Sansür, sadece söylemin ve eylemin kesintiye uğratılması değil, hangi söylem ve eylemin imkân dahilinde olduğunu, kimin neyi ne kadar konuşabileceğini ve bu müdahale biçimlerine rağmen konuşulabilir olanın sınırlarını belirleyen bir rejim haline işaret eder. Giriş mahiyetindeki bu tanımlamalar ışığında, sansürün özneyi yalnızca susturmakla kalmayıp aynı zamanda kamusal alanda tedricen tasfiye eden, görünmez kılan ve onun anlam üretme kapasitesi ile kendi deneyiminin faili olma hâlini nasıl aşındırdığını açıklamaya çalışacağım. Bu kavramsal analizlerimi ise Kürt medyası ve özneleri üzerinden somut örneklerle aktarmaya çalışacağım.

Sansür sözcüğü, yaşadığımız coğrafyada sık tekrarlanan ve sürekli kendini hatırlatan bir sözcük olduğu için, zamanla toplumsal yaşamımızda sıradan bir şey gibi algılanmaya başladı. İnsanlar, adeta sansürü yaşamımızın doğal bir parçası olarak görmeye başladı. Türkiye gibi otoriter rejimlerin güçlü olduğu ülkelerde sansür, genellikle bir yasaklama edimi ve istenmeyene dönük müdahale olarak görülüyor. Oysa sansür, aynı zamanda mürekkebin dağılması, radyo yayınının bir anda kesilmesi, rutin yayın akışında ilerleyen bir televizyon ekranının aniden karartılması ve bir gazetenin boş sütunlarla çıkmasını da ifade eder. Bunların tamamı, bir yasaklayıcı edim biçiminde kodlanabilir. Modern iletişim kapsamında yapılan uzun soluklu araştırmalar ise sansürün görünen ve anlık olarak ortaya çıkan yüzünün çok daha derinlikli, yapısal ve katmanlı bir mekanizma olarak işlediğini göstermiştir. Sansür, sadece söylemin ve eylemin kesintiye uğratılması değil, hangi söylem ve eylemin imkân dahilinde olduğunu, kimin neyi ne kadar konuşabileceğini ve bu müdahale biçimlerine rağmen konuşulabilir olanın sınırlarını belirleyen bir rejim haline işaret eder. Giriş mahiyetindeki bu tanımlamalar ışığında, sansürün özneyi yalnızca susturmakla kalmayıp aynı zamanda kamusal alanda tedricen tasfiye eden, görünmez kılan ve onun anlam üretme kapasitesi ile kendi deneyiminin faili olma hâlini nasıl aşındırdığını açıklamaya çalışacağım. Bu kavramsal analizlerimi ise Kürt medyası ve özneleri üzerinden somut örneklerle aktarmaya çalışacağım.
Sansürün hem kuran hem de yıkan yapısını anlamak ve daha iyi analiz edebilmek için Jürgen Habermas, Michel Foucault ve Pierre Bourdieu gibi aşina olduğum düşünürlerin ekseninde ilerleyeceğim, çünkü bu yazarların ortak noktası özne, iktidar ve dil kavramları arasındaki ilişkiyi incelemiş olmaları ve aynı zamanda bu kavramlara farklı pencerelerden yaklaşarak sansürün karmaşık yapısını anlamaya çalışmalarıdır.
Devletin bürokratik aygıtları ile kapitalist ekonomi, medyayı araçsallaştırarak kamusal alanı yeniden feodalleştirir. Bu biçimi ile iletişimsel akıl yerini stratejik akla devreder. Bundan sonra ise tartışma, rasyonel bir iletişim aracı olmaktan çıkarak belirli çıkarların tahakküm inşa etme araçlarına dönüşmeye başlar.
Sansürün teorik çözümlemesi
Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı eserinde kamusal alanı, bireylerin bir araya gelerek rasyonel ve eleştirel tartışmalar eşliğinde ortak bir irade oluşturabildikleri ara bölge olarak açıklar. Habermasa göre kamusal alan, teorik olarak statülerin ve çıkarların paranteze alındığı, yalnızca söylemin ve argümanların niteliğinin geçerli kılındığı bir müzakere alanıdır. Habermas’ın eserindeki çözümlemeleri, bize bu alanın tarihsel pratik içerisinde nasıl aşındığını da gösterir. Devletin bürokratik aygıtları ile kapitalist ekonomi, medyayı araçsallaştırarak kamusal alanı yeniden feodalleştirir. Bu biçimi ile iletişimsel akıl yerini stratejik akla devreder. Bundan sonra ise tartışma, rasyonel bir iletişim aracı olmaktan çıkarak belirli çıkarların tahakküm inşa etme araçlarına dönüşmeye başlar. Habermas’ın bu tespitleri, gündemin ve görünür olanın rasyonel tartışmanın doğal bir sonucu olmaktan nasıl çıktığını, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin dağıtım rollerine bürünmesiyle sansürün görünmez işleyişinin nasıl etkinleştiğine dair ilk ipuçlarını gösterir.
