PolitikART
Toplum-Politika

Kürdistan’da Sermaye Sınıfı, Emek Süreci ve Kooperatifler

PolitikART Özel
Halit Güzelsoy
"Serbest piyasanın tekelleşme yarattığı gerçeği karşısında tek alternatifin ‘merkezi planlama’ olduğu yanılgısına kapılmamak gerekiyor. Bütün bir iktisadi hayatı sadece ‘piyasa’ ve ‘devlet’ ikiliğine hapsetmek toplumsal yaratıcılığın ve toplumun öz gücünün de yok sayılması demek olurdu. Her iki seçeneğin dışında kalan, toplumun kendi öz gücüne dayanarak oluşturabileceği demokratik bir üretim sisteminin oldukça mümkün olduğu unutulmamalıdır."

Halihazırda devam eden Barış ve Demokratik Toplum süreci, Kürt halkının cumhuriyete demokratik bir zemin üzerinden entegrasyonunu öngörüyor. Bu durum, yeni ve farklı arayışlara uygun bir alanın doğduğunu gösteriyor. Söz konusu değişim, kurumların da yeni bir biçim alıp demokratikleşerek hem sürecin ruhuna uygun hale gelmesini hem de sürecin taşıyıcısı olmasını gerekli kılıyor. Aynı zamanda yeniden inşa anlamına gelen bu kurumsal değişimin çerçevesi Soydan Akay’ın yazısında açık bir şekilde ifade ediliyor. Entegrasyon ve inşa süreci Kürt halkının kendi öz gücüne dayanan bir ekonomi perspektifini de zorunlu hale getiriyor. Bunun yarattığı imkân ve zorlukların da aynı açıklıkta ele alınması ve tartışılması gerekiyor. Agit Özdemir’in Kürdistan’da özellikle son yıllarda büyüyen sermaye gruplarının günümüzde büründüğü karakteri ve devletle kurdukları iktisadi çıkar ağlarını incelediği ‘Sömürgecilik ve Kürt Sermaye Sınıfını Yeniden Düşünmek’ başlıklı yazısı tam da böyle bir ihtiyaca karşılık geliyor. Yazı, Kürt hareketinin benimsediği komün/kooperatif temelli iktisadi vizyona karşı Kürt sermaye çevrelerinin tepkilerini ele alıyor ve bu çevrelerin Kürt halkının kolektif hak taleplerini kendi çıkarları uğruna nasıl aşındırdığını vurguluyor. Bu eğilim mevcut olmakla birlikte yalnızca Kürtlere özgü bir olgu değildir. Özdemir, Cezayir ve çeşitli Afrika ülkelerinde yaşanan sömürgecilik sonrası deneyimleri hatırlatarak ortaya çıkan bu olgunun ulusal kazanımların önünde engel teşkil ettiğine işaret ediyor. 

Özdemir’in işaret ettiği noktayı kısaca açacak olursak: Sermaye, tek tek bireylerin kendi koşullarını değerlendirerek hareket ettiği kurallarla işlemez. Aksine, bireyler sermayenin kuralları uyarınca hareket eder (Cullenberg, 1994). Sermaye ancak kendi birikim sürecini hızlandıran veya bu birikime zemin hazırlayan koşullara göre adım atar. Bu doğrultuda, ulusal/kimliksel hak arayışları sermayenin birikim mantığıyla uyuştuğu sürece sermaye gruplarından destek görür. Uyuşmadığı noktalarda da sermayedarların kendi sınıfsal çıkarlarını önceleyeceklerini söylemek yanlış olmaz. Özdemir, yazısında Kürt sermayesini “yurtsever sermaye” ve “devletle iktisadi olarak entegre olan sermaye” olarak birbirinden ayırmaktadır. Yurtsever sermayenin de söz konusu iktisadi çıkarlarını korumak adına diğer fraksiyonla komün/kooperatif karşıtı söylemde buluşabilmesi, bu sermaye mantığının somut bir göstergesidir. Dolayısıyla Kürt sermaye sınıfının kooperatif/komün etrafında şekillenen bir iktisat vizyonuna karşı çıkması şaşırtıcı olmadığı kadar, Cezayir’le ve çeşitli Afrika ülkeleriyle taşıdığı benzerlik de tesadüf değil.

Sermaye ancak kendi birikim sürecini hızlandıran veya bu birikime zemin hazırlayan koşullara göre adım atar. Bu doğrultuda, ulusal/kimliksel hak arayışları sermayenin birikim mantığıyla uyuştuğu sürece sermaye gruplarından destek görür. Uyuşmadığı noktalarda da sermayedarların kendi sınıfsal çıkarlarını önceleyeceklerini söylemek yanlış olmaz.

Bu bağlamda, Özdemir’in yazısını stratejik bir tartışmayı başlatma potansiyeli taşıdığı için oldukça önemli bulmakla birlikte, katılmadığım bazı noktaları kısaca belirtmek istiyorum. Yazıda, 2000’li yıllarla birlikte Diyarbakır özelinde insanların altın gibi varlıklarını banka hesaplarında tutmaya başladıkları ve bunun ödünç verilebilir fonları artırdığı iddia ediliyor. Gerçekten de insanların varlıklarını giderek daha fazla finansal sistemde tuttukları aşikâr. Fakat bunun ödünç verilebilir fonları artırdığını söylemek neoklasik iktisat anlayışının bir ürünüdür. İçsel para teorisi literatürünün gösterdiği üzere, “ödünç verilebilir fonlar” şeklinde bir piyasa yoktur, krediler ile yaratılan fonlar aracılığıyla işleyen bir piyasa vardır (Lavoie, 2014). Dolayısıyla Diyarbakır halkının tasarruflarını altın biçiminde finansal sistemde tutması ile Diyarbakır sermayesinin büyümesi arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi yoktur.

