PolitikART
Toplum-Politika

Hudeybiye’den Hayırlı Cuma’ya: Uzlaşı, Dini Bir Zorunluluktur

PolitikART Özel
Fatih Çiçek
Belfast deneyimi, dinî aktörlerin, kanaat önderlerinin ve inanç topluluklarının güven inşa ederek diyaloğu güçlendirebileceğini ve barışın toplumsallaşmasına katkı sunabileceğini gösteriyor. Çünkü din, yalnızca bireysel inanç alanında değil, toplumların ahlaki hafızasında, gündelik ilişkilerinde ve birbirlerini nasıl gördüklerinde de etkili olan güçlü bir toplumsal alandır.

 

İmza bir başlangıçtır; barışın asıl hikâyesi ise ondan sonrasını inşa etmektir.

10 Nisan 1998, Cuma. Belfast’ta, otuz yıllık bir çatışmayı bitiren anlaşma imzalanıyor ve tarihe “Hayırlı Cuma Anlaşması” adıyla geçiyor. O günün arkasında, çoğu kimsenin görmediği uzun bir sabır vardı. Belfast’taki Clonard Manastırı’nın rahibi Alec Reid, Gerry Adams ile John Hume’u kamuoyundan uzak, aynı odaya oturttuğunda, küçük görünen bu temaslar zamanla otuz yıllık bir çatışmanın sona ermesine giden yolu açacaktı. 

Alec Reid’in tek derdi bir sonraki ölümü durdurmanın tek yolu olan taraflar arasında bir diyalog bulmaktı. Türkiye’de barış nasıl sorusu kendisine sorulduğunda cevabı kısa ve netti; “tek bir tavsiyem olacaktır: masaya oturun ve diyalog sağlayın.”

Bugün Türkiye’de mesele tam da burada düğümleniyor: Yasalar masada kapıyı açabilir; ancak toplumun o kapıdan birlikte geçebilmesi için güveni, diyaloğu ve barışı toplumsal alana taşıyacak aktörlere ihtiyaç vardır. Kanaat önderleri de bu sürecin önemli taşıyıcılarıdır.
Belfast örneği yalnızca geçmişte yaşanmış bir barış deneyimini hatırlatmak için vermiyorum; çünkü barışın başarısı, yalnızca siyasetçilerin attığı adımlara değil, toplumun bu adımları nasıl karşıladığına ve gündelik hayata nasıl taşıdığına da bağlıdır. Belfast deneyimi, dinî aktörlerin, kanaat önderlerinin ve inanç topluluklarının güven inşa ederek diyaloğu güçlendirebileceğini ve barışın toplumsallaşmasına katkı sunabileceğini gösteriyor. Çünkü din, yalnızca bireysel inanç alanında değil, toplumların ahlaki hafızasında, gündelik ilişkilerinde ve birbirlerini nasıl gördüklerinde de etkili olan güçlü bir toplumsal alandır.

…tarihin, farklı coğrafyalardaki büyük dönüşümleri bazen aynı günün içinde buluşturması, üzerinde durmaya değer bir rastlantı, bize asıl meseleyi hatırlatıyor: bir barışın imzalanması ile o barışın halkın hayatına, sokağına, evine sinmesi aynı şey değil. İmza bir başlangıçtır; barışın asıl hikâyesi ise ondan sonrasını inşa etmektir.

İrlanda Kardinali Cahal Daly’nin tek cümlesi dönemin ruhunu özetliyordu: “Uzlaşı, dini bir zorunluluktur.” Bu söz, uzlaşıyı yalnızca siyasetin ürettiği bir sonuç değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olarak görüyordu. Başpiskopos Robin Eames ise cemaatine seslenirken, kuşku toplumunun yerini güven toplumuna, acı toplumunun yerini iyileşme toplumuna bırakması gerektiğini söylüyordu.

Aradan 28 yıl geçti. 7 Ağustos 2026, yine bir Cuma, TBMM Adalet Komisyonu'nda bambaşka bir coğrafyada benzer bir yükü taşıyan bir yasa görüşülmeye başlandı. İki sürecin arasında doğrudan bir bağ kurulamaz elbette. Ama tarihin, farklı coğrafyalardaki büyük dönüşümleri bazen aynı günün içinde buluşturması, üzerinde durmaya değer bir rastlantı, bize asıl meseleyi hatırlatıyor: bir barışın imzalanması ile o barışın halkın hayatına, sokağına, evine sinmesi aynı şey değil. İmza bir başlangıçtır; barışın asıl hikâyesi ise ondan sonrasını inşa etmektir.