Bourdieu’ye göre modern iktidarın en etkili hali, zor aygıtına dayalı açık bir şiddet biçiminden ziyade gerçekliğin yeniden tanımlanmasındaki gücünde, yani sembolik iktidarda yatar. Medya alanı ise bu iktidar biçiminin en stratejik merkezi olarak öne çıkar.
Habermas’ın sunduğu çerçeveye karşılık Foucault ise sansür meselesine başka bir yerden yaklaşmaktadır. Foucault’un iktidar analizleri doğrultusundan yaptığı tespitleri, sansürün hem üretici hem de kurucu boyutlarını anlamamız açısından daha keskin araç ve perspektifler sunuyor. Foucault, bildiğimiz hali ile iktidarı sadece bir baskı aracı, yasaklama mekanizması, el koyan bir üst-yapı aracı olarak görmez. Ona göre iktidar bilgiyi üreten, söylemi örgütleyen, özellikleri inşa eden bir kılcal ilişki ağına karşılık gelir. İktidarın Gözü ve Cinselliğin Tarihi gibi çalışmalarında Foucault, iktidarın hayır dediği şeyleri sürekli göz önünde tuttuğunu, sürekli olarak gündemleştirdiğini, konuşulmasını sağladığını ve bilgiyi yeniden üretip dolaşıma soktuğunu söyler. Bu aynı zamanda onun bilgi-iktidar ilişkisi olarak kavramsallaştırdığı şeye de tekabül eder. Foucault, bilginin iktidara ait disiplin ve biyopolitika teknikleri aracılığıyla yaşamın her alanını bir yönetim nesnesine dönüştürdüğünü söyler. Ona göre özne, iktidarın dışında, kendi başına var olma şansına sahip değildir. Tam aksine iktidar ilişkileri içinde biçimlenir ve söylemlerini de buna göre geliştirerek var olabilir. Bu noktada sansür, onun mümkün oluş koşullarını belirleyen ve aynı zamanda öznenin kendilik deneyiminin faili olma haline doğrudan etki eden bir mekanizma olarak karşımıza çıkar. Çünkü öznenin, özgün bir varlık olarak kendine yaşam alanı bulması engellenmiş, bir bütün olarak iktidar ilişkileri içerisinde ve iktidarın verdiği izinler ölçütünde bir yaşam hakkına sahip olmuştur.

Foucault’nun bu çözümlemelerini gündelik hayat pratiklerine ve medyanın somut işleyişine indirgeyecek kavramsal araçlar için, Pierre Bourdieu’ya başvuracağım. Bourdieu özellikle kendi zamanında çığır açan ve etkileri halen devam eden Devlet Üzerine ve Pratik Nedenler gibi çalışmalarında sansür kavramını daha detaylı işlememiz için belirli kavram ve araçlar sunar. Bourdieu’nun üzerine çalıştığı ve geliştirdiği alan ve sembolik iktidar kavramları iktidarın meşru ve doğal görünme hallerini anlamamız için başvuracağım iki kavram olacak. Bourdieu’ye göre modern iktidarın en etkili hali, zor aygıtına dayalı açık bir şiddet biçiminden ziyade gerçekliğin yeniden tanımlanmasındaki gücünde, yani sembolik iktidarda yatar. Medya alanı ise bu iktidar biçiminin en stratejik merkezi olarak öne çıkar. Medya, dünyayı nasıl göreceğimize dair kategoriler üretir, bu kategoriler zaman içerisinde o kadar sıradanlaşır ki, bu işleyiş hali artık doğal ve olması zorunlu şeylermiş gibi algılanmaya başlanır. Sanırım burada sansürü içselleştirmenin en etkili biçimi, Bourdieu’nun habitus dediği şey ile mümkündür. Çünkü Bourdieu’ye göre habitus, bireyin içinde yetiştiği toplumun onda bıraktığı kalıcı eğilim ve kalıpların kavramsal olarak ifade edilmesi halidir. Bu içselleştirme hali sembolik şiddet dediğimiz görünmez ve zor aygıtına dayanmayan biçimin karşımıza çıkan bir diğer kavramsal halidir. Bu kavramlar ve Bourdieu’nun yaklaşımına göre, özne kendi inşa olma sürecini, iktidarın dayattığı bir zorlayıcı mekanizma olarak değil, olması gereken ve doğal bir düzenmiş gibi algılar ve kendini buna göre biçimlendirir. Tüm bu teorik çerçeveler ışığında, öznenin tasfiyesi artık bir metafor olmaktan çıkıp söylem, görünürlük ve anlam üretme kapasitesinin çok katmanlı ve içselleştirilmiş sansür mekanizmaları aracılığıyla yapısal bir biçimde nasıl aşındırıldığını anlamamızı sağlar.
İşte bu kavramsal çerçeveden Kürt medyası ve simgesel isimlerinin yakın geçmişine baktığımızda nasıl bir somutluk kazandığını daha iyi anlayabiliriz. Zira coğrafyamızda ve gündelik hayatımızda sansür, bir yasaklama ediminden çok, öznenin oluşma koşullarına doğrudan bir müdahale halidir.
Süleyman Demirel, Hasan Cemal’e şunları söylemişti: “Öldürülenler bildiğiniz anlamda gazeteci değil. Gazeteci kılığında militanlardır. Birbirlerini vuruyorlar.” Bu ifadeler, sembolik şiddet kavramının somut bir karşılık bulduğuna işaret etmektedir.
Sansürün bizden aldıkları
Kürt medyası dendiği zaman, hepimizin aklına birçoğumuzun okumayı ilk söktüğü, Kürtçeyi ilk okuyup anlamaya başladığı, evimize ve iş yerimize geldiğinde heyecanla okumaya başladığı Azadiya Welat ve Özgür Gündem gazeteleri gelmektedir. Elbette daha eski yayınlar da mevcuttur, ama hem güncel hem yakın tarihli bazı örnekler üzerinde duracağımız için bu iki yayın belirleyici bir örneklem teşkil ediyor. Bu iki gazete, sansürün çok katmanlı en büyük örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. 30 Mayıs 1992 yılında yayın hayatına başlayan Özgür Gündem bir gazete olmaktan öte, Kürtlerin kamusal alanda görünürlüğünün en büyük mücadele araçlarından biri olarak hayatımıza girdi. Kürtler siyasal taleplerini, gündelik sorunlarını, kültürel meselelerini bu yayın aracılığı ile kamuoyuna duyurdu ve siyasal/kültürel taleplerini dile getirdi. Lakin Türkiye gibi bir ülkede bu görünür olma halinin elbette bir bedeli ve karşılığı olacaktı. Gazetenin birçok muhabiri önce ölüm tehditleri aldı ve daha sonra Hafız Akdemir, Yahya Orhan gibi gazete çalışanları 90’lı yılların karanlık güçleri tarafından katledildi. Yine bir başka gazeteci ve Kürt halkının yetiştirdiği en önemli entelektüellerden biri olan Apê Musa (Musa Anter), 1992 yılında JİTEM tarafından katledildi. Musa Anter yalnızca bir gazeteci değildi, aynı zamanda Kürt tarihinin canlı bir hafızası ve Kürtler arasında güçlü sembolik anlamlar taşıyan bir figürdü.

Bu cinayetler devam ederken dönemin başbakanı Süleyman Demirel, 1992 yılında Hasan Cemal’e verdiği bir röportajda sembolik iktidar biçiminin işleyiş tarzını da ifşa etmiş oluyordu. Röportajda Demirel, Hasan Cemal’e şunları söylemişti: “Öldürülenler bildiğiniz anlamda gazeteci değil. Gazeteci kılığında militanlardır. Birbirlerini vuruyorlar.” Bu ifadeler, yukarıda tartıştığım sembolik şiddet kavramının somut bir karşılık bulduğuna işaret etmektedir. Demirel’in gazetecilerin kim olduğuna dair yeniden inşa ettiği tanım, iktidarın özneyi hangi kategoriler içinde tanımlayacağını ve bu müdahale yoluyla söz konusu tanımların nasıl normalleştirileceğini gösteren bir başka ifadedir. Elbette Demirel bunu yaparken, Türkiye toplumunun ulus-devletçi paradigmayla inşa edilmiş Kürt algısını da arkasına aldığı bir güç olarak kullanıyordu. Toplumun Kürtlere dönük negatif bakışının sağladığı rahatlıkla bu cümleleri kolayca sarf edebiliyordu. Çünkü kendisinin iktidarını da kapsayan geçmişte, bu öldürmelere karşı herhangi bir hukuki yaptırımın uygulanmadığını, bu tür öldürmelerin belirli bir siyasal anlayış çerçevesinde gerçekleştirildiğini biliyordu.
Mezopotamya Ajansı, Jinha, JinNews, Azadiya Welat, Yeni Yaşam, Yeni Özgür Politika ve bu satırları okuduğunuz PolitikART gibi birçok Kürt yayın organının dijital medya hesapları, internet siteleri ve yayın yaptıkları çeşitli platformlar sürekli olarak hedef alınmaktadır.
Tüm bunlar sıralı şekilde yaşanmaya devam ederken Özgür Gündem’e ve Kürt düşünür-yazarlara karşı saldırılar da sistematik olarak işliyordu. Gazete, 1994 yılında mahkeme kararı ile kapatıldı. Gazetenin 683 günlük yayın hayatı, toplamda 335 gün kapatıldı, 580 sayısının neredeyse 486’sı hakkında çeşitli davalar açıldı. Yine aynı ortamda yayın hayatına başlayan Özgür Ülke’nin çeşitli bürolarına bombalı saldırılar oldu ve İstanbul’daki bombalı saldırıda gazete çalışanı Ersin Yıldız katledildi. Tüm saldırılar ve yok etme pratikleri bunlarla da sınırlı değildi elbette. 2011 yılında KCK operasyonları bahanesiyle Özgür Gündem bürolarına baskınlar düzenlendi ve yaklaşık 50 basın çalışanı gözaltına alındı. 2016 yılında ise gazete tekrar kapatıldı. Tüm bunlar sansür alanının anlık bir serüvenden ziyade, uzun bir koridorda tüm kılcal damarlara sirayet edecek şekilde nasıl ince bir işçilikle örüldüğünün göstergesidir. Bu uzun koridor boyunca sürekli baskıya uğrayan, kapalı kapılar ardına hapsedilen ise Kürt öznesi ve onun basın-yayın organları olmuştur.

Saldırı ve erozyona uğratma girişimleri yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Günümüzün modern teknoloji çağında da Mezopotamya Ajansı, Jinha, JinNews, Azadiya Welat, Yeni Yaşam, Yeni Özgür Politika ve bu satırları okuduğunuz PolitikART gibi birçok Kürt yayın organının dijital medya hesapları, internet siteleri ve yayın yaptıkları çeşitli platformlar sürekli olarak hedef alınmaktadır. 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi gerekçe gösterilerek bu yayın organlarının hesaplarına ve sitelerine erişim engeli getirilmekte, bazı platformlardaki yayınları ise kapatılmaktadır. Söz konusu kapatma kararları “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” bahanesiyle gerçekleştiriliyor. Bu durum, haberin kendisini doğrudan yasaklamaktan ziyade, kamunun habere erişim yollarının hedef alındığını, çeşitli platform ve araçlar üzerinden bilginin dolaşımının iktidar eliyle nasıl kontrol edildiğini göstermektedir. Bu yasaklama pratiklerini disiplin ve biyopolitika kavramları çerçevesinde okuduğumuzda ise iktidar aygıtının ne denli geniş bir alana müdahale ederek toplumun yaşam ve algı biçimlerini şekillendirdiğini daha açık biçimde görebiliriz.
Haberlerin servis edilme biçimi ve kullanılan dil aracılığıyla Kürtler, kendi kategorileri dışında sürekli olarak suçlanan ve ötekileştirilen bir şekilde kamuoyuna aktarılır. Sonuç olarak, Kürt özne, temsil biçimi içinde kendine yabancılaşmakta ve deneyimi başkaları tarafından inşa edilmektedir.