Katılmadığım bir diğer nokta ise 2003 sonrası Güney Kürdistan ile gelişen ticaret hacmindeki büyümenin, Diyarbakır sermayesinin aslında “üretici dinamizmden” yoksun olduğuna kanıt olarak gösterilmesidir. Oysa ihracat imkânları, sektörler arası ileri ve geri bağlantıları tetikleyerek yerel sanayileşmeyi hızlandırma potansiyeline sahiptir. Başka bir ifadeyle, Güney Kürdistan’a yönelik artan ihracat Diyarbakır’daki üretimi doğrudan teşvik edebilir. İktisadi büyümenin ve birikimin talep ile sınırlı olduğunu unutmamak gerekir. Sermaye birikiminin dış talep odaklı bir ivmeye ihtiyaç duyması gayet anlaşılırdır. Diyarbakır’daki ortalama hane halkı gelirinin düşüklüğü dikkate alındığında, yerel piyasadan kaynaklanan talebin üreticileri ve sanayiyi büyütmekte yetersiz kalacağı açıktır. Diğer yandan, örneğin Diyarbakır sermayesinin ürünlerini neden İstanbul pazarına açamadığı da sorgulanabilir. Basitçe, Diyarbakır’daki işletmeler İstanbul’da yerleşik büyük firmalarla rekabet edebilecek durumda değildir. Tam da bu noktada, Güney Kürdistan kaynaklı dış talep, iç piyasadaki bu talep eksikliğini telafi eden bir işlev gördü. Şüphesiz bu durum, üretimin Diyarbakır’da yapıldığı varsayımına dayanmaktadır. Tüccarların yalnızca başka illerden ürünler satın alıp Güney Kürdistan’da satması, bir tür sanayileşmeyi tetiklemeyecektir. Özetle, yazarın iddia ettiğinin aksine, Güney Kürdistan’la yapılan ticaret bir bağımlılık nedeni değildir. Diyarbakır sermayesinin asıl bağımlılığı ise çok daha farklı yapısal ilişkilerden beslenmektedir.

Bununla beraber, yukarıda bahsedilen her iki eleştiri de tali meseleler olarak değerlendirilebilir. Çünkü her iki sorun da metnin aktarmak istediği mesajı değiştirmiyor. Fakat metnin üzerine bina edildiği sermaye birikimi ve piyasa anlayışı hem yazarın aktarmak istediği mesajla hem de Kürt hareketinin belirlediği komün/kooperatif eksenli iktisat anlayışıyla çelişiyor. Özdemir’e göre Fernand Braudel’in tanımladığı serbest piyasa ve kapitalist sermaye birikimi Kürdistan’da sermayenin davranışlarını da açıklayan temel bir çerçevedir. Bu tanıma göre, serbest piyasa bir ekonominin “zemin katı”, yani toplumun ihtiyaçlarını ürettiği ve fiyat sinyalleri yoluyla birbiriyle değiş tokuş yaptığı bir alandır. Kapitalizm ise bu alanı gasp eden, tekelleşme eğilimleri ve güç ilişkileriyle “anti-ekonomik” bir ilişki ağı oluşturan bir sistemdir. Gerçekten de kapitalist sermayenin tekelleşme eğilimi hepimiz için aşikârdır, zira kapitalizm ile tekelleşme eğilimini birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Sırf bu eğilimi ve yarattığı dinamikleri inceleyen “tekelci kapitalizm” adında devasa bir iktisat literatürü bulunmasına rağmen, yazar bu birikimi göz önünde bulundurmamıştır.

Yazının kendi argümanıyla çelişen yanı, kapitalizm altında sermayenin tekelci eğilimi değil, serbest piyasa fikrine atfettiği anlamdır. Bu yaklaşıma göre insanlık tarihinde serbest piyasanın hâkim olduğu “…tarihsel olarak toplumun eşitlikçi varoluş pratiğine karşılık” gelen bir dönem bulunmaktadır. Kapitalizmin ise bu dönemi gasp ederek kendi tekelci ve eşitliksiz kurallarını dayattığı varsayılıyor. Başka bir deyişle, kapitalist sermayenin hâkimiyeti serbest piyasanın kurallarıyla değiştirilirse, eşitlikçi bir topluma ulaşılabileceği sanılıyor. Çünkü bu idealize edilen toplumda kullanım değerinin belirleyici olacağı, yani işletmelerin pazar için değil yalnızca kendi tüketimleri kadar üretim yapacakları düşünülüyor. Serbest piyasa, kullanım değerinin değil, aksine değişim değerinin sadece ve sadece fiyat sinyalleri yoluyla üretildiği, metalaşmayı merkeze alan bir sistemdir. Kaldı ki, tarihte bir doğal süreç olarak gelişen serbest piyasanın hâkim olduğu ve bu hâkimiyetin eşitlikçi ve kullanım değerini esas alan bir üretim yapısı yarattığı tek bir dönem dahi bulunmuyor. Piyasaların ilk ortaya çıkışı bile güç ilişkilerinden doğmuştur (Polanyi, 2001). Serbest olsun ya da olmasın, piyasalar doğal yapılar değil, birer kurgudur (Coase, 1937). Yani piyasa, başta devlet olmak üzere çeşitli kurumlar tarafından kuralları ve sınırları çizilen, bireylerin de bu kurumsal sınırlar dahilinde iktisadi ilişki kurduğu kurgusal alandır.

Serbest piyasa, kullanım değerinin değil, aksine değişim değerinin sadece ve sadece fiyat sinyalleri yoluyla üretildiği, metalaşmayı merkeze alan bir sistemdir. Kaldı ki, tarihte bir doğal süreç olarak gelişen serbest piyasanın hâkim olduğu ve bu hâkimiyetin eşitlikçi ve kullanım değerini esas alan bir üretim yapısı yarattığı tek bir dönem dahi bulunmuyor. Piyasaların ilk ortaya çıkışı bile güç ilişkilerinden doğmuştur.

Serbest piyasa varsayımının ima ettiği tehlikelere biraz daha yakından bakmakta fayda var. Serbest piyasa fikri, fiyat sinyallerinin yönlendirdiği iktisadi davranışlara, yani üretici ve tüketicilerin yalnızca görünen piyasa fiyatlarına bakarak karar vermesine dayanır. Ana akım iktisatta idealize edildiği biçimiyle, serbest piyasa “en doğru” sonucu üretir. Bunun da ötesine geçerek, Chicago Okulu iktisatçıları demokrasinin temelinin serbest piyasa olduğunu iddia ettiler. Bu görüşe göre serbest piyasanın işleyişi uzun dönemde ayrımcılık gibi sorunları da çözecekti. Hatta, bu anlayışa göre, asgari ücretin belirlenmesine de gerek yoktu. Çünkü varsayıma göre piyasanın kendi işleyişi ücretlerin de en doğru şekilde belirlenmesini sağlayacaktı. Eğer bu mantığı takip edecek olursak, örneğin, belediyelerin ya da kamusal kurumların kooperatifleri desteklemesine veya korumasına da gerek olmayacağını söylememiz gerekir. Kooperatiflerin de sadece fiyat sinyallerini esas alarak rekabetçi ve eşitlikçi bir yapı kurabileceği zannetme hatasına düşebiliriz. Bu bir yanılsamadır. Tekelleşmeyi önleyen çok sıkı kurallar olmadığı sürece serbest piyasanın kendisinin tekelleşme yaratacağı açıktır. Yani serbest piyasa, halk için eşitlikçi bir zemin değil, sermayedarlar için tekelleşme fırsatı yaratır.

Piyasa mekanizmasını ve fiyat sinyallerini idealize etmenin yarattığı asıl çelişki ise tam da bu noktada açığa çıkmaktadır. DTSO Başkanı Mehmet Kaya’nın aktarılan sözlerine daha yakından bakarsak, serbest piyasanın sermayedarlar açısından anlamı daha kolay anlaşılacaktır. Kaya diyor ki: “Şimdi siz burada benim pazara egemen olmamı engelleyecek misiniz? Eğer cevabınız ‘Hayır’ ise zaten benim tekelleşmemin önüne geçemezsiniz. Zaten bu koşullarda kooperatifinizin de ayakta kalmasının imkanı kalmıyor”. Yani, burada açıkça söylenen şey, engelleyici kurallar olmadığı sürece sermayenin kolayca tekelleşeceğidir. Bir sermayedar olan Mehmet Kaya serbest piyasanın doğası gereği tekelleşme yarattığını çok rasyonel bir şekilde dile getirmektedir. Bunun da ötesinde, Kaya’nın ifade ettiği şey, sahip olduğu sermaye gücüyle pazara egemen olacağı ve bu güçle kooperatif gibi alternatif yapıları kolayca tasfiye edebileceğidir. Elbette sermaye iktidarla kurduğu çıkar ilişkisi sayesinde de tekelleşir. Her iki durum birbirini dışlamaz. Sermaye hem serbest piyasa sayesinde hem de iktidarla kurduğu ilişkiler sayesinde tekelleşebilir. Dolayısıyla kapitalizmin tekelleşme eğilimi ve buna karşı alternatif seçenekler düşünülürken oldukça dikkatli olmak gerekiyor.

Serbest piyasanın tekelleşme yarattığı gerçeği karşısında tek alternatifin ‘merkezi planlama’ olduğu yanılgısına kapılmamak gerekiyor. Bütün bir iktisadi hayatı sadece ‘piyasa’ ve ‘devlet’ ikiliğine hapsetmek toplumsal yaratıcılığın ve toplumun öz gücünün de yok sayılması demek olurdu. Her iki seçeneğin dışında kalan, toplumun kendi öz gücüne dayanarak oluşturabileceği demokratik bir üretim sisteminin oldukça mümkün olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla, piyasa, kapitalizm, tekelleşme eğilimi arasındaki ilişkinin daha detaylı incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Alternatif seçeneklerin ancak bu sayede belirginleşeceğini düşünüyorum. Bu konuyu şimdilik başka bir tartışmaya ve yazıya bırakıyorum.

Serbest piyasanın tekelleşme yarattığı gerçeği karşısında tek alternatifin ‘merkezi planlama’ olduğu yanılgısına kapılmamak gerekiyor. Bütün bir iktisadi hayatı sadece ‘piyasa’ ve ‘devlet’ ikiliğine hapsetmek toplumsal yaratıcılığın ve toplumun öz gücünün de yok sayılması demek olurdu. Her iki seçeneğin dışında kalan, toplumun kendi öz gücüne dayanarak oluşturabileceği demokratik bir üretim sisteminin oldukça mümkün olduğu unutulmamalıdır.