Bugün bu coğrafyada yürütülen toplumsal barış sürecinin de aynı ikiliği taşıdığını görmek gerekiyor. Meclisten geçecek bir yasa, silahın susmasını sağlayabilir. Ama silahın susması ile toplumun barışması arasındaki mesafeyi kapatacak olan, kanun maddeleri değil; köyde, mahallede, aynı sokakta yaşayan insanların onurlu bir barışı birlikte inşa etmesidir.  Bu nedenle öncelikle birbirimizi dikkatle dinlemeli ve ortak paydalarımız üzerine odaklanmalıyız.  
Tam da burada şu soruyu sormak gerekiyor: Dinî aktörler, geçmişte çatışmanın yanında veya sessizliğinde durdukları yerden çıkıp şimdi toplumsal barışın ahlaki ve toplumsal aktörleri olabilir mi?

Bu soru aynı zamanda bir öz eleştiri sorusudur. Toplumsal etkisi güçlü olan dinî aktörler, çatışma dönemlerinde çoğu zaman sessiz kaldılar; yaşanan acılar ve haksızlıklar karşısında yeterince sorumluluk almadılar. Bugün ise bu sorumluluğu barış döneminde de taşımak zorundadırlar.

HUDEYBİYE ANTLAŞMASI

Bu inşanın yeniden kurulmasında, inancın -sadece kurumsal değil, insani ölçekte, imamın, dedenin, hocanın, kanaat önderinin- taşıyabileceği bir sorumluluk var. Reid’in yaptığı da buydu: zorla bir şey dayatmadı, sadece bir kapı araladı. Dolayısıyla, bu sorumluluğun onurlu bir zeminde tanımlanması gerekiyor. Bu barış, kimsenin boyun eğmesi, susturulması ya da unutturulması üzerine kurulamaz. Onurlu barış, geçmişin acısını inkâr etmeden, geleceği birlikte kurma iradesidir. Çünkü barışın değeri, o an kimin ne kadar kazandığıyla değil, müzakere masasının taraflara nasıl bir gelecek açtığıyla ve sonrasında hangi tarihsel ve toplumsal imkânları yarattığıyla ölçülür. Bu nedenle barış, öncelikle devletin bu tarihsel politikalarla yüzleşmesini ve yaşanan inkâr, asimilasyon ve şiddeti kabul etmesini gerektiriyor. Buna paralel olarak, Türkler ve Kürtler başta olmak üzere bu topraklarda yaşayan halklar arasında güvenin yeniden kurulması ve barışın toplumsallaşması gerekiyor.

…sorumluluğun onurlu bir zeminde tanımlanması gerekiyor. Bu barış, kimsenin boyun eğmesi, susturulması ya da unutturulması üzerine kurulamaz. Onurlu barış, geçmişin acısını inkâr etmeden, geleceği birlikte kurma iradesidir.

Fakat bunun için yalnızca kurumların değil, toplumların zihninde de bir dönüşüm gerekiyor. Yüz yılı aşkın çatışma, devletin ürettiği inkâr ve güvenlikçi politikaların yanı sıra toplum içinde de korkuları, önyargıları ve düşmanlıkları derinleştiren zihinsel kalıplar yarattı. Sayın Öcalan’ın Urfalı Hz. İbrahim ve “put kırıcılık” üzerinden yaptığı vurguyu da bu açıdan düşünmek gerekir. Buradaki put, yaşanan haksızlıkların kendisi değil; çatışmayı yeniden üreten ve insanları birbirinden uzaklaştıran değişmez kabullerdir. Bu putları kırmak, yaşananları unutmak ya da sorumlulukları eşitlemek değil; yüzleşmenin ardından halkların birbirini yeniden görebileceği bir zihinsel alan açmaktır.

