıkarılıyor. Böylece mesele, teknik bir kısıtlamanın ötesinde, bilgiye erişim rejiminin bilinçli biçimde fiilen yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor. Medyanın görünürlük olanakları siyasal bir filtreye tabi tutuluyor; söz konusu hak talepleri, siyasal mücadele ve tarihsel deneyimler yok sayılıyor, unutturuluyor.
Söz gelimi, Kürt meselesine ilişkin tarihsel bir olaya dair dijital ortamda özgün bir Kürt kaynağa ulaşmak istediğinizde, birçok kaynağın mahkeme kararlarıyla erişime engellendiği gerçeğiyle karşılaşabiliyorsunuz. Bu duruma karşılık, yayınlarını sürdürebilmek için alternatif alan adları edinmek zorunda kalan sitelerin isim uzantıları, sonlarına eklenen rakamlarla uzadıkça uzuyor. Örneğin Mezopotamya Ajansı, dijital yayınını halihazırda mezopotamyaajansi44.com adresi üzerinden sürdürüyor. Bir çeşit inat ve yayın ısrarına tekabül eden bu alternatif site isimlendirmeleri, bir yerden sonra hangi ismin yayında olup olmadığına dair kafa karışıklığına ve takip bezginliğine sebep oluyor.

Görünmezlik stratejisi ve dilsizleştirme
Benzer bir durum, gazetecilerin mesleki varlık ve görünürlüklerine karşı da geliştiriliyor. Bir yandan siteler mahkeme kararlarıyla erişime engellenir veya kapatılırken, diğer yandan medya platformları ve buralarda emek veren gazetecilerin dijital medya hesapları ve blogları askıya alınıyor ya da algoritmalar aracılığıyla geri plana itiliyor. Basit bir görsel araması bile sizi Kürt basınının arşivlerine değil, konuyu çarpıtan veya kriminalize eden içeriklere yönlendiriyor. Dijital ekosistemde asimetrik bir görünürlük grafiğine tekabül eden bu durum, aktüel gelişmelerin tarafsız yorumundan “şimdi”de başlayan tarihin tahrifatına kadar birçok başlıkta incelenebilir. Böylece dijital kamusal alan, Kürtlerin kendi anlatılarını kurabildikleri, kendilerini ifade edebildikleri bir mecra olmaktan çıkıyor.
Bu tablo iki yönlü işliyor. Bir yandan Kürt kaynaklar sistematik biçimde bastırılırken, diğer yandan Kürt karşıtı yayın organları ve dezenformasyon kanalları daha görünür hale geliyor. Bu çift yönlü mekanizma, klasik anlamda bir sansürün ötesinde, bir tür dilsizleştirme sonucu doğuruyor. Çünkü burada engellenen şey yalnızca belirli haberler değil; bir halkın kendi deneyimlerini, tarihini ve taleplerini ifade edebileceği mecralar da ortadan kaldırılıyor. İşte bu noktada, Kürt medyası üzerindeki baskıları ifade ve düşünce özgürlüğüne karşı bir ihlalin ötesinde, kolektif hafızaya ve kamusal temsile yönelik bir müdahale olarak okumak gerekir.
Sansürün tarihsel kayıtların sürekliliğini de etkilediğini söylemek yerinde olur. Çünkü gazetecilik, bugünü aktaran bir faaliyet olmanın yanında, toplumun kolektif hafızasını kayda geçiren bir pratiktir. Kürt basınına yönelik sistematik engellemeler, bu hafızaya bilinçli bir saldırı anlamı taşıyor.
Gazeteciliği işlevsizleştirmek
Bilindiği üzere dijital alanın temel vaadi, farklı ses ve anlatıların birbiriyle temas edebildiği, birbiriyle karşılaşabildiği çoğulcu bir kamusal alan yaratmaktır. Ancak Kürt medyasının karşı karşıya kaldığı pratikler, bu vaadin eşitsizlik koşullarını da ortaya koyuyor. Ayrıca bu eşitsizlik yalnızca içerik ve söylem üretme alanında kalmıyor. Sürekli kapatılma ve yeniden açılma döngüsü içinde varlığını sürdürmeye çalışan platformlarda çalışan gazeteciler alan adlarının değiştirilmesi veya alternatif platformlara taşınmak gibi yöntemlerle, haber üretiminin yanında sürekli bir teknik mücadele yürütmek zorunda kalıyorlar; bu da daha fazla emek ve daha az özgür zaman anlamına geliyor.