Tüm bunlarla birlikte, Diyarbakır özelinde, sermayenin üretim ve istihdam kapasitesi de dahil olmak üzere büyük firmaların hangi büyüklükteki pazarı kontrol ettiğine dair elimizde detaylı bilgi yok. Dolayısıyla söz konusu sermaye gruplarının iktisadi olarak ne kadar güçlü olduğuna dair bilgimiz de tam değil. Böylelikle, sermaye gruplarının gerçekten de kooperatifleri engelleyebilecek güçte olup olmadıklarını bilemiyoruz. Böyle bir niyetlerinin olduğunu ise kendi açık beyanlarından anlayabiliyoruz. Özdemir’in yazısının önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Zira, aktarılan anekdotlardan anlaşıldığı kadarıyla Kürt sermaye grupları elde ettikleri iktisadi gücün bir hayli farkında. Bu gücün kurulan ihale ağları kadar en kötü koşullarda çalışmaya ve yaşamaya mecbur bırakılan Kürt işçi sınıfının emeğinden koparılarak elde edildiğini de kendileri açıkça ifade ediyor.

Kürdistan illerinde işçilerin örgütlenme olanaklarının sınırlı olması ve yedek işgücü ordusunun son derece geniş olması, sermayenin karmaşık bürokratik gözetleme mekanizmalarına dayanma ve onun çözümlerine olan ihtiyacını görece ortadan kaldırır. Böylece emeğin örgütsüzlüğü ve seçeneksizliği, üretim sürecini yönlendiren doğrudan bir kontrol aracına dönüşür. Tüm bu koşullar altında, üretim sürecinin denetiminin yeniden emekçilerin eline geçmesi, yani demokratikleşmesi, ancak kolektif mekanizmalarla mümkündür. Üretimi kooperatif biçiminde örgütlemek söz konusu demokratikleşmenin ilk adımı olacaktır. Bu yazı ile iktisat literatüründe kooperatiflere yöneltilen eleştirilere biraz daha yakından bakarak Özdemir’in açtığı tartışmaya katkıda bulunmayı umuyorum. Yazının son bölümünde ise Kürdistan’da kooperatifleşmenin önemini ve atılabilecek pratik adımları kısaca değerlendirmeye çalışıyorum.

Kooperatifler Konvansiyonel Kapitalist İşletmelerle Rekabet Edebilir mi?

Kapitalizm, doğası gereği antidemokratik, hiyerarşik ve zorba çalışma koşulları yaratıyor. Kapitalist bir işletmede işyeri ve üretim süreçleri toplumsal ve sınıfsal ilişkilerin bir yansımasıdır. Emek güçlerini satarak üretime katılan işçilerin üretim süreci üzerinde herhangi bir söz hakkı veya denetimi bulunmaz. Bu doğrultuda kapitalistler, işletmenin elde ettiği artı gelirin (net kârın) üzerinde hak iddia etme, üretimi yönetme ve bu hakları başkalarına devretme yetkisini ellerinde tutarlar. İşçilerin ise bizzat kendi emekleriyle katıldıkları üretim süreci üzerinde herhangi bir söz söyleme yetkisi bulunmaz (Olsen, 2024). Bu bölünme uzlaşmaz bir çıkar çatışması yaratır.

Kooperatiflerde [1] ise söz konusu ilişkiler tamamen farklıdır. Kooperatifler, ortakları (mülkiyet sahipleri) ve çalışanlarının aynı kişiler olduğu işletmelerdir. İşçiler bir sermayedara emek güçlerini satmak yerine kooperatifin bir üyesi olurlar. Her bir işçi-üye işletmeyi ilgilendiren bütün karar süreçlerinde tam ve eşit oy hakkına sahiptir. Yani, işletme üyeler tarafından demokratik bir şekilde yönetilir. Üye-işçiler işletmenin elde ettiği kazancı bölüşür ve ellerinde bulundurdukları mülkiyet hakkını başkasına devredebilir veya satabilir. Bir kapitalist işletmede sermayedarın el koyacağı kâr, kooperatiflerde ise üyeler tarafından paylaşılır (Olsen, 2024). ABD merkezli Democracy at Work Enstitüsü’nün aktardığına göre, 2023 yılında ABD’li büyük şirketlerde en yüksek gelirli çalışan en düşük gelirli çalışandan 344 kat daha fazla kazanıyor. Bu oran kooperatiflerde 1’e 1,45 kadar (Democracy at Work Institute, 2023). Yani, kooperatiflerde gelir çok daha eşitlikçi bir biçimde dağıtılıyor. Peki bu faydalarına rağmen neden kooperatif sayısı yok denecek kadar az?

Bu durumla ilgili ana akım iktisatçılar tarafından uzun bir süredir öne sürülen argümanları tartışabiliriz. Bunlardan ilki kooperatiflerin üye-çalışanlarının performansıyla ilgilidir. Herhangi bir üretim süreci işçilerin bazı görevleri bireysel, bazılarını ise birlikte yapmasını gerektirir. Üretimin önemli bir kısmının ortak çalışmaya dayanması, her bir işçinin bireysel katkısının tam olarak hesaplanmasını imkânsız kılar. Ana akım iktisatçılara göre bu durum, işçilere daha az çaba gösterme motivasyonu verir; çünkü harcanan emek bireyselken, elde edilen toplam ürün ortaklaşa paylaşılır. Konvansiyonel kapitalist firmalar bu sorunu, emeği denetlemek için yöneticiler istihdam ederek çözer. Ancak işçi kooperatiflerinde işçiler ile mülkiyet sahipleri aynı kişiler oldukları için, hiç kimsenin yalnızca denetim işinde uzmanlaşma yönünde bir motivasyonu yoktur. Bu denetim eksikliği nedeniyle, ana akım teoride kooperatiflerdeki işçi performansının kapitalist firmalara kıyasla daha düşük olacağı ileri sürülür (Alchian & Demsetz, 1972; Jensen & Meckling, 1979). 