Burada, İslam tarihinden bambaşka bir örnek akla geliyor. Uzlaşının İslam düşüncesindeki karşılığını görmek açısından da önemli bir örnek vardır: Hudeybiye Anlaşması. Hicretin altıncı yılında, Mekke’ye sadece ziyaret amacıyla giden Müslümanlar, Kureyş ile masaya oturduğunda ortaya çıkan metin, ilk bakışta ağır görünüyordu- o yıl Kâbe'ye girilemeyecek, on yıl savaşılmayacak, Medine’ye sığınan biri geri iade edilecekti. Hz. Ömer bile isyan edip "Biz haklı yolda değil miyiz, neden bu güçlüğü kabul ediyoruz?" diye sormuştu. 

Hudeybiye’nin bize hatırlattığı şey, uzlaşının her zaman tarafların o anki beklentilerini karşılayan bir sonuç üretmek zorunda olmadığıdır. Bazen asıl kazanım, çatışmanın ürettiği kapanmış alanı açmak ve geleceğin imkânlarını çoğaltmaktır. O gün ilk bakışta bir geri adım gibi görünen anlaşmanın, yıllar sonra “apaçık bir zafer” olduğu anlaşıldı.

Hudeybiye’nin hatırlattığı bir diğer husus ise; uzlaşı, burada haklılıktan vazgeçmek değil, daha büyük bir toplumsal ve tarihsel imkân için çatışmanın dilini terk edebilmek anlamına geliyordu. Bugün bu örneği hatırlamak, tarihsel bir benzerlik kurmak için değil, çatışmasızlığın açabileceği yeni toplumsal alanı anlamak açısından önemlidir.

Sayın Öcalan’ın yaklaşımında da çatışmasızlık, yalnızca silahların susması anlamına gelmiyor; ortaya çıkacak sosyolojik, kültürel ve siyasi serbestlik, toplumun kendisini yeniden kurabileceği yeni bir alan açıyor. Bu açıdan barış, silahların bıraktığı boşluk değil, siyasetin, toplumun ve farklı kimliklerin kendisini özgürce ifade edebileceği yeni bir başlangıç olarak görülmelidir. Bugün atılan adımın da tam anlamı, son iki yılda görüldüğü gibi büyük ihtimalle bugün değil, önümüzdeki yıllarda daha net anlaşılacaktır. 

Bugün gelinen noktada, toplumsal barış açısından tarihî bir eşikte duruyoruz. Türkiye’nin bütün halkları için geçmişin yükünü inkâr etmeden geleceği birlikte kurma fırsatı var.  Bu yüzden barış sürecinde tarihsel hafızayı diri tutmak kadar, geçmişin tekrarını engelleyecek bir siyasal öngörü ve toplumsal sabır da gerekiyor.

Bugün gelinen noktada, toplumsal barış açısından tarihî bir eşikte duruyoruz. Türkiye’nin bütün halkları için geçmişin yükünü inkâr etmeden geleceği birlikte kurma fırsatı var.  Bu yüzden barış sürecinde tarihsel hafızayı diri tutmak kadar, geçmişin tekrarını engelleyecek bir siyasal öngörü ve toplumsal sabır da gerekiyor. Bu nedenle, Koçgiri İsyanı sonrasında bir yandan Meclis’te araştırma komisyonu kurulması tartışılırken, buna paralel olarak Topal Osman ve Sakallı Nurettin Paşa’nın Koçgiri’deki katliamlar için görevlendirilmesini; 1921 Anayasası’nın bir gecede değiştirilmesini, müzakere için masaya çağrılan Seyit Rıza’nın müzakere masasından idam sehpasına gönderilmesini ve 2013-2015 döneminin fırsatları ile handikaplarını hatırlayarak süreci dikkat ve hassasiyetle ilerletmeliyiz. 

Tarihte yaşananları unutmadan, ıskalamadan geleceğin yollarını hep birlikte inşa etmeliyiz.

Unutmayalım, sabırsızlık, barış süreçlerinin en büyük düşmanıdır. Bin kilometrelik yol  bir adımla başlıyorsa; tarihin yönünü değiştiren, o yolu tamamlayacak cesareti ve kararlılığı herkesin durduğu yerden  gösterebilmesi gerekiyor.

Yayın Tarihi: 14/08/2026