Bu durum, gazeteciliğin nitelikli kurumsal sürekliliğini zedelerken arşivlerin parçalanmasına ve kamusal hafızanın dağınıklaşmasına da yol açıyor. Bu noktada, sansürün tarihsel kayıtların sürekliliğini de etkilediğini söylemek yerinde olur. Çünkü gazetecilik, bugünü aktaran bir faaliyet olmanın yanında, toplumun kolektif hafızasını kayda geçiren bir pratiktir. Kürt basınına yönelik sistematik engellemeler, bu hafızaya bilinçli bir saldırı anlamı taşıyor.
İnkarı sürdürmek: Kürt sansürü
Bu nedenle Kürt medyasına yönelik dijital sansürü sadece basın özgürlüğü bağlamında ele almak yetersiz kalacaktır. Konu, hakikat üretimi, kolektif hafıza, siyasal temsil ve demokratik çoğulculuk ekseninde de tartışılmalıdır. Çünkü kamusal alanda görünür olan anlatılar, toplumun neyi gerçek olarak kabul edeceğini belirler. Eğer bir topluluğun kendi anlatıları sürekli bastırılıyor ve başkaları tarafından kendilerinin aleyhine üretilmiş anlatılar görünür kılınıyorsa, bu durum beraberinde birçok tehdit de getirebilir.
Görünmezlik stratejisi, inkar politikalarının en rafine uygulamasıdır: Yasakladığını ilan etmeden, varlığını etkisizleştirmek. Söz, tamamen ortadan kaldırılmadan etkisizleştirilir. Bugün karşı karşıya olunan tam da budur. Görünmez kılınan hakikat, kamusal tartışmanın dışında kalır; kamusal tartışmanın dışında kalan hakikat ise zamanla hiç yokmuş gibi muamele görmeye başlar. Gazete, gazeteden; gazeteci, gazeteciden sayılmaz. Televizyon yayınları ciddiye alınmaz. Siyasi temsilciler muhatap alınmaz ve söyledikleri havada bırakılır. Aydın, yazar ve sanatçıların üretimleri kendi disiplinleri içerisinde yer bulmaz. Dolayısıyla bu mesele, kimin konuşabileceği ve kimin duyulabileceği sorusuyla ilgili siyasal bir meseledir. Topyekûn bir Kürt sansürüdür.
Bu çerçeveden bakınca, bir diğer önemli husus olarak Kürtlerin bu sansürü nasıl tanımlayıp hangi açılardan yorumladığı beliriyor. Farklı medya mecralarında gazetecilik emeği ortaya koyan neredeyse tüm isimler yukarıda bizim de değindiğimiz temel birkaç anahtar sözcüğe işaret ediyor: Hafıza, özne, yok sayma, varlık, ihlal vb. Şaşırtıcı değil. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Ahmet Ayva, Ceylan Şahinli ve Diren Yurtsever de benzer konulara dikkat çekiyor.
Riskler ve hakikat ısrarı
Ahmet Ayva (İlke TV)

Esasen Türkiye koşullarında sansür, Kürtler açısından yalnızca ifade özgürlüğünün sınırlandırılması anlamına gelmiyor; aynı zamanda siyasal özne olma, kamusal alanda görünürlük ve kolektif hafızanın inşasıyla doğrudan ilişkili bir meseleye işaret ediyor. Kürt meselesinin uzun yıllardır güvenlikçi ve reddiye eksenli politikalar çerçevesinde ele alınması, medyada da Kürt kimliğinin ya kriminalize edilmesine ya da sistematik biçimde görünmez kılınmasına bilinçli bir şekilde yol açtı. Bu bağlamda sansür, belirli içeriklerin engellenmesinden öte, Kürt varlığının söylem alanının dışına itilmesi ve meşru politik-toplumsal taleplerin gayrimeşru gösterilmesi işlevi görüyor. Aynı zamanda sansürün kendisi ilk olarak, dile yönelik baskıyla başladı da denebilir.
