PolitikART
Toplum-Politika

Su, iktidar ve yokluk: Munzur’dan Hasret’e

Sayı: 350
Abdurrahman Aydın
Hasret’i hatırlamak sadece onu değil, hatırlayanın kendi hafızasını da hatırlaması anlamına geliyor. Hasret, kendimize olan hasretimizdir bir bakıma. Suyun gözesinde yunmamız gerektiğini hatırlatmaya devam eden bir yokluk…

“Abi” diyor Mahir, “sen bu saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?” Munzur gözelerindeyiz. Saçmalık dediği, büyükçe bir tabelada, büyük büyük yazılarla anlatılan Munzur hikayesi. Bilenler elbette biliyordur da bilmeyenler için kısaca özetleyeyim bu hikâyeyi. Dürüst ve temiz kalpli bir çoban olan Munzur’un, yanında çalıştığı ağa hac ziyareti için Kâbe'ye gitmiştir. Bir gün Munzur evin hanımına ağasının canının sıcak helva çekmiş olduğunu, yaparsa götüreceğini söyler. Kadın Munzurun canının helva çektiğini düşünür; ama onu utandırmamak için istenileni hazırlar. Munzur, kerametiyle helvayı hicazdaki ağasına yetiştirir, Dersim’e geri döner. Ağanın hacdan dönüşü sırasında bütün ahali bu kutlu adamın elini öpmek üzere onu karşılamaya gider. Bu sırada Munzur da hayvanları yeni sağmış, elinde süt bakraçlarıyla gelmektedir. Ağa, hacdaki mucizeyi anlatarak asıl eli öpülmesi gerekenin Munzur olduğunu söyler. Bunun üzerine ahali Munzur’un elini öpmek üzere ona yönelince Munzur kaçmaya başlar. O kaçtıkça bakraçlardan dökülen sütlerin yere damladığı yerler süt gibi berrak birer su kaynağına dönüşürler. En son Munzur’un kendisi de kayalıkların içine atlar ve kaybolur. O gün bugündür o kaynaktan Munzur Irmağı çıkıp gelmektedir.

“Hangi saçmalıklara?” diye sordum Mahire, “Yani bu hikâyede senin saçmalık olarak tanımladığın şey nedir?” Mahir tıp eğitimi almış genç bir hekimdi - maalesef onu da 6 Şubat’ta kaybettik. Başka pek çok insan gibi o da aldığı modern eğitim çerçevesinden bakıyordu pek çok şeye. “Bu suyun buradan çıkmasının nedeni gerçekten bu mu sence de?” dedi. Elbette o suyun oradan çıkmasının nedeninin bu olmadığını hepimiz biliyoruz. Ama bu hikâye gerçekten bunu mu anlatıyordu? Bu hikâyeyi neden tornasından geçmiş olduğu bir nedensellik bağlamında ele aldığını sordum Mahir’e ben de. Çünkü bu çerçeve içerisine yerleştirdiğimiz anda çocukça masallar diye etiketleyip bir kenara bırakacağız bu hikayeleri. Modern bilginin belki de en sinsi işleyiş tarzı budur. Arkaik öğelerle karşı karşıya geldiğinde, bu öğelere, özellikle de bu türlü mitlere birer nedensel açıklama perspektifi atfedip, ardından ne kadar da yanılıyor olduklarını ilan etmek suretiyle toplumsallığa dair çok derin bir bilme tarzını da diskalifiye ederler. Mahir canımızın da düştüğü bu tuzak, bu söylencenin bambaşka bir şey anlatıyor olduğunu ıskalamamıza yol açar.

Nedir bu bambaşka şey? Dikkat edilirse asgari düzeyde de olsa tabakalaşmış bir toplum anlatılıyor. Köyün bir ağası var. Bu ağa hacca gitmekle, kendisi ile toplumun geri kalanları arasındaki mesafeye bir de bir metafizik boyut eklemek, böylelikle de bu mesafeyi aşılmaz kılmak üzereyken Munzur, üstelik de onun insani yanını, yani canının sıcak helva çekmişliğini ortaya koyarak ve tam da ortaya koyduğu şey konusunda yardıma giderek bu mesafenin açılmasını hem engeller hem de ağaya da bir insan olduğunu hatırlatır. Hacılığın, hicazın kutsallığıyla donanmış olarak köye dönecek olan ağanın tam da bu yeni donanım aracılığıyla topluluğun daha da üstüne yükselmesini engeller. Ama bu mesafeyi hem açığa çıkarmış hem de zan altında bırakmışken, kaçınılmaz bir biçimde kendisi yerleşir o boşluğa. Ya da daha doğru bir ifadeyle, boşluklardan pek de hoşlanmayan iktidar, dilerseniz ona yönelen topluluğun kolektif iktidarı, burada beliren boşluğu bizzat Munzur’la doldurmak ister. Kendisi bir iktidar odağı olarak belirdiği anda kaybolur Munzur. Su, iktidarla, toplumsal bölünmeyle, devlet aklıyla zehirlendiğimiz her seferinde bizi yusun diye oradadır belki de. Bir de gidenler var; kaybolanlar, suyun bizzat gözesi olanlar. Artık burada olmayan, ama tam da artık-burada-olmamalarıyla varlık bulanlar… Baba İlyas, Baba İshak, Şeyh Bedreddin, Yunus Emre, Niyazi Mısri, Sulari, Daimi, Hüdai, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin… ve adını sayamadıklarım, adlarının yokluğuyla burayı, bu satırları dolduranlar…

Onlar ne hayalettir ne de kayıp. “Hayaletler musallat olur, kayıp ise yasa çağırır” diyordu biri. Bu önermeye göre sorun bir adlandırma sorunudur. Biz hayatta kalmışlardan koparılanları nasıl adlandırırsak onlara ilişkin deneyimlerimizin de buna göre şekilleneceği kabulü var bu önermede. “Hayalet” diye adlandırıyorsak, yaşadığımız deneyim musallat, kayıp diye adlandırıyorsak yaşadığımız deneyim yas… Bunda kısmi bir doğruluk payı var; yani önermenin açık beyanında değil, örtük kabulünde bir doğruluk payı var ki o da şeyleri adlandırma biçimimizin deneyimlerimizi de belirliyor olduğu fikri. Fakat yine de bir sorun var bu tarz önermelerde. Öznenin “kayıp” karşısındaki deneyimini merkeze alarak bakıyorlar meseleye. Dolayısıyla bu önerme, “Buna hayalet derseniz şöyle bir deneyiminiz olur; kayıp derseniz böyle bir deneyiminiz olur” biçiminde bir evirmeye tabi tutulabilir. Önermenin mantıksal evirmesi bu türlü ifadelerin tehlikesini de daha görünür hale getirmektedir. Hayalet kavramının şuna ve kayıp kavramının da buna yaptığı çağrıdan önce, bir özne fikri zaten çoktan oradadır. Dolayısıyla “Hayaletler musallat olur, kayıp ise yasa çağırır” önermesinin her şeyden önce var saydığı bir özne fikri söz konusudur. Öyle anlaşılıyor ki bu özne bir sürecin, değişimin öznesi değil; mutlaklaştırılmış ve varsayılmış olarak orada. Bu türlü “ya / ya da” önermelerinin baştan çıkarıcı yanı, muhataplarını tam da bu varsayılmış özneden ya da Lacancı bir tabirle söylersek “boş sözün İmgesel özdeşleşmelerle kurulmuş ben’inden” yakalıyor olmasıdır. Bir insanı “Hangisiyim acaba?” sorusunu sormaya iten, onu anksiyeteye sürükleyen ve biricik teselli ve yatıştırma adresini de çağrı çıkarılan özneye çağrıyı çıkaran özne olarak sunan bir söylem biçimi bu. Tehlikesi yanlışlığından değil, içerdiği o kısmi doğruluktan, o kısmi doğruluğun açtığı aralığa yerleşme arzusundan kaynaklanıyor. Belki Munzur gibi keramet sahibi olamadığı içindir bu yerleşme arzusu; gerçekten kerameti olsa, aday olarak belirdiği anda bile kaybolurdu. Tıpkı diğer kaybolanlar gibi…

