PolitikART
Toplum-Politika

Gülistan Doku örneği ve sömürgeci tahayyülün teşhiri

PolitikART Özel
Fatih Çiçek
Hegel’in ifadesiyle Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlık çöktüğünde uçar. Bugün son on yılın karanlığı tam da bu eşikte görünür hâle gelmektedir. Gülistan Doku dosyası yalnızca bireysel bir olay değil, kayyum rejimiyle şekillenen bir dönemin aynasıdır. Hukukun askıya alındığı, gücün denetlenmediği ve kutsandığı bir düzende sorumluluk ortadan kalkar; kutsanan güç ise yozlaşır, gerçeği gölgeler ve adaleti ortadan kaldırır.

“Bedenim bir savaş alanı,

Sömürgeci eller tarafından haritalandırılmış,

Sömürgeci bakışlarla yeniden şekillendirilmiş.

Etin üzerine kazınmış, yarı unutulmuş bir hikaye…”

Minh-Ly ​​De Reboul

Sömürgeci, sömürgeleştirdiği coğrafyada kadın bedenini haritalandırarak onu hem fethedilecek bir toprağa hem de fetih motivasyonunun kendisi olan bir ganimete dönüştürür. Çünkü sömürgeci için beden, şiddetin uygulandığı bir yer olmanın ötesinde, doğrudan sömürgeci egemenliğin kurulduğu bir savaş alanıdır.

Sömürgeci için ganimet yalnızca altın değildir; aynı zamanda o coğrafyada cariye olarak gördüğü kadın bedeni üzerinde kurduğu tahakkümü de kapsar. Bu bağlamda sömürgeli kadın, sömürgeci egemen için bir özne değil, doğrudan ganimetin bir parçasıdır. Bu nedenle sömürgecinin sömürgeli kadın bedeni üzerinde kurduğu tasarruf yalnızca cinsel şiddet değildir; egemenliğin açık ilanı ve tahakkümün en çıplak ifadesidir.

Sömürgeci iktidar, sömürgeleştirdiği toprağı ekilip biçilecek, sınırları çizilecek ve ham maddesi sömürülecek bir meta olarak görür. Yerli kadının bedenini de aynı mantıkla o toprağın bir uzantısı olarak kurgular.

Sömürgeci söylemde verimli toprak için kullanılan “el değmemiş” ifadesi ile bakire kadın için kullanılan “el değmemiş” nitelemesi arasındaki paralellik tesadüfi değildir. Bu ortak dil, toprağın işlenmesi ile kadın bedeninin meta olarak görülmesi arasında kurulan ideolojik bağı açıkça ortaya koyar. Toprak nasıl işlenerek verimli hâle getirilecek bir kaynak olarak tahayyül ediliyorsa, kadın bedeni de aynı mantıkla kurgulanır.

Bu nedenle “fetih” yalnızca toprakla sınırlı kalmaz; belediyeden hafızaya, kurumlardan bedenlere kadar tüm varlık alanlarına yayılır. Kadına yönelik şiddet ve tecavüz, bu tahakkümün hem sembolik hem de pratik bir aracı olarak işlev görür. Dolayısıyla kadın bedeni, sömürgeci egemenliğin hem metaforu hem de doğrudan uygulama alanı hâline gelir.

Sömürgeci iktidar, sömürgeleştirdiği toprağı ekilip biçilecek, sınırları çizilecek ve ham maddesi sömürülecek bir meta olarak görür. Yerli kadının bedenini de aynı mantıkla o toprağın bir uzantısı olarak kurgular.

Sömürgeci anlayışta kadın bedeni, doğrudan “fethedilen toprak” metaforunun kendisine dönüştürülür. Kadın bedeninin nesneleştirilmesi, bir toplumun hem fiziksel hem de zihinsel direnç noktalarını kırmaya yönelik bilinçli bir iktidar stratejisidir. Kadın bedeni üzerinden gerçekleştirilen aşağılanma, teşhir ve istismar ise yalnızca bireysel şiddet değil, sömürgeci egemenliğin kurucu ve hegemonik araçlarından biridir.

Fotoğraf: Johannes Stradanus / Theodor Galle, America, y. 1590.

Frantz Fanon, Fransızların Cezayir’de uyguladığı “peçeyi kaldırma” politikasını, kadının bedenine ve dolayısıyla Cezayir toplumunun benliğine nüfuz etme ve onu sömürgeci güce boyun eğdirme çabası olarak okuması, bize Gülistan Doku özelinde kadınlarının bedeni üzerinden sürdürülen psikolojik savaşı hatırlatır.

