PolitikART
Toplum-Politika

Ekonomiyi Sermayeye Terk Etmemek

PolitikART Özel
Ahmed Pelda
Unutmamak gerekir ki, güç ilişkilerine bağlı olarak şekillenen farklı emek yapıları vardır, farklılıkları dolayısı ile ortak hareket edememekte ve potansiyellerini ortaya çıkaramamaktadırlar. Mesela devlet tarafından merkezden atanan güvenlik, yargı, eğitim ve idari personel her ne kadar ücretli sayılsa da ideolojik ve politik olarak kendini egemen pozisyonda görür, merkezi pozisyonda sayar. İşbirlikçi sermayedar, yönetici kesimle hareket etmeyi, hukuki ve kurumsal gücüne dayanarak hükmetmeyi esas alır. Sadece maaşıyla yetinmez rüşvet, iltimas sisteminden de yararlanır. Daha da ötesi halkı, yerel emekçiyi öteki, yönetilmesi ve yürütülmesi gereken, sömürge alanı içindeki birimler olarak görür.

FOTO AFP

Agit Özdemir imzası ile yayımlanan ‘Sömürgecilik ve Kürt Sermaye Sınıfını Yeniden Düşünmek’ başlıklı analiz, günümüzün online okurları için oldukça uzun bir içerik olmasına rağmen büyük bir ilgi gördü. Analizin hem güncel/yakıcı sorunları bütünlüklü bir şekilde ele almasının hem de yeni tartışmalara kapı aralayacak bir şekilde formüle edilmesinin bu hususta belirleyici olduğu kanısındayım.  Bu yazının bir devamı ve eleştirel tamamlayıcısı niteliğinde olan ‘Kürdistan’da Sermaye Sınıfı, Emek Süreci ve Kooperatifler’ başlıklı yazı ise Halit Güzelsoy tarafından yazıldı. Her iki yazı da Kürdistan ekonomisinin sermaye sınıfının hâkimiyetine bırakılamayacağını öne çıkarıyor. Sermayenin kendi çıkarını önceleyerek Kürt halkının kolektif haklarını aşındıracağı her iki metnin de ana argümanını oluşturuyor. Her iki yazar da üretim sürecinin alternatif biçimlerde örgütlenmesinin önemini vurguluyor. Üretimi kooperatif biçiminde örgütlemek bu alternatifler arasında öne çıkmaktadır.

Kürdistan’da sermayenin hakimiyeti yalnızca bir iktisadi olgu değildir. Sermayenin hedefleyeceği şeyin iktisadi çıkarların yanı sıra politik temsiliyet de olduğunu görebiliyoruz. Kendisine bir alan açıldığını ve güçlendiğini hisseden sermaye sınıfının politik olarak da hâkim olmayı arzuladığı görülmektedir. DTSO’nun sivil toplum kuruluşlarından futbola kadar her alana büyük bir hevesle dahil olmasını biraz da bu açıdan okumak gerekmektedir. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin sermaye açısından en önemli özelliği yeni pazar imkânları yaratabilecek olmasıdır. Bunun da ötesinde, sermayedarların sürecin “hızlıca” başarıya ulaşmasını bu pazarlardan en büyük payı almak için istediklerini açıkça görebiliyoruz. Böyle bir sonuca bazı şeyleri yorumlayarak değil, sermayedarların açıkça ifade etmeleriyle ulaşıyoruz. