Çözümün doğasına dair bir yanılgıyı terk etmek gerekir: Ortadoğu’nun ihtiyacı olan şey yeni bir kurtarıcı değil, yeni bir siyasal akıldır. Kişilere değil ilkelere dayanan, kimliklere hapsolmayıp yurttaşlığı merkeze alan, geçmişi araçsallaştırma değil onunla yüzleşebilen, dışarıya karşı slogan üretmek yerine içeride sağlam yapılar kurabilen bir akıl…
İnsan kendi hafızasına bakabilir mi, bilinmez, fakat Ortadoğu’yu anlamaya çalışmak bazen insanlığın kendi hafızasına bakmaya çalışmasını gerektiriyor. Çünkü bu topraklar yalnızca bir coğrafya değildir; insanlığın en eski hikâyelerinin, en derin umutlarının ve en ağır kederlerinin biriktiği uzun bir zaman nehri gibidir adeta. Burada sabah güneşi doğduğunda yalnızca gün başlamaz, binlerce yılın hatırası da ışığın içinde görünür olur. Toprağın rengi, rüzgârın kokusu, suların çağıltısı, taşların sessizliği geçmişten bir şeyler fısıldarken geleceğe de bir şeyler taşır.

Fotoğraf: Onur Polat. Nemrut Dağı'ndaki antik heykeller.
Masa başlarındaki analizlerden anlaşılmaz burası. Gerçek yüzü kitaplarda değil, insanların hayatlarında saklıdır; kimlikler ve diller, kültürler ve dinler, aşk ve nefret, güçlü geçmiş ve belirsiz gelecek, mantık ile akılsızlık, yokluk ve sefahat, umut ve umutsuzluk, ölüm ve yaşam bir girdap gibi iç içe devinir burada. Aynı sokakta farklı sesler, farklı ezgiler, farklı dualar duyulur. Bir evde bir dil konuşulur, komşu evde başka bir dil. Bir sokakta ezan duyulurken biraz ötede çanlar çalar, başka bir mahallede eski bir mabedin kapısı sessizce açılır. Bu görüntü, Ortadoğu’nun karmaşık ama derin ruhunu anlatır.
Bir sokaktan geçerken, herhangi bir dükkânın önünde oturan yaşlı adamın belki dedesinden, belki bir dervişten duyduğu, belki de uydurduğu hikâyeleri tekrar tekrar anlatışını duyar, aynı anda bir çocuğun o sokakta koşarken farkında olmadan yüzlerce yılın izlerinin üzerinden geçip gidişini görürsünüz.
Burada insanlar bazen anlaşamaz, bazen tartışır, bazen kırılır ama yine de aynı toprağın insanı olduklarını bilirler; aynı güneşin altına doğar, aynı yıldızlara taparlar. Bu ortak kader hissi, görünmez ama güçlü bir bağ gibi yüzyıllardır yaşamaya devam eder.
İnsanlık çok şeyini burada öğrendi; ilk şehirlerin, ilk pazarların kurulduğu, insanların ilk kez kalabalıklar hâlinde birlikte yaşamayı denediği yerlerden biri burasıydı. İnsan burada yalnızca ekmeğini üretmeyi değil, anlam aramayı da öğrendi; göğe bakıp sorular sormayı, geceyi kelimelerle aydınlatmayı, hayatın ağırlığını şiir ve müzikle hafifletmeyi…
Şehirler bu hikâyenin en canlı tanıklarıdır. Bir duvara dokunduğunuzda onun yalnızca taştan ibaret olmadığını hissedersiniz ve o taşın içinden geçmiş kuşakların hayatı önünüze serilir. duvar diplerinde oturmuş kadınların yüzleri hem tarih hem de coğrafya gibi nakış nakıştır ve her nakış bir şeyler anlatır; binlerce yılın yaşanmışlıkları görülür her bir nakışta. Bir sokaktan geçerken, herhangi bir dükkânın önünde oturan yaşlı adamın belki dedesinden, belki bir dervişten duyduğu, belki de uydurduğu hikâyeleri tekrar tekrar anlatışını duyar, aynı anda bir çocuğun o sokakta koşarken farkında olmadan yüzlerce yılın izlerinin üzerinden geçip gidişini görürsünüz.
Her gelen, “zillullah” sayar kendini. Kudretini ölüm, talan, yıkım ile göstermeye çalışır. Bilginlerin derileri soyulur, şairler kovulur; sesler susturularak gül ve gülistan topraklar çöle çevrilir. Koca şehirler yıkıntılara döner ve sokaklar bir gecede ıssızlaşır. İnsanlar nesiller boyunca yaşadığı evleri geride bırakıp bilinmez yollara çıkar, taşlara yalnızlık siner.
Bir sokağında filozoflar, bir köşesinde şairler, bir başka yerinde bilginler vardır. Bir sokak lambasının titrek ışıkları altında şehvet anları yaşanırken az ötesinde bin yıl sürecek dogmalar inşa edilir! Ama ne olursa olsun insan aklı ve kalbi, yüzyıllar boyunca bu topraklarda birbirine dokunarak oluştu, gelişti ve büyüdü. Ortadoğu’nun yalnızca mekân değil, yaşayan hafıza olması buradan gelir...
***
Fakat tüm bu satırlar okuyucuyu yanıltmamalı. Bir cennet değildir Ortadoğu; tarihi gibi kadim bir huzursuzluk ile doludur. Burası pusu ve kalleşliğin bir yaşam biçimi, dogma ve inkârın el üstünde tutulduğu bir merkezdir aynı zamanda. Bir dogma için milyonlar ölüme gönüllü gider, toplumlar birbirini tüketir. Birey olmanın lanetlendiği bu coğrafyada her şey ama her şey; ölümler, pusular, katliamlar, ayak kaydırmalar, kaybedilen yaşamlar, feda edilen benlikler iktidar içindir. Sonsuz savaşların coğrafyasında kardeş katli, düşene en sert tekmeyi en yakındakinin vurması; hepsi ama hepsi iktidar uğrunadır.
Her gelen, “zillullah” sayar kendini. Kudretini ölüm, talan, yıkım ile göstermeye çalışır. Bilginlerin derileri soyulur, şairler kovulur; sesler susturularak gül ve gülistan topraklar çöle çevrilir. Koca şehirler yıkıntılara döner ve sokaklar bir gecede ıssızlaşır. İnsanlar nesiller boyunca yaşadığı evleri geride bırakıp bilinmez yollara çıkar, taşlara yalnızlık siner. Bu yüzden Ortadoğu’nun ruhunda hiç eksilmeyen ağır ve derin bir hüzün vardır; insanların omuzlarına sessizce çöker.

Rojava özerk bölgesindeki Hol kasabası yakınlarında, uzakta bir petrol kuyusu yanarken yerel halk bir Kürt askeriyle konuşuyor.
Fotoğraf: John Moore, 10 Kasım 2015, Suriye.
Burada uzun ve kalıcı ittifaklar, dostluklar yoktur; mazlum bir gecede zalim olur, dost bir anda düşman... Kardeşin rakip olması bir söze, bir vaade bakar. Öfke doludur buranın insanı, yalçın dağlar ve taşkın nehirler gibidir. Öfkesi gemlenemez ve önü alınamaz. Tahammülsüzlüğü dillere destandır. Ötekini ve farklı olanı; farklı düşüneni, itiraz eden ve sorgulayanı sevmez, onu tehlikeli bulur; bin yılların alışkanlık ve ataletini, oluşan statükonun parçalanma riskini görür. Bundandır ki sevmez söz kurma gücü olanı; yaşamasına, gelişmesine izin vermez…
Umut burada büyük sözlerle değil, küçük ama inatçı hareketlerle yaşar ve hayat, bütün yaralarına rağmen bildiği yolda akmaya devam eder.
Ortadoğu’nun sırrı tam olarak burada; insanlığın hem en eski acılarını hem de en güçlü umutlarını aynı kalpte taşımasındadır.
Ve yalnızlık… Yalnızdır buranın insanı. Kendiyle bile arkadaş ve dost olamaz. Hüznü ve akıttığı gözyaşı dışında kimsesi yoktur. Ondan olsa gerek, gözyaşı çoktur bura insanında; kendi eliyle katledilen kardeşe, söndürülen hayatlara, bazen bir yavukluya, bazen değeri bilinmeyen ana babaya ama en çok da kendi eliyle kendine yaptıklarına akıttığı gözyaşı ile doldurduğu nehirler, hüzün ve kimsesizlik taşır daima…
***
Yine de bu coğrafyanın insanı garip bir direnç taşır. Bir sokağında isyan, diğerinde tefekkür olsa da, şairin dediği gibi, ne İskender takar ne Şah ne de Sultan! Belki de bu kadar çok yıkım gördüğü için hayatın değerini farklı bilir. Umut burada büyük sözlerle değil, küçük ama inatçı hareketlerle yaşar ve hayat, bütün yaralarına rağmen bildiği yolda akmaya devam eder.