Fanon, Cezayir’deki Fransız sömürge doktrinini “Cezayir toplumunun yapısını, direniş gücünü yok etmek istiyorsak, her şeyden önce kadınları fethetmeliyiz; gidip onları peçenin ardında saklandıkları yerlerde ve erkeklerin onları gözden uzak tuttuğu evlerde bulmalıyız” şeklinde tanımlar. Bu bağlamda kadın bedeni, sömürgeci iktidar açısından yalnızca bir denetim nesnesi değil, aynı zamanda psikolojik savaşın simgesel savaş alanına dönüşür.

Tam da bu nedenle Latin Amerika’yı işgale giden Vespucci’nin, kıtayı çıplak bir kadın olarak tasvir eden alegorisinde, coğrafya elindeki haç ve bayrakla birlikte kadın bedeni üzerinden ‘keşfedilmiş’ ve işgale açık bir alan olarak sunulur. Bu temsil, sömürgeciliğin hem dinî meşruiyetini hem de sömürgeleştirdiği toprakları kadın bedeni üzerinden tahayyül eden fetih mantığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Benzer biçimde günümüzde de kayyum rejiminin fetih namazı pratiğiyle dini referanslar üzerinden meşrulaştırılması ve Gülistan Doku örneğinde somutlaşan kadın bedeni üzerindeki tahakküm yeniden üretilir.

Özellikle 2015 yılından itibaren Kürdistan’da kadın bedeni üzerinden yürütülen özel savaş politikalarının doktrini bu çerçevede okunmalıdır. Çünkü devlet, kadın bedeninin Kürt toplumsal hafızasındaki yerinin bilinciyle, kadın bedeni üzerinden Kürt toplumunu terbiye etme, utandırma, benliğine nüfuz etme, tahakküm altına alma ve teslim alma pratiğini sistematik bir araç olarak kullanmaktadır.

..kadın bedenini kutsal kabul etme iddiası ile “kadın bedenini sömürgeci şiddetin nesnesi hâline getirme” pratiğini sürdüren AKP pratiğinde, siyasal İslam’ın keskin çelişki açık biçimde ortaya çıkar. Kürdün iradesi yasa dışında bırakıldığı gibi, bedeni de kutsallığın sınırlarının dışına itilmektedir.

Bu süreklilik içinde sömürgecinin kadın bedenini bir “fetih alanı” olarak görmesi, bu şiddetin yapısal karakterini açıkça ortaya koyar. Tecavüz ve cinsel şiddet yalnızca bireysel suçlar değil, sömürgeci iktidarın sömürgeleştirdiği toplumu parçalamak, kadınları susturmak ve erkekleri aşağılamak için kullandığı sistematik tahakküm araçlarıdır.

Son on yılda Kürdistan’da yaşananlar aynı zamanda bu çerçevede okunmalıdır. 2015 yılından itibaren kayyumlar atanmış, seçilmiş irade tasfiye edilmiştir. Belediyeler halkın iradesini temsil edilen kurumlar olmaktan çıkarılmış ve merkezi iktidarın kontrol mekanizmasına dönüştürülmüştür. Kars’ta kayyumun göreve başlarken fetih namazı kılması, bu anlayışın ruhunu açık biçimde yansıtıyor. Bu durum yalnızca bir dini ritüel değildir; Kürdistan’ın fethedilmiş bir alan olarak görüldüğünün ilanıdır.

Yine Kevser Eltürk örneğinde görüldüğü gibi, çıplak kadın bedeninin teşhir edilmesi ve aşağılanması sıradanlaştırılarak bir tahakküm pratiğine dönüştürülmektedir. Oysa AKP, siyasal söyleminde “kadın bedenini kutsal” ilan edip bunu İslami referanslarla meşrulaştırırken, Kürt kadınlarına yönelik cinsel şiddet ve teşhir karşısında bu söylemi askıya almakta ve failleri koruyan bir cezasızlık rejimi üretmektedir. Böylece kadın bedenini kutsal kabul etme iddiası ile “kadın bedenini sömürgeci şiddetin nesnesi hâline getirme” pratiğini sürdüren AKP pratiğinde, siyasal İslam’ın keskin çelişki açık biçimde ortaya çıkar. Kürdün iradesi yasa dışında bırakıldığı gibi, bedeni de kutsallığın sınırlarının dışına itilmektedir.

Dolayısıyla Gülistan Doku dosyası yalnızca bir cinayet vakası değil, kayyum rejimiyle şekillenen bir dönemin aynasıdır. Hukukun askıya alındığı, seçilmişlerin tasfiye edildiği, itiraz eden herkesin “sözleşmenin” dışına itildiği bir siyasal atmosferde güç denetlenmemiş, aksine kutsanmıştır. Denetlenmeyen ve kutsanan güç ise her zaman kendi karanlığını üretir; yozlaşır, önce gerçeği gölgeler, sonra adaleti ortadan kaldırır.

