Hasret’i hatırlamak sadece onu değil, hatırlayanın kendi hafızasını da hatırlaması anlamına geliyor. Hasret, kendimize olan hasretimizdir bir bakıma. Suyun gözesinde yunmamız gerektiğini hatırlatmaya devam eden bir yokluk…
Dünya bizsiz de dünyaydı belki ama ona katılmak, çağrılarına cevap vermek, sınavlarına girmek gerekirdi. Hasret dünya sınavına müzikle atıldı, sonradan diyeceği gibi: “Şairler şiirler yazıyor, ressamlar resimler yapıyor ve biz ozanlar türküler söylüyoruz. Peki bütün bunları niçin yapıyoruz? Dünya alışkanlıktan değil de sevgi ve mutluluktan dönsün diye.”
Hegel’in ifadesiyle Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlık çöktüğünde uçar. Bugün son on yılın karanlığı tam da bu eşikte görünür hâle gelmektedir. Gülistan Doku dosyası yalnızca bireysel bir olay değil, kayyum rejimiyle şekillenen bir dönemin aynasıdır. Hukukun askıya alındığı, gücün denetlenmediği ve kutsandığı bir düzende sorumluluk ortadan kalkar; kutsanan güç ise yozlaşır, gerçeği gölgeler ve adaleti ortadan kaldırır.
Çözümün doğasına dair bir yanılgıyı terk etmek gerekir: Ortadoğu’nun ihtiyacı olan şey yeni bir kurtarıcı değil, yeni bir siyasal akıldır. Kişilere değil ilkelere dayanan, kimliklere hapsolmayıp yurttaşlığı merkeze alan, geçmişi araçsallaştırma değil onunla yüzleşebilen, dışarıya karşı slogan üretmek yerine içeride sağlam yapılar kurabilen bir akıl…