Bugün Kürdistan'ın görkemli ve bereketli tablosu yerini derin bir sessizliğe ve çıplak kayalıklara bırakmış durumda. Bu, iklimsel bir kuraklığın ya da zamana yenik düşmenin hikâyesi değil; aksine, bu coğrafyanın ruhuna kastedilen sistematik bir saldırının sonucudur. Sıkılmadan tekrar etmeli: Kürdistan’da yürütülen savaş yalnızca bedenlere ya da şehirlere değil; ağaca, suya, toprağa, o kadim dağlara ve yeşilliğe karşı da yürütülüyor.
Sansür, sadece söylemin ve eylemin kesintiye uğratılması değil, hangi söylem ve eylemin imkân dahilinde olduğunu, kimin neyi ne kadar konuşabileceğini ve bu müdahale biçimlerine rağmen konuşulabilir olanın sınırlarını belirleyen bir rejim haline işaret eder. Giriş mahiyetindeki bu tanımlamalar ışığında, sansürün özneyi yalnızca susturmakla kalmayıp aynı zamanda kamusal alanda tedricen tasfiye eden, görünmez kılan ve onun anlam üretme kapasitesi ile kendi deneyiminin faili olma hâlini nasıl aşındırdığını açıklamaya çalışacağım. Bu kavramsal analizlerimi ise Kürt medyası ve …
PolitikART olarak bu sayımızda Kürtlere dönük sansürün farklı farklı boyutlarını ele almaya çalıştık. Sansürü değerlendiren yazar ve görüşmecilerimiz konuyu ekoloji, yaşamdan tasfiye, bireysel deneyimler, toplumsal hafıza, dijital perspektif, hukuki bağlam ve mesleki etki alanları gibi farklı açılarından işliyor.
Selçuk Tepeli’nin itiraz ettiği “Mandela yaratma” söylemi, benzetme özelindeki bir hatadan çok, tarihsel bir korkunun açıkça ifadesidir. Nelson Mandela da uzun yıllar boyunca “gayrimeşru” olarak tanımlanmış, hapse atılmış ve siyasal muhataplığı reddedilmiş bir liderdir. Onu tarihsel figür yapan şeylerden biri çatışma sonrası kurucu rolüdür. Kemalist tedrisat aklının “Mandela yaratma” itirazı, tekil bir gazetecilik çıkışı olmaktan çok Türkiye’de belirli bir siyasal terbiyenin otomatik refleksidir.