Belirli kavramların kullanımı, haber kaynaklarının seçimi ya da bir olayın çerçevelenme biçimi, gazeteci açısından yalnızca mesleki değil aynı zamanda hukuki ve kişisel risk hesabının parçası haline geliyor. Bu durum, haber üretim sürecinde sürekli bir “kendini denetleme” mekanizmasını devreye sokuyor.
Gazetecilik riski katlanıyor
Gözlemlediğim kadarıyla Kürt gazeteciler sansürün etkilerini birkaç düzlemde hissediyor: Birincisi doğrudan müdahaleler: erişim engelleri, yayın yasakları, soruşturmalar, gözaltılar ve davalar. Özellikle dijital çağda, haber sitelerine ve gazetecilerin hesaplarına getirilen erişim engelleri ya da sosyal medya içeriklerinin kaldırılması görünürlüğü daraltan, ortadan kaldıran temel araçlar haline geldi. İkincisi ve belki daha kalıcı olan boyut ise oto-sansür. Belirli kavramların kullanımı, haber kaynaklarının seçimi ya da bir olayın çerçevelenme biçimi, gazeteci açısından yalnızca mesleki değil aynı zamanda hukuki ve kişisel risk hesabının parçası haline geliyor. Bu durum, haber üretim sürecinde sürekli bir “kendini denetleme” mekanizmasını devreye sokuyor.
Sansür, tepki kapasitesini zayıflatıyor
Sansürün Kürt gazetecilerden ve Kürt toplumundan alıp götürdüğü en önemli şey, kendi hikayelerini kendi dilleriyle ve kendi kavram setleriyle anlatma imkanıdır. Sansür, tam da bu imkanı ortadan kaldıran bir araç olarak işliyor. Temsil alanı daraldıkça, toplumsal hafıza da parçalanıyor. Özellikle çatışma, hak ihlalleri ya da yerel toplumsal dinamiklerle ilgili haberlerin bastırılması, yalnızca o anın bilgisini değil, geleceğe bırakılacak arşivi de etkiliyor. Bu durum, Kürt toplumunun deneyimlerinin ya eksik ya da çarpıtılmış biçimde kayda geçmesine yol açabiliyor.
Görebildiğim kadarıyla Kürt basını üzerindeki baskının zamanla olağanlaşması da ayrı bir sorun alanı. Sürekli erişim engelleri ve bir gazetecinin tutuklanması artık geniş kamuoyunda istisnai değil, neredeyse rutin gelişmeler olarak algılanabiliyor. Bu kanıksama hali, sansürün demokratik kamuoyu tarafından yeterince sorgulanmamasına ve tepki üretme kapasitesinin zayıflamasına neden oluyor.
Sansüre rağmen hakikati aktarmak
Benim açımdan bakıldığında mesleğimi icra ederken karşılaştığım en temel zorluk, gazetecilik ilkeleri ile siyasal ve hukuki baskı ortamı arasında sürekli bir denge kurma zorunluluğu. Haberin kamusal değerini önceleyerek hakikati mümkün olduğunca çıplak haliyle aktarmak istiyorsunuz; ancak aynı zamanda haberin yaratabileceği hukuki sonuçları, kurumun sürdürülebilirliğini ve kişisel güvenliği hesaba katmak durumunda kalıyorsunuz. Bu durum hem mesleki pratikte hem de psikolojik düzlemde ciddi bir yük oluşturuyor.
Buna rağmen, tam da bu baskı koşulları gazeteciliğin toplumsal önemini daha görünür kılıyor. Sansürün yoğunlaştığı bir ortamda hakikati kayda geçirmek, yalnızca mesleki bir faaliyet değil; aynı zamanda demokratik kamusal alanın asgari koşullarını koruma çabası haline geliyor. Kürt gazeteciler açısından gazetecilik, çoğu zaman yalnızca bilgi aktarma değil, aynı zamanda var olma ve tanıklık etme pratiği anlamına geliyor. Ya bunda ısrar edeceksiniz ya da kimliğinizi reddetip size çizilen sınırlara hapsolacaksınız. İkinci seçenek ne kabul edilebilir ne de hayata geçirilebilir bir durum; çünkü, hakikat önce kendi hakikatine sahip çıkarak aktarılabilir.