Kaybolanlar birer kayıp olarak değil, artık-burada-olmayışlarıyla vardırlar. Onlar, biz kalanların eksik varoluşlarının kayıp halkaları değiller.  Onlar yeryüzünün kayıp halklarının kurucu yokluklarıdırlar. Kaybolan biziz ya yine de şükürler olsun onlar varlar; yol göstermeye devam ediyorlar. “Geçmiş olanı eklemlemek, onun gerçekte nasıl olduğunun farkına varmak anlamına gelmez. Bir tehlike anında aniden parlayıverdiği sırada bir hafızanın kontrolünü almak anlamına gelir” diyordu Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine tezlerinin altıncısında. Tam da bu türlü bir hafızanın kontrolünü almak üzere konum almış biriydi Hasret Gültekin. Anısının bu kadar güçlü olmasının nedeni, Munzur gibi kayıplara karışmışlığı içerisinde, kendisini her hatırlayışımızın bu türlü bir hafıza olarak çakmasından kaynaklanıyor. Hasret’i hatırlamak sadece onu değil, hatırlayanın kendi hafızasını da hatırlaması anlamına geliyor. Hasret, kendimize olan hasretimizdir bir bakıma. Suyun gözesinde yunmamız gerektiğini hatırlatmaya devam eden bir yokluk…

Kendisi de kendi hayatında bu türlü bir hafızanın peşine düşmemiş miydi zaten? Bizim bugün kendisiyle ilgili hislerimiz onun da Koçgiri’ye, Dersim’e, Talip Özkan’ın tezenesinde çınlayan o halklar havuzunun yitip gitmişliğine, bu toprakların diskalifiye edilmiş bilme biçimlerine, değerden düşürülmüş dünyaya-açık-olma biçimlerine dönük hisleri değil midir? Gerçekten kaç insan ‘geçmişe’ dönük hislerini bizzat kendisiyle ilgili olarak da çalışabilir bir halde geride bıraktıklarına bırakabilmiştir?

Hasret Gültekin’in dünyaya açık olma tarzının saf bir merak olduğunu anlamak için onunla kişisel bir hikâyeyi paylaşmış olma şartı yok bana kalırsa. Kulağınız biraz açıksa, onun kadar meraklı olmanız da şart değil. Dinlediğiniz şeyin bütün yepyeniliği içinde binlerce yıldan süzülüp geldiğini hemen anlarsınız. Ama işte o binlerce yılın katmanlarını aça aça ilerlemek, üstelik tarih biliminden öyle pek de yardım alamadan, hatta tam da Benjamin’in tarif ettiği gibi bir hafızanın parlama anını bizzat tarihe karşı seferber etmek, işte bu ancak ve ancak bir saf merak duygusuyla başarılabilir. Hasret’in dünyayı üzerine yazılacak bir defter gibi değil, okunacak bir kitap gibi gördüğünün kanıtı onun o saf merak duygusudur. Öyle bir merak ki aklına takılan bir çalma tekniğini tekrar göstersin diye Nesimi Çimen’i gecenin bir yarısı uykusundan uyandırmışlığının bile var olduğunu ‘pismam’ı Ali Duran Topuz pek güzel anlatır. Yine, Talip Özkan’dan öğrenmiş olduğu bir sert tezene tekniğini arkadaşlarına anlatırken çocuk gibi heyecanlıdır. Öğrendiği her yeni bir şeyde önünde uzanan dünyanın da bütün biçimlenmesi değişmektedir onun için.

“Ne olursan ol gel” demeyi pek anlamlı bulanların dünyasında, çağıranın kendine çağırmasında, dolayısıyla kendisini merkeze almasında bir yücelik görenlerin bu tuhaf dünyasında, kendine çağırmak bir kenara, kalkıp gitmesini, yola revan olmasını bilenlerdendir Hasret. Yol ehlidir, yolda yürür, yolda durur. Öyle sanıyorum bu kadar genç yaşta bu kadar büyük bir etki bırakabilmiş olması, temelde, onun içinde yaşadığımız dünyayla kurduğu çok özel bir ilişki biçiminden kaynaklanıyor. Dünyayı ele geçirmeye değil, anlamaya, özel bir bilme tarzıyla bilmeye, tanımaya yönelmiş bir ilişki…

 

Yayın Tarihi: 23/05/2026