Susturmanın ötesinde: Öznenin tasfiyesi
Burada ortaya çıkan bir diğer husus, sansürün en derin ve görünmez boyutunu, yani anaakım medyada Kürt öznenin temsil biçimini gözler önüne serer. Akademisyen olarak görev yaptığı sırada KHK ile Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen ve daha sonra DEM Parti Amed Milletvekili olarak aktif siyasete katılan Doç. Dr. Sevilay Çelenk, Amed’de katıldığı bir çalıştayda şu ifadeleri kullanmıştı: “Kürtlerin başına gelenlerin layıkıyla ele alınmadığını görüyorlar. Diyelim ki bir Kürt’ün ölümünün veriliş şekli, aslında Kürtler arasında ikinci bir ölüm gibi hissediliyor.” Bu tespit, sansürün yalnızca haber alma hakkına yönelik doğrudan bir müdahale olmaktan öte, haberin sunuluş biçimine yapılan müdahale aracılığıyla öznenin anlam dünyasına doğrudan etki ettiğini göstermektedir. Aynı çalıştay kapsamında, Kürtlerin anaakım medya alanlarında “terör” ve “bölücülük” kavramlarıyla ne denli sık ilişkilendirildiği verilerle ortaya konmuştu. Bu durum, sembolik iktidarın medyada somut bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Haberlerin servis edilme biçimi ve kullanılan dil aracılığıyla Kürtler, kendi kategorileri dışında sürekli olarak suçlanan ve ötekileştirilen bir şekilde kamuoyuna aktarılır. Sonuç olarak, Kürt özne, temsil biçimi içinde kendine yabancılaşmakta ve deneyimi başkaları tarafından inşa edilmektedir.
Kavramsal çerçevesini oluşturduğumuz ve daha sonra Kürt medyası/toplumu üzerinden somutlaştırmaya çalıştığımız sansür, yalnızca bir susturma pratiği değil öznelerin konuşma, görünme ve bilgi üretme süreçlerini belirleme ve sınırlama, ayrıca bu durumları hedef alma biçiminde çok katmanlı ve diyalektik bir işleyişe sahiptir.
Sansürün bir diğer katmanı da Kürt siyasetçilere yönelik suçlama ve cezalandırma pratiklerinde kendini gösterir. Kamuoyunun bir dönem yakından takip ettiği ve Türkiye’nin gündemini yoğun şekilde meşgul eden 2014-2015 Kobanê Direnişi ve sonrasında yaşananlar, sansürün özneyi tasfiye etme pratiklerine görece en çarpıcı örnek olarak gösterilebilir. O dönemde ortaya çıkan, yalnızca söylemin cezalandırılması değil, aynı zamanda söylemin faili olan öznelerin de cezalandırılması ve fiziken toplumdan uzaklaştırılmasıdır. Bilindiği üzere, 6-8 Ekim Kobanê protestoları bahane edilerek Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi eş genel başkanlar başta olmak üzere 108 siyasetçi yargılandı. Kürt kamuoyunun “Kumpas Davası” diye adlandırdığı bu yargılamalardan 408 yıl 3 ay gibi yüksek hapis cezaları çıktı. Burada ortaya çıkan hukuki durum, sansürün nasıl üretken işlediğinin de göstergesidir. Mahkeme, sanıkların şiddet eylemlerinin fail olduklarını ispatlayamamasına rağmen, yaptıkları siyasi konuşmaları ve sosyal medya paylaşımlarını suç olarak görmüş ve bu suça karıştığını düşündüğü herkesi cezalandırmıştır.

Kavramsal çerçevesini oluşturduğumuz ve daha sonra Kürt medyası/toplumu üzerinden somutlaştırmaya çalıştığımız sansür, yalnızca bir susturma pratiği değil öznelerin konuşma, görünme ve bilgi üretme süreçlerini belirleme ve sınırlama, ayrıca bu durumları hedef alma biçiminde çok katmanlı ve diyalektik bir işleyişe sahiptir. Bu denklem, öznenin tasfiyesinin anlık bir durumdan ziyade sistemli, uzun soluklu ve süreklilik arz eden bir süreç olduğunu gösterir. Sansür ve onun sürekliliği sosyal medya hesaplarının kapatılmasından, siyasetçilerin cezalandırılmasına, gazetecilerin öldürülmesinden gündelik yaşamda bilginin üretimine doğrudan müdahaleye ve bilgiyi belirli sınırlara hapsetmeye kadar birçok farklı biçimde tezahür eder. Bu durum, Kürt medyası ve öznesinin sembolik dışlanma ve fiziksel baskı ile karşı karşıya kalmasına rağmen, öznenin kendini inatla ve sürekli olarak yeniden inşa etmesi olarak okunmalıdır.
Yayın Tarihi: 17/03/2026