2016 yılından sonraki pratiklere bakıldığında Kürdistan fiilen fethedilmiş bir alan gibi yönetilmiştir. Buz dağının görünen yüzü olan Halfeti örneğinde görüldüğü gibi, belediyelerin kaynakları sistematik biçimde yağmalanmıştır. Mardin başta olmak üzere birçok belediyeye atanan kayyumlar yolsuzluk iddiaları nedeniyle görevden alınmış, buna rağmen haklarında herhangi bir ceza süreci işletilmemiştir. Dolayısıyla kayyum rejimi yalnızca irade gaspının değil, aynı zamanda hukukun askıya alındığı kurumsallaşmış cezasızlığın adıdır.

Kamu görevlilerinin karıştığı cinsel şiddet ve tecavüz vakaları çoğu durumda cezasız bırakılmıştır. İpek Er davası bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir; Musa Orhan dosyası ise kamu gücüyle korunan erkek şiddetinin nasıl işlediğini açık biçimde göstermektedir. Rojin Kabaiş dosyası hâlâ askıda tutulmaktadır. Bugün Gülistan Doku dosyası bu tablonun en somut hâlidir.

Bununla birlikte sömürgeci anlayış, hegemonyasını inşa ettiği her coğrafyada öncelikle yerel işbirlikçiler üretmeye yönelir. Bu nedenle sömürgeleştirilmiş coğrafyalarda fail yalnızca norm dışı güçler değil, aynı zamanda efendisiyle ilişki kuran yerel işbirlikçi aktörlerdir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Kürdistan’da uygulanan sömürgeci politikalar, özelde Dersim’de, genel olarak ise Kürtlerin inancı, kültürü ve direniş hattı üzerinde ideolojik ve toplumsal bir çürüme yaratmayı hedeflemiştir. Bu doğrultuda toplumsal yapı içerisinde çatlaklar oluşturulmuş ve belirli ölçüde bir çürüme sağlanabildiği için bu denli kirli bir ilişki ağı kurulabilmiştir. Aksi hâlde kirli bir ilişki ağının kurulması mümkün olmazdı; normal koşullarda konuşulması dahi mümkün olmayan ilişkiler kurulamazdı.

Bu süreçte yalnızca belediyelerin kaynakları ganimet olarak görülmemiş, Kürdistan’daki toplumsal yapının çürütülmesi de özel savaş politikasının bir parçası hâline getirilmiştir. Bu çerçevede Kürdistan’da fuhuş ve uyuşturucu ağları yaygınlaşmış, kadınlar bu ağlara düşürülerek sistematik biçimde sömürüye sürüklenmiştir. Fanon’un işaret ettiği üzere bu süreç, adeta Kürt “kadınların peçesinin kaldırılması” üzerinden Kürdün toplumsal benliğine nüfuz eden bir strateji olarak işlenmiştir.

Kamu görevlilerinin karıştığı cinsel şiddet ve tecavüz vakaları çoğu durumda cezasız bırakılmıştır. İpek Er davası bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir; Musa Orhan dosyası ise kamu gücüyle korunan erkek şiddetinin nasıl işlediğini açık biçimde göstermektedir. Rojin Kabaiş dosyası hâlâ askıda tutulmaktadır. Bugün Gülistan Doku dosyası bu tablonun en somut hâlidir.

Hamasetin yükseldiği bu dönemde “beka” söylemi kamusal alanı bütünüyle kuşatmış, Kürdün iradesi yok sayılmış, buna paralel olarak Kürt kadınının yaşamı değersizleştirilmiştir. Kayyum kavramı sıradan bir idari unvan olmaktan çıkarılmış, adeta Allah’ın “Kayyum” sıfatı siyasal iktidarın dokunulmazlığının metaforuna dönüştürülerek sorgulanamaz bir otorite biçiminde üretilmiştir. Umumi müfettişlikten günümüz kayyum rejimine uzanan çizgide, kayyum kavramının Allah’ın esmâ-i hüsnâsından biri olan mutlak kudret ve süreklilik anlamıyla özdeşleştirilerek kullanılması, yerel düzeyde kurulan iktidarın kendisini meşrulaştırma biçimine dönüşmüştür. Bu güç zehirlenmesi, kayyumların kurdukları iktidar alanını sorgulanamaz bir kudret alanı olarak görmelerine ve her türlü tasarrufu kendilerine mubah saymalarına zemin hazırlamıştır. Bu sıfatın fiilen üstlenildiği bir düzende, valinin oğlunun işlediği iddia edilen bir suçun soruşturulması imkânsız hâle gelmiş; nitekim altı yıl boyunca gerçek bilindiği hâlde herhangi bir adım atılmamıştır.