Ortadoğu’nun sırrı tam olarak burada; insanlığın hem en eski acılarını hem de en güçlü umutlarını aynı kalpte taşımasındadır. Dışarıdan bakıldığında hurafeler, bitmeyen çatışmalar, çalkantılar, kardeş katlini vaaz veren siyasetler görülse de yakından bakıldığında bambaşka şeyler fark edilir: yüzyıllardır sürdürülen büyük ve sabırlı bir yaşam hikâyesi... İnsanlar, acılardan süzülen bu yaşama ve hikâyelerine tutunarak yürümeye devam ederler…
İşte bu Ortadoğu, bugün bir kez daha yıkımların; kan ve gözyaşının, sürgün ve acıların pençesinde kıvranmaktadır. On binlerce yıl boyunca gelişen emsalsiz medeniyetler, insanlığın yarattığı tüm değerler yok edilmek istenmektedir. Bir tarafta “akıllı” bombalar, öte tarafta sapkın ideolojiler; bir tarafta “büyük şeytan”, öte tarafta hurafeler imparatorluğu; bir tarafta büyük zalim, öte tarafta küçük zalimler… Ve hiç eksilmeyen, her daim pusuda bekleyenler; büyük bir iştahla ellerini ovuşturanlar; ölümden, kan ve acılardan rant devşirmeyi meslek edinenler…
Tarih, sadece tarihçilerin konusu değildir, olmamalıdır; şairler, sanatçılar filozoflar da anlatmalıdır olup bitenleri. Bunlar olmadan dile gelecek her anlatı eksik, yanlış ve tek taraflı olacaktır. Bir halkın yaralarının nasıl oluştuğunu, bir çağın ya da bir çocuğun travmasının nasıl şekillendiğini, bu yaranın nasıl sağaltılacağını, travmanın nasıl tedavi edilebileceğini ancak bunlar anlatabilir.
Neden böyle?
Bu coğrafyada olup bitenlerin tek ve mutlak bir cevabı yoktur. Dün yoktu, bugün ve yarın da olmayacaktır. Lakin Ortadoğu’ya dair en büyük yanılgı tam da buradadır. Hem sorunlar ve hem de çözümler tek bir yerde, tek bir aktörde ya da tek bir kırılmada aranmaktadır. Fakat bu bir yanılgıdır ve dünden bugüne devam eden sorunların nedenidir. Oysa ne sorun ve buna yol açan aktör tektir ne de çözüm ve bunu giderecek aktör tek olacaktır.
Michel Foucault, tarihin bir “hakikat rejimi” olduğunu söylerken, sadece geçmişi konuşmakla yetinilmemesi gerektiğini, bu geçmişin nasıl konuşulup bu rejimin nasıl inşa edildiğinin de önemli olduğunu hatırlatıyordu. Ona göre tarihin aynı zamanda bir söylem üretimi olması buradan gelir: Onu kim anlatıyorsa, hangi kelimelerle, hangi seslerle, hangi imgelerle örüyorsa, “anlam da oradan doğar.” Fakat hakikat, tek bir anlatıya ya da bir merkezin ürettiği hikâyeye sığmayacak denli geniş ve komplikedir. Onu parçalamak, hakikati oluşturan tüm parçaları görünmez kılacaksa, tek bir merkezden dile getirilen anlatı da hakikatin bütününü göstermekten uzak kalacaktır.
Bu yüzden tarih, sadece tarihçilerin konusu değildir, olmamalıdır; şairler, sanatçılar filozoflar da anlatmalıdır olup bitenleri. Bunlar olmadan dile gelecek her anlatı eksik, yanlış ve tek taraflı olacaktır. Bir halkın yaralarının nasıl oluştuğunu, bir çağın ya da bir çocuğun travmasının nasıl şekillendiğini, bu yaranın nasıl sağaltılacağını, travmanın nasıl tedavi edilebileceğini ancak bunlar anlatabilir.
***
Bir konuda net olmak gerekiyor: Bu coğrafyada yaşananlar ne yalnızca kötü liderlerin hikâyesidir ne de sadece dış güçlerin müdahalesiyle açıklanabilir. Her iki anlatı da her ne kadar gerçeğin parçalarını taşısalar da, hakikati tek başına ifade edemezler. Hakikat daha derindedir: Binlerce yılda oluşan yapısallıkların, toplum ve birey ilişkilerinin, iç içe geçmiş iktidar biçimlerinin, tarihsel kırılmaların ve bir tarafında devlet öte tarafında da toplumun olduğu karşılıklı bağımlılıkların (statüko) ürünüdür. “Neden böyle?” sorusunun tek ve mutlak bir cevabının olmaması da işte bundandır.
Bu coğrafyadaki iktidar-ların doğasını anlamaya çalışmak, bir ön-okuma olabilir mi? Belki de bunu yapmak gerekir. Zira Ortadoğu’da iktidar, yalnızca devleti yönetmek değildir, bundan çok daha ötesidir. İdeolojiler, inançlar, cümleler farklı da olsa Ortadoğu’da iktidar, toplumu tanımlamak, hafızayı biçimlendirmek, bireyi kendine kul etmek ve kimlikleri yeniden üretmek oldu her daim. Gün geldi tarihi yeniden yazmaya çalıştı. Gün geldi yeni düşmanlar yarattı. Gün geldi kendini yeni tariflere kavuşturdu. Biz ve öteki kavramlarını mutlak hale getirip aralarındaki çizgiyi sürekli kalınlaştırdı. Elbette bunu salt çıplak zor ve şiddet ile yapmadı, çünkü çıplak zor bir yere kadar sonuç alabilirdi ve hiçbir iktidar bunu sonsuza kadar sürdüremezdi…
Hakikati anlamaya çalışanların dile getirdiği, genelde tüm iktidarlar özelde de Ortadoğu’daki iktidarların esas olarak anlatı iktidarları olduğu; güçleri ve güçsüzlüklerinin anlatının başarısından ya da başarısızlıklarından geldiğidir. “Anlatı” dediğimiz şey, zihinsel inşadır. Örnek olsun: Göbeklitepe, Piramitler, Zigguratlar ve Nemrut uygarlığına ait devasa anıtlar, heykeller ve daha onlarca şey, anlatı olmadan inşa edilebilir miydi? Bunlar inşa edilirken ne kadar insan öldü? Ya ölen bir kral ile gönüllü biçimde gömülmeyi kabul edenler, ya adanan adaklar, ya toplu tapınma ritüelleri?
Peki hangi kırbaç, hangi şiddet, hangi zor aygıtı binleri, belki de milyonları sorgulamadan, seve isteye ölmelerine yol açacak böylesi bir çalışmaya sevk edebilir? Cevap, anlatının gücünde saklıdır. Ortadoğu anlaşılmak isteniyorsa, öncelikle bu durum anlaşılmak zorundadır. Bu anlaşılmadan ve toplumda yarattığı zihniyet kodları kırılmadan ne Ortadoğu anlaşılabilir ne de bir değişim gerçekleşebilir. Bazı dönemler rejim değişimleri olur elbet, ancak günün sonunda bu rejimler aslına rücu etmekten kurtulamazlar. Çünkü değişseler bile onları mümkün kılan zihniyet devam eder. Bin yıldan beri bu olmuştur.
***
Bu zihniyetin sürekliliği yalnızca siyasal yapılarla açıklanamaz, çünkü sorun daha derin bir yerde; gündelik hayatın en sıradan anlarına kadar sızmış bir kabuller bütünü ile ilgilidir. Bin yıllardır insanların neye inanacağı, neyi doğru sayacağı, neyi sorgulamadan kabul edeceği çoğu zaman açık zor aygıtlarıyla değil, görünmez bir rıza üretimiyle şekillendirilmiştir. Fakat bu rıza, bir sabah ansızın ortaya çıkmadı; ailede, okulda, sokakta, ibadethanede, dilde ve hatta suskunlukta yavaş yavaş inşa edildi. Buradaki iktidarın yalnızca yönetme değil; aynı zamanda düşünme biçimlerini, sınırları, mümkün olan ile imkânsız olanın çerçevesini çizmesi böyle gelişti.
Kırılmaların neden kalıcı dönüşümlere evrilmediği sorusunun cevabı belki de buradadır: Rejimler yıkılıp yeni rejimler kurulur fakat kurulan yeni rejim, yıktığının dilini, korkularını, reflekslerini ve hatta düşmanlarını miras olarak almaktadır. İsimler değişir, semboller dönüşür fakat zihinsel çerçeve büyük ölçüde yerinde kalır.
Bu çerçevenin en belirgin özelliği kendisini karşıtlıklar üzerinden var etmesidir: Biz ve öteki, doğruluk ve sapma, inanan ve inkâr eden! Oysa bu ikilikler çoğu zaman gerçekliğin kendisinden çok, onu düzenleme arzusunun ürünüdür. Karmaşık olan basitleştirilirken, belirsiz olanın kesinlik kisvesine büründürülmesi hem yönetmeyi kolaylaştırır hem de itiraz ihtimallerini daraltır. Basitleştirme ise, gerçeğin büyük bir kısmını görünmez kılar; insanlar, kendilerine sunulan dar bir anlam dünyasının içinde, daha geniş ihtimallerin varlığını unutmaya başlar.