Özgür basında bir “değişmeyen” olarak sansür
Ceylan Şahinli (Mezopotamya Ajansı)

Türkiye koşullarında sansür zaman içerisinde değişen bir uygulama oldu. Örneğin eskiden sansür kurulları bir sözün, cümlenin ya da karenin paylaşılmasının ardından yaptırımlara başvururken bugün sözünüz daha ağzınızdan çıkmadan bir engelle karşı karşıya geliyorsunuz. Açıkçası sansür, özgür basının karşı karşıya olduğu sorunlar arasında bir değişmezi ifade ediyor. Ancak biz sahadaki gazeteciler için de özel bir savaş anlamına geliyor.
27 Şubat çağrısı öncesinde Kürt siyaseti, Kürt hareketi ve biz özgür basın çalışanları, çok uzun yıllar izolasyon, kendi lügatımızda tecrit ile karşı karşıya kaldık. Sansür sözcüğü yaşadıklarımızı tarif edecek bir yerde bile değildi. Ağzımızdan çıkan her söz yargıda sopa, diğer mecralarda linç olarak bize geri dönüş yapıyordu.
Sansürden önce tecrit var
Sansürün bugünkü uygulama biçimlerini dönemsel olarak ikiye ayırmakta fayda var. 27 Şubat Çağrısı bu anlamda bir ayraç gibi düşünülebilir. Dolayısıyla ilk dönem, çağrı öncesine tekabül ediyor. Çağrı öncesinde Kürt siyaseti, Kürt hareketi ve biz özgür basın çalışanları, çok uzun yıllar izolasyon, kendi lügatımızda tecrit ile karşı karşıya kaldık. Sansür sözcüğü yaşadıklarımızı tarif edecek bir yerde bile değildi. Ağzımızdan çıkan her söz yargıda sopa, diğer mecralarda linç olarak bize geri dönüş yapıyordu. Önü sonu tutuklama, gözaltı gibi süreçlerle yıldırılmaya ve bu alanı bırakmaya zorlandığımız bir döngü içerisindeydik.
Bu dönemde biz sansürü iktidardan çok bizimle dayanışmayan kurum ve kuruluşlardan hissediyorduk. Onların sansürüne uğruyorduk. Bu yüzden de yaşadığımız şey tam anlamıyla hem mesleki alan içerisinde hem de toplumsal alan içerisinde verdiğimiz bir savaştı. İşte bu bizim açımızdan “özel savaş yöntemi” olarak tanımlanabilir.
Sansürden çok daha fazlası
Ama bu dönem, yani çağrı sonrası yürütülen politika çok daha sinsi ve çok daha tutarsızlıklarla dolu. Örneğin, Rojava'ya dönük saldırıların gerçekleştirildiği süreçlerde sokakta halkın sesini, sözünü yansıtmak, aynı zamanda özel haberler yaparak Rojava ve tümden Kürt halkının görüşlerini aktarmaya uğraşırken bir anda kendimizi büyük bir saldırının ortasında bulduk. Özellikle Bakur'da çok ciddi bir gazetecilik çalışması yürüttük. Sokağın sesini yükseltmeye çalıştık. Sonrası kurumsal veya bireysel olması fark etmeksizin hesaplarımızın kapatılması, sitelerimizin erişime engellenmesi gibi pek çok siber saldırıya maruz kaldık. Teknoloji çağında kimsenin oturup gazete okumak gibi bir gayretinin olmadığı bir süreçte bu saldırılar bizi gerçekten ciddi şekilde etkiledi. Her erişim engeli aslında bir şekilde ajanslarımızı, gazetelerimizde emek verenleri ve okuyucularımızı yıpratmak için yapılıyor. Bu bir yıldırma politikası. Arkadaşlarımız onca gündemin arasında bir de saldırılarla yüz yüze