Kooperatifler, üye işçilere iş güvencesi sağladıkları için yeni yatırımlar yapmaya veya yeni teknolojiler kullanmaya meyilli değildir. Bunun yanında, kooperatifler emek sürecini gözetlemek amacıyla yönetici atamadıkları için üretim araçlarını da etkin biçimde kullanmamaktadırlar. Kapitalist firmalar ise bu tür sorunlarla karşılaşmaz

Bu görüşün neoklasik bireyci ve “rasyonel” iktisat anlayışını yansıttığı ve insanlar arasındaki dayanışmacı ilişkileri bir ihtimal olarak bile yok saydığı kolayca görülüyor. Bir kooperatif içinde üretim yapmaya karar veren insanların böylesi bir sorunu da dayanışmayla kolayca aşacağı verilerle de desteklemektedir. Kruse'un (2022) aktardığı veriye göre kooperatif ve benzeri işletmelerde işçi-üyelerin üretim sürecinde ortaya koyduğu çaba daha fazladır. Bunun da ötesinde, kooperatiflerde iş güvencesi iktisadi kriz dönemlerinde bile daha yüksektir. Yani kriz dönemlerinde üyeler gelir kaybetse bile kimse üyelikten çıkarılmıyor, yani işten atılmıyor. İş güvencesi ve üyelerin emek sürecinde ortaya koydukları yüksek çaba ancak işyerindeki dayanışmacı ilişkilerle açıklanabilir. Neoklasik bireyci anlayışın bunu anlayamaması ise normaldir. Bu dayanışma anlayışının kriz dönemlerinde dahi iş güvencesi sağlayarak toplumda bir nevi koruma işlevi gördüğü söylenebilir.

Yukarıda söz edildiği gibi, işçi-üyeler açısından birçok faydası olmasına rağmen kooperatif sayısı oldukça düşüktür. Bunun yanında, mevcut kooperatifler genellikle küçük işletmelerdir. Ana akım iktisatçıların ikinci argümanına göre bunun sebebi, kooperatiflerin konvansiyonel kapitalist işletmelerle rekabet edecek kadar üretken olmamasıdır. Kooperatifler, üye işçilere iş güvencesi sağladıkları için yeni yatırımlar yapmaya veya yeni teknolojiler kullanmaya meyilli değildir. Bunun yanında, kooperatifler emek sürecini gözetlemek amacıyla yönetici atamadıkları için üretim araçlarını da etkin biçimde kullanmamaktadırlar. Kapitalist firmalar ise bu tür sorunlarla karşılaşmaz. Bütün bunlar hesaba katıldığında, kooperatiflerin daha az üretken olduğu ileri sürülür (Pencavel, 2012).

Bizim açımızdan iktisadi üretkenlik ve etkinlik tek kriter olmamakla beraber, bu argümanın gerçek olup olmadığına bakmamız gerekir. Craig & Pencavel (1992, 1995) bu argümanı test etmek üzere ABD’nin Washington eyaletinde ahşap sektöründe anketler yoluyla veri topladılar. Bu veri, firmaların örgütlenme biçimi, çalışan sayısı, ücret, hammadde, üretimde kullanılan makineler, girdi ve satış fiyatları olmak üzere detaylı bilgi içeriyordu. Çalışmalarının sonucunda kooperatiflerin en az konvansiyonel kapitalist işletmeler kadar üretken olduğunu buldular. Bu da demek oluyor ki bir işletmenin kooperatif biçiminde örgütlenmesi üretkenliğini hiçbir şekilde azaltmıyor. Buna dayanarak, kooperatiflerin daha az rekabetçi olduğunu söylemek doğru değildir.

Öte yandan, kapitalist işletmelerin ömrünün kooperatiflerin ömründen daha uzun olduğu düşünülse de, tam tersi geçerlidir (Olsen, 2013). Benzer şekilde, kooperatiflerin yalnızca bazı sektörlerde (tarım gibi) faaliyet gösterebildikleri, bu sebeple sayılarının az olduğu düşünülebilir, ancak bunun da gerçeği yansıtmadığını, kooperatiflerin birçok farklı sektörde uzun yıllar boyunca faaliyet gösterdiğini görebiliriz (Pérotin, 2018). Bu sonuç, başlangıçta sormamız gereken soruyu daha ilgi çekici hale getiriyor: Kooperatifler işçiler için bu kadar faydalıysa ve kapitalist işletmelere karşı sistematik olarak dezavantajlı değillerse, neden kooperatif sayısı çok az ve olanlar da büyük değil?

Kapitalizm yalnızca üretim merkezlerinde ortaya çıkan bir ilişki ağı değil, aynı zamanda insanların günlük yaşamını düzenleyen, dünyayı nasıl gördüklerini ve düşündüklerini belirli bir yönde sınırlayan kuşatıcı bir sistemdir. Zaman içerisinde toplumsal ve bireysel algılarımız, kapitalizmin rekabet, kâr ve birikim mantığıyla tümüyle uyumlu hale geliyor.