Fakat bu mekanizma yalnızca yukarıdan aşağıya işlemez: “Toplum” dediğimiz yapı suskunluğuyla pasif, benimsemesi ve taraftar olmasıyla da bu anlatıların aktif bir taşıyıcısı olur. Çoğu zaman onları yeniden üretir, dönüştürür ve hatta içselleştirerek savunur. Bu nedenle mesele, yalnızca “iktidar ne yapıyor?” sorusu ile sınırlı kalmaz. “Toplum bu anlatılarla ne yapıyor, onları nasıl yeniden kuruyor?” sorusu da en az iktidarın ne yaptığına dönük soru kadar önemlidir.
Çözüm arayışları da aynı biçimde ele alınır ve çoğu zaman sorunun kurulduğu dilin içinde aranır. Oysa o dilin kendisi, zaten belirli sınırlar çizmekte ve bazı ihtimalleri baştan dışlamaktadır. Aynı kavramlarla, aynı karşıtlıklarla, aynı korkularla kurulan bir düşünce dünyasının kendisini aşması beklenemez.
Kırılmaların neden kalıcı dönüşümlere evrilmediği sorusunun cevabı belki de buradadır: Rejimler yıkılıp yeni rejimler kurulur fakat kurulan yeni rejim, yıktığının dilini, korkularını, reflekslerini ve hatta düşmanlarını miras olarak almaktadır. İsimler değişir, semboller dönüşür fakat zihinsel çerçeve büyük ölçüde yerinde kalır. Bu yüzden “değişim” çoğu zaman yüzeyde gerçekleşir; derinde ise süreklilik hükmünü sürdürür. Bu durum, yalnızca siyasal alanla sınırlı değildir; gündelik ilişkilerde, toplumsal hiyerarşilerde ve bireyin kendisiyle kurduğu ilişkide de kendini gösterir.
Bundan ötürü, “neden böyle?” sorusuna verilecek cevap, tek bir nedene indirgenemez. Bu durum, tarihsel birikimlerin, kırılmaların, travmaların, inanç biçimlerinin, ekonomik ilişkilerin ve dış müdahalelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapının sonucudur ve her bir katman, birbirlerini besleyerek statükoyu devam ettirir. Buradan bakıldığında, çözüm arayışlarının da neden sıklıkla sonuçsuz kaldığı anlaşılabilir.

Sivil Savunma Birlikleri (YPS) üyesi bir kişi, Türk özel harekat güçlerinin kontrolündeki bir sokağı geçmek için duvardaki bir deliği kullanıyor.
Fotoğraf: Emin Özmen, Aralık 2015, Nusaybin.
Bitirirken: Çözümün doğasına dair bir yanılgıyı terk etmek gerekir: Ortadoğu’nun ihtiyacı olan şey yeni bir kurtarıcı değil, yeni bir siyasal akıldır. Kişilere değil ilkelere dayanan, kimliklere hapsolmayıp yurttaşlığı merkeze alan, geçmişi araçsallaştırma değil onunla yüzleşebilen, dışarıya karşı slogan üretmek yerine içeride sağlam yapılar kurabilen bir akıl…
Bu kolay ve hızlı olmayacaktır. Çünkü sorunlar bir anda oluşmadı. Bin yıllara yayılan sorunların birkaç yıl içinde çözülmesi beklenmemeli. Bu nedenle gerçekçi bir perspektif, büyük ve ani dönüşümlerden çok, yavaş ama kalıcı değişimlere odaklanılmalıdır. Kurumsallık, hukuk, öteki ve farklı olana tahammül, bireyin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesi… Bunlar kulağa yetersiz ve zaman alıcı gelebilir ama sürdürülebilir olan tek yoldur. Çünkü bu döngü ne yalnızca öfkeyle ne de yalnızca umutla kırılır. Ancak soğukkanlı bir kavrayışla, uzun vadeli bir inşa iradesiyle ve en önemlisi, hakikati romantize etmeden kabul edebilme cesaretiyle kırılabilir. İhtiyaç duyulan ne tek bir merkezin sesine teslim olmak ne de tüm sesleri eşitleyen bir boşlukta kaybolmaktır. Aksine, farklı anlatıların bir arada var olabileceği bir düşünme alanı açmaktır!
Yayın Tarihi: 06/05/2026