Ez cümle, Dersim Tertelesi’nden 88 yıl sonra, Dersim’de tecavüze uğramış, onuru kırılmış ve mezarsız bırakılmış bir coğrafyanın gerçekliği, Gülistan Doku şahsında 100 yıllık Kürdistan tarihinin bir panoramasını ortaya koymaktadır.

Bu nedenle Dersim’deki kamu kurumları yalnızca pasif kalmamış, suçu görünmez kılan bir işleyişin parçası hâline gelmiştir. Bu durum sadece bireysel ihmallerle açıklanamaz; bu aynı zamanda, sistematik bir cezasızlık rejimidir.

Özellikle geçtiğimiz on yılda siyaset, tartışma zemininden kopmuş ve sadakat temelinde yeniden kurulmuştur. Bu yapı kendisini hukukun üstünde konumlandırdıkça dokunulmazlık kültürü yeniden üretilmiş, eleştiri tehdit sayılmış ve hesap sorulamazlık norm hâline gelmiştir. Bayrak söylemi suçların üzerini örten bir perdeye dönüşmüş, hakikat görünmez kılınmıştır.

Bu yaklaşım, Dersim bağlamında Gülistan Doku dosyasında görüldüğü üzere, kamu kurumlarının kolektif biçimde örtbas mekanizması üretmesinin de zeminini oluşturmuştur.

Hegel’in ifadesiyle Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlık çöktüğünde uçar. Bugün son on yılın karanlığı tam da bu eşikte görünür hâle gelmektedir. Gülistan Doku dosyası yalnızca bireysel bir olay değil, kayyum rejimiyle şekillenen bir dönemin aynasıdır. Hukukun askıya alındığı, gücün denetlenmediği ve kutsandığı bir düzende sorumluluk ortadan kalkar; kutsanan güç ise yozlaşır, gerçeği gölgeler ve adaleti ortadan kaldırır.

Bu süreçte kurulan yapı, milliyetçi söylemle örtülen bir çeteleşme düzenidir. Devlet ile suç arasındaki sınır bulanıklaşmış, adalet zedelenmiş ve toplumun vicdanı aşınmıştır. Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, İpek Er dosyaları ve Kevser Eltürk’ün teşhir edilen çıplak bedeni bu düzenin ürünüdür. Bu vakalar yalnızca bireysel trajediler değildir; cezasızlık rejiminin, güç yoğunlaşmasının ve sömürgeci tahakkümün özellikle Kürt kadınlarının bedenleri ve yaşamları üzerinden nasıl işlediğini gösteren somut örneklerdir.

Ez cümle, Dersim Tertelesi’nden 88 yıl sonra, Dersim’de tecavüze uğramış, onuru kırılmış ve mezarsız bırakılmış bir coğrafyanın gerçekliği, Gülistan Doku şahsında 100 yıllık Kürdistan tarihinin bir panoramasını ortaya koymaktadır. Kürdistan’da yüz yılı aşkın süredir farklı biçimlerde yeniden üretilen hegemonik düzen, bu olayda bir istisna değil, süreklilik taşıyan bir yapı olarak kendini göstermektedir.

Gülistan Doku vakasında failin devletin valisi olması, yüz yılı aşkın süredir işleyen devletin “tunç eli”ni yeniden hatırlatırken, aynı kişinin kayyum olması bu sürekliliğin güncel siyasal formunu açığa çıkarmaktadır. Bu durum, Kürdistan’ın sömürgeci bir anlayışla yönetilmesinin tarihsel sürekliliğini, son on yılda AKP politikalarıyla yeniden tahkim edilen siyasal İslamcılık ile Kemalizmin ortaklaşmasını ifade eden “yeşil Kemalizm”in somut bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gülistan Doku dosyasının aydınlatılması, yeni kahramanlar çıkartmak ya da Muğlalı olayında olduğu gibi açığa çıktığında artık gizlenmesi mümkün olmayan bir suçu yönetme refleksiyle değil, hakikatle gerçek bir yüzleşme iradesiyle yürütülüyorsa, bu yalnızca geçmişi açıklığa kavuşturmakla sınırlı kalmaz, mevcut düzeni dönüştürmenin de önünü açar. Çünkü asıl sorun bireyler değil, o bireylerin bu pervasızlığını ve “hiç kimsenin şiddetini” mümkün kılan siyasal anlayıştır. Bu anlayış değişmeden ne hesaplaşma tamamlanır ne de toplumsal yaralar kapanır.

 

Yayın Tarihi: 10/05/2026