Kapitalizm yalnızca üretim merkezlerinde ortaya çıkan bir ilişki ağı değil, aynı zamanda insanların günlük yaşamını düzenleyen, dünyayı nasıl gördüklerini ve düşündüklerini belirli bir yönde sınırlayan kuşatıcı bir sistemdir. Zaman içerisinde toplumsal ve bireysel algılarımız, kapitalizmin rekabet, kâr ve birikim mantığıyla tümüyle uyumlu hale geliyor. Öyle ki, dayanışmayı ve ortak mülkiyeti temel alan alternatif bir üretim biçiminin ihtimali dahi, sistemin bireyciliği doğallaştıran yapısı nedeniyle insanların doğrudan tepkisiyle karşılaşabilmektedir. Aslında üretimin kooperatifler etrafında örgütlenmesinin önünde bir engel olmamasına rağmen, bu fikrin meşruiyet kazanmaması için sermayedarların ve egemen medyanın yoğun antipropagandasına maruz bırakılmaktadır. Topluma, mevcut düzenin tek rasyonel seçenek olduğu fikri dayatılırken, kooperatifçilik gibi kolektif modeller sistemli bir şekilde marjinalleştirilmektedir.

Özdemir’in yazısında aktardığı dönemin DTSO başkanı Galip Ensarioğlu’nun ifadeleri, sermayedarların bakış açısını açıkça yansıtmaktadır. Ensarioğlu, komünal ve kooperatif eksenli bir ekonomiyi “Hiçbir realitesi olmayan, uygulanabilirliği olmayan, tamamen hayal ürünü olan şeyler” şeklinde tanımlamaktadır. Gerçekte ise bunun aksini gösteren son derece başarılı kooperatif örnekleri bulunmaktadır. 1956 yılında İspanya’nın Bask bölgesinde kurulan Mondragon, sanayiden eğitime kadar pek çok farklı sektörde faaliyet gösteren ve günümüzde yaklaşık 70.000 üye-işçiye ulaşan yapısıyla bunun en belirgin örneğidir. Ancak bizce Mondragon’u önemli kılan unsur, yalnızca uzun yıllar boyunca varlığını sürdürüp büyümesi değildir. Asıl önemli olan, tüm bu sürece rağmen demokratik yapısını koruyabilmesi ve geliri eşitlikçi biçimde dağıtıyor olmasıdır. 

Kürdistan’da Kooperatifçilik Gerekli mi?

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Üretimi kooperatifleştirmenin kapitalizmin yarattığı tüm sorunları çözeceğini düşünmek yanlış olur. Kooperatifler insanların bir araya gelerek kurdukları iktisadi çıkar ortaklıklarıdır. Bu işletmeler yapıları gereği daha demokratik ve eşitlikçidir. Bununla beraber, kooperatifler kapitalist rekabet kurallarına tabidir. Yani, konvansiyonel kapitalist işletmelerin yaptığı gibi belirli bir pazarı kontrol etmek için diğer işletmelerle rekabet ederler. Bunu belirtmekle birlikte, aynı sektörde faaliyet gösteren kooperatiflerin birbirleriyle rekabet yerine dayanışmayı tercih etmeleri önünde hiçbir engel yoktur.

Üretim, kooperatifler şeklinde örgütlenerek en az üç büyük sorun önemli ölçüde aşılabilir: antidemokratik çalışma koşulları, işsizlik ve gelir eşitsizliği. Kürdistan illerinde işsizlik olağanüstü düzeydedir. İşsizlik, insanlar açısından yalnızca gelir kaybı demek değil; aynı zamanda toplumda işsiz olarak damgalanmak ve bunun psikolojik yükü altında ezilmek demektir. Türkiye’de istihdam ve işsizlik verileri TÜİK tarafından anketlere dayanarak hesaplanmaktadır. TÜİK insanlara bir işleri olup olmadığını sormakta; halihazırda bir işte çalışmayan ve en az anketin yapıldığı tarihten önceki son dört hafta içinde iş arama çabasında bulunanları işsiz kategorisinde değerlendirmektedir. Yani uzun işsizlik süresi nedeniyle artık iş aramaktan vazgeçmiş insanlar resmi istatistiklerde işsiz, hatta işgücü kategorisinde bile değerlendirilmiyor. Bu nedenle, resmi işsizlik oranı tanımı gereği oldukça dardır. Buna rağmen Kürdistan illerinde resmi işsizlik oranı oldukça yüksektir. Bu tanım genişletilerek hesaplandığında gerçek işsizlik oranı bundan çok daha yüksek olacaktır. İşgücüne katılım oranı insanların çalışma eğilimini, beklentilerini ve genel olarak ekonominin performansını yansıtan daha kapsayıcı bir göstergedir. Bu orana göre Diyarbakır’da çalışma yaşında olan insanların yarısı işgücünün dışındadır (çalışmamakta ve iş aramamaktadır). Ev içi bakım gibi yapısal faktörlerin yanı sıra, bu durumun en önemli nedenlerinden biri de insanların iş bulma umudunu kaybetmiş olmasıdır. 