kalarak zaten var olan yoğunluk ve telaş içerisinde bir de psikolojik savaş verdi. Kaldı ki baskı ve sansürün görünürlüğü azaltması, günün sonunda kendi okuyucu kitlenizden bile "Ne yaptınız ki" sorularla karşılaşmanıza neden oluyor. Sahada çalışanları zan altında bırakan, zaten kısıtlı imkanlarla elinden geleni yapmaya çalışanlar içerisinde kırgınlık yaratan özel bir savaşa da alan açtı. O yüzden sansür sözcüğünü bu anlamda özgür basının yaşadıklarını karşılayabilen bir sözcük olarak göremiyorum. Sansürden çok daha fazlasını yaşıyoruz
Ulus-devletin özel savaş sopası
Açık söylemek gerek; bu coğrafyada yurtsever hareket ve sosyalistler kadar emek veren kimse yok. Ama günün sonunda hem sansür saldırıları hem sahadaki fiziksel ve psikolojik saldırılar hem de kendinizden gördüğünüzün emeğinizi görmemesi durumu ile karşı karşıya kalmak özgür basının verdiği en büyük savaş. Konunun bir diğer yönünden bakacak olursak; öncelikle, çok uzun yıllardır dijital medya platformlarını kullanan bir insan olarak buralarda aktiflik gösterdiğim ilk zamanlarda yurtsever, sosyalist, feminist, bir alan içerisinde kendi ideolojik bakış açım ve dünyaya baktığım pencere şekillendi. Bu zaman dilimi içerisinde 2016'dan başlayarak neredeyse tüm dijital medya hesap ve mecralarına dönük, adına “operasyon” diyeceğimiz bir uygulamalar devreye konuldu. Gelinen noktada, başlangıçta herkesin düşüncelerini açıkça ifade edebildiği ve çoğu zaman anlık duygularla yazılan paylaşımların yer aldığı dijital mecralar, giderek insanların bireysel özgürlüklerini sınırlayan bir sopaya dönüştü.
Bütünlüklü bir çerçeveden baktığımızda sansür, kapitalist modernite bağlamında ulus devletin çok aşamalı bir özel savaş aracı olarak kendini gösteriyor. Bir yandan sesinizi kısarak sizi korkutmaya çalışıyor, bir yandan sizi dışarıya açılmaya engelleyerek “kendi mahallenizde” konuşmaya zorluyor bir yandan da kendi mahallenizde sizi hedef gösteriyor. Bu da örgütlü alanı kırıp parçalamanın çok ince yürütülmüş pokitikasıdır.
İfade bir toplum olma vasfıdır
Diren Yurtsever
(DİSK Basın-İş, Yeni Yaşam)

Türkiye’de ve aslında dünyada sansür, iktidarların çoğu zaman kamu ya da birey yararını gerekçe göstererek başvurduğu, fakat özünde kendi çıkarlarını korumalarına hizmet eden bir kontrol mekanizmasıdır. Çeşitli yasal düzenlemeler aracılığıyla uygulamaya konulan sansür, temelde düşünce ve ifade özgürlüğünü hedef alır. Çünkü düşünce özgürlüğü aynı zamanda habere, dolayısıyla bilgiye özgürce erişebilmek anlamına gelir; hatta bunu zorunlu kılar.
Kürtlerin varlığına ve kimliğine yönelik hak ihlalleri ile işlenen suçlar açısından bakıldığında, sansür iki yönlü bir işlev görür: Bir yandan gerçeklerin yayılmasını engeller, diğer yandan uzun vadede bu gerçeklere ilişkin oluşabilecek toplumsal hafızayı ortadan kaldırmayı hedefler. Çünkü sansürün en temel hedefi gerçeğin kendisidir.