İşsizlik ve istihdam oranları bu düzeyde olduğu için halihazırda işi bulunanların daha yüksek gelir talep etme şansı bulunmuyor. Yine aynı nedenle insanların kötü çalışma koşullarını reddetme imkânları da yoktur. Diyarbakır sermayesi ise bu durumdan oldukça memnun. Agit Özdemir’in yazısında aktardığı üzere DTSO Başkanı Mehmet Kaya’ya atfedilen açıklamalar bu durumu açıkça ortaya koyuyordu. Kaya’ya ait konuşmanın bir kısmını hatırlatalım: “…ama ben kapitalist olduğum için emek gücünü daha ucuza mal eden ve bunu satabilen pozisyonda olacağım.” Emek gücünü ucuza mal etmenin yolu ise işçileri işsizlikle tehdit ederek açlık sınırında ücretlere ve kötü çalışma koşullarına razı etmektir. Yani, işsizlik tehdidi bir nevi kontrol ve gözetleme mekanizmasına dönüşmektedir. Kürdistan illerinde faaliyet gösteren işletmelerin her birinin ne kadarlık bir pazarı kontrol ettiğine dair elimizde detaylı bir bilgi bulunmamakla birlikte, bu konuşmanın örtük olarak ifade ettiği şey tekel gücüdür. Yani söz konusu şahıs, temsil ettiği işletmelerin tekel gücünün bulunduğunu ve gerekirse bu gücü kullanarak ücretleri ve fiyatları düşürüp kooperatifleri faaliyet gösteremez hale getirebileceğini ifade ediyor. Zannediyorum bu beyan kendi başına üretimi kooperatif biçiminde örgütleyerek işsizliği azaltmanın, çalışma koşullarını düzeltmenin ve tekel gücünün önüne geçmenin neden ve neye karşı önem arz ettiğini açıkça ifade ediyor.

İşsizliğin ve tekel gücünün oluşturduğu bir diğer sorun da gelir dağılımındaki bozulmadır. İşçiler işsizlik tehdidi altında düşük ücretleri ve kötü çalışma koşullarını kabul etmek zorunda kalıyorlar. Böylelikle işçilerin hane gelirleri azalırken sermayedarların kârları artıyor. Tekel gücü ise sermayedarlara fiyatları maliyetlerin çok üzerinde belirleyerek kârlarını artırma imkânı tanıyor. Gelir dağılımını, kamu politikaları dahil olmak üzere, etkileyen birçok unsur bulunmaktadır. Gelir dağılımını gösteren istatistikler anketler aracılığıyla ölçülmektedir. Bununla beraber, literatürde gelir anketlerinin karşılaştığı “kayıp zengin problemi” (missing rich problem) olarak adlandırılan bir sorun bulunmaktadır. Buna göre ankete katılan düşük gelirliler genellikle gelirlerini doğru biçimde beyan ederken, zenginler çeşitli sebeplerle gerçek gelirlerini yansıtmamaktadır. Bu nedenle anketler gerçek gelir dağılımını ancak aşağı yönlü tahmin edebilmektedir. Çünkü zenginlerin geliri eksik bir biçimde ölçülmektedir. Gerçek gelir dağılımı anketlerin aktardığından daha eşitsizdir (Güzelsoy & Tekgüç, 2025). Yani, Diyarbakır’da aslında gelir dağılımı, resmî istatistiklerle ifade edildiğinden çok daha eşitsizdir. Kooperatiflerin elde ettikleri geliri oldukça eşitlikçi biçimde bölüştükleri düşünüldüğünde, üretimi kooperatif biçiminde örgütlemenin gelir dağılımını düzeltici bir etkisi olacaktır.

Kapitalizmin yarattığı bireyci ve çıkarcı insan anlayışı karşısında, Kürdistan’da kooperatifleşme yönündeki en büyük avantaj Kürt halkının örgütlülüğü ve yıllar içerisinde geliştirdiği güçlü dayanışma kültürüdür.

Yukarıda yapılan tartışmayla, kooperatifleşmenin önünde teorik olarak herhangi bir engelin bulunmadığını belirttik. Fakat, pratikte kooperatiflerin çeşitli sorunlarla karşılaştıklarını söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, kooperatifleri başlatmak için finansmanın sağlanmasıdır. Eğer kooperatifleşmenin işsizliği azaltmasını bekliyorsak, halihazırda işsiz olan insanların bir araya gelerek bir kooperatif kurmaları veya mevcut bir kooperatifin üyesi olmaları gerekir. Her iki durumda da belirli bir finansman gereklidir. İşsiz insanların bu finansmana sahip olması beklenmemelidir. Bu noktada belediyelerin önemini hatırlamamız gerekiyor. Belediyelerin kooperatifleri teşvik edecek ve destekleyecek hem yasal zemini hem de bütçesi bulunuyor. Pratikte belediyelerin çeşitli biçimlerde kooperatifleri desteklemeye çalıştıkları anlaşılıyor. Belediyelerin açılan kooperatiflere ortak olması finansman sorununu bir ölçüde çözecektir. Hibelerin dağıtımıyla ilgili pratik engeller aşılırsa, devletin kooperatiflere özel olarak dağıttığı hibelerin de finansman sorununu bir ölçüde çözebileceğini söyleyebiliriz. Eğer kooperatifleşme dalgası belirli bir ivme kazanırsa, söz konusu hibe ve belediye destekleri finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir. Uzun dönemde, yalnızca kooperatiflere kredi sağlamakta uzmanlaşmış bir bankanın da gerekli olabileceğini düşünüyorum.

Bununla beraber, belediyelerin sahip olduğu yüksek tüketim gücü de kooperatifleri desteklemek amacıyla stratejik bir biçimde kullanılmalıdır. Yerel yönetimler, gerek kendi idari ve kurumsal faaliyetlerini sürdürmek gerekse sundukları kamusal hizmetleri sürdürmek için gıdadan tekstil ürünlerine, peyzaj malzemelerinden hijyen ürünlerine kadar son derece geniş bir yelpazede mal ve hizmet alımı yapmaktadır. Belediyelerin bu devasa tüketim gereksinimlerini doğrudan kooperatiflerden tedarik etmesinin önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Aksine, böyle bir tedarik modeli her iki taraf için de avantajlı bir ekonomik döngü yaratır. Belediyeler açısından bakıldığında, ürün ve hizmetlerin doğrudan üretici kooperatiflerinden temin edilmesi aracıları ortadan kaldıracağı için maliyetleri düşürür. Kooperatifler açısından ise bu durum piyasa koşullarının yarattığı belirsizliklerden kurtulup öngörülebilir bir pazar garantisi anlamına gelir. Kooperatifler bu talebi kullanarak üretim kapasitelerini artırabilir. Dolayısıyla belediyelerin satın alma gücünü kooperatiflere yönlendirmesi yalnızca bir tedarik tercihi değil, toplumsal faydayı önceliklendiren dönüştürücü bir yerel kalkınma politikasıdır. 

Kapitalizmin yarattığı bireyci ve çıkarcı insan anlayışı karşısında, Kürdistan’da kooperatifleşme yönündeki en büyük avantaj Kürt halkının örgütlülüğü ve yıllar içerisinde geliştirdiği güçlü dayanışma kültürüdür. Gerçekten de örgütlü olmayan halkların kooperatif kurma çabaları az sayıda deneyimle sınırlı kalmaktadır. Buna rağmen, dünya genelinde toplumsal dayanışmayı merkeze alarak başarıya ulaşmış oldukça zengin kooperatif tecrübeleri bulunmaktadır. Kürt halkı, kendi özgün koşullarını bu küresel deneyimlerin sunduğu imkânlarla birleştirerek pratikte büyük bir adım atabilir. Bu kooperatiflerin kendileri de bir dayanışma anlayışı ile kuruldukları için deneyimlerini paylaşmaya ve hatta başka halkların yeni kooperatifleşme adımlarına destek vermeye oldukça açıktır.

 

[1] Çok farklı kooperatif kurma biçimleri bulunsa da bu yazıda üretim kooperatiflerine odaklanılmıştır.

 

Kaynakça

Alchian, A. A., & Demsetz, H. (1972). Production, Information Costs, and Economic Organization. The American Economic Review62(5), 777–795.

Coase, R. H. (1937). The Nature of the Firm. Economica4(16), 386–405. https://doi.org/10.1111/j.1468-0335.1937.tb00002.x

Craig, B., & Pencavel, J. (1992). The Behavior of Worker Cooperatives: The Plywood Companies of the Pacific Northwest. The American Economic Review82(5), 1083–1105.

Craig, B., & Pencavel, J. (1995). Participation and Productivity: A Comparison of Worker Cooperatives and Conventional Firms in the Plywood Industry. Brookings Papers on Economic Activity. Microeconomics1995, 121. https://doi.org/10.2307/2534773

Cullenberg, S. (1994). The Falling Rate of Profit: Recasting the Marxian Debate. Pluto Press.

Democracy at Work Institute. (2023). Worker Cooperatives State of the Sector 2023. https://institute.coop/resources/2023-worker-cooperative-state-sector-report

Güzelsoy, H., & Tekgüç, H. (2025). Correcting for the Missing Rich: Imputing Missing Incomes into Household Data Proportional to Wealth Distribution. LIS Working Papers, LIS Working Papers, Article 903. https://ideas.repec.org//p/lis/liswps/903.html

Jensen, M. C., & Meckling, W. H. (1979). Rights and Production Functions: An Application to Labor-Managed Firms and Codetermination. The Journal of Business52(4), 469–506.

Kruse, D. (2022). Does employee ownership improve performance? IZA World of Labor. https://doi.org/10.15185/izawol.311

Lavoie, M. (2014). Post-Keynesian Economics. Edward Elgar Publishing. https://EconPapers.repec.org/RePEc:elg:eebook:12857

Olsen, E. K. (2013). The Relative Survival of Worker Cooperatives and Barriers to Their Creation. Advances in the Economic Analysis of Participatory & Labor-Managed Firms14, 83–107.

Olsen, E. K. (2017). Class-analytic Marxism and the recovery of the Marxian theory of enterprise. In Knowledge, Class, and Economics Marxism without Guarantees. Routledge.

Olsen, E. K. (2024). Worker Cooperatives and Post-Capitalism. In M. Ali & A. E. Davis (Eds.), Radical Political Economics—Principles, Perspectives, and Post-Capitalist Futures (pp. 252–265). Routledge.

Olsen, E. K. (2025). The Effect of Employee Ownership on Comonitoring and Effort [Unpublished manuscript].

Pencavel, J. H. (2012). Worker cooperatives and democratic governance. IZA Discussion Papers, No. 6932. https://www.econstor.eu/bitstream/10419/67218/1/728401401.pdf

Polanyi, K. (2001). The great transformation: The political and economic origins of our time (2nd Beacon Paperback ed). Beacon Press.

Pérotin, V. (2018). What do we really know about worker co-operatives? Co-Operatives UK.

 

Yayın Tarihi: 04/08/2026