İki yönlü işlev
Bugün Türkiye’de sansür, önce erişim engelleri getirilmesi, ardından içerik kaldırma uygulamalarına kadar genişletilerek kapsamı büyüyen bir mekanizmaya dönüşmüştür. Üstelik etkileri yalnızca belirli bir zaman dilimiyle sınırlı kalmaz. Sansürün uzun vadeli ve çoğu zaman telafisi mümkün olmayan sonuçları vardır. Bunların başında da toplumsal hafızayı silmek gelir. Türkiye bağlamında ise bu durum, özellikle Kürtler açısından bir hafızasızlaştırma anlamına gelmektedir. Kürtlerin varlığına ve kimliğine yönelik hak ihlalleri ile işlenen suçlar açısından bakıldığında, sansür iki yönlü bir işlev görür: Bir yandan gerçeklerin yayılmasını engeller, diğer yandan uzun vadede bu gerçeklere ilişkin oluşabilecek toplumsal hafızayı ortadan kaldırmayı hedefler. Çünkü sansürün en temel hedefi gerçeğin kendisidir. Bir toplum, kendi gerçekliğini ne ölçüde ifade edebiliyor ve buna dair olanaklara ne kadar sahipse, o kadar da toplum olma vasfını koruyabilir.
Unutulma hakkı ve/veya Unutulmama hakkı
Sansür hem gazeteciye hem de topluma karşı neyi hedefliyorsa ve ne bu hedefine ne oranda yaklaşıyorsa, aslında onu da beraberinde alır götürür. Dediğim gibi; aslında mahkeme kararlarıyla toplumdan bilgi gizleniyor. Sadece gizlenmiyor, içerik kaldırma kararlarıyla da unutturulmak isteniyor. Örneğin; kimi sansür gerekçelerinde “unutulma hakkı” öne sürülüyor. Uzun süredir benim de üzerimde düşündüğüm bir konu bu. Unutulma hakkı kadar unutulmama hakkı da var. Toplumsal hafıza dediğimiz şey de biraz bu. O yüzden sansürün toplumsal hafıza ile direkt bağını kuruyorum. Örneğin Rojin Kabaiş’in ölümü ile ilgili bir dizi erişim engeli getirildi. Rojin, Kürt bir genç kadın. Erişim engeli getirilen hesapların ya da basın kuruluşlarının çoğu da Kürt. Rojin’in ölümü ile ilgili bir haberin veya bilginin sansürlenmesi ne anlama geliyor? Rojin Kabaiş’e ilişkin gelişmelerin ve bilgilerin, adalet mekanizmasının failleri ortaya çıkarabilmesi açısından bilinmesi ve unutulmaması gerekmiyor mu? Dolayısıyla bu durumun Kürtler açısından, yüzleşme olanağının ortadan kaldırılması; kendi gerçekliğini ifade etme ve yaşananların açığa çıkmasıyla şekillenen güncel tarihinin sansür yoluyla yok edilmek istenmesi anlamına geldiğini söyleyebilirim.
Sansür gerekçelerine baktığımızda, “kişilik hakları ihlali” ve/veya “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçeleri öne sürülüyor. Burada asıl sorulması gereken soru şu: Kimin yararına kamuoyunu kontrol etme gereği duyuluyor?
Kimin yararına kamuoyunu kontrol?
Sansür, aynı zamanda düşünce ve bilgi emekçisi üzerinde bir baskı aracıdır. İster istemez gazeteciler üzerinde bir baskı oluşturabiliyor. Sansür gerekçelerine baktığımızda, “kişilik hakları ihlali” ve/veya “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçeleri öne sürülüyor. Burada asıl sorulması gereken soru şu: Kimin yararına kamuoyunu kontrol etme gereği duyuluyor? Burada kamuoyu yararının gözetilmediği aşikar. Yaptığınız bir haberin sansüre uğraması, onun topluma ulaşmasını kısıtlıyor. Bu haber yayma hakkınızın gasp edilmesine neden oluyor. Gazeteciliğinizi kısıtlayabiliyor. Gazeteci kimliğiniz ile sanal medya hesaplarınızda daha çok haber paylaşımı yaptığınız ve yaydığınız için hesaplarınıza erişim engeli getirilebiliyor. Bunlar özünde biz gazetecilerin düşünce ve ifade özgürlüğüne, haber yapma ve yayma hakkına dönük ihlaller. Bize de bu zorluklar karşısında mücadele etmek düşüyor.
Yayın Tarihi: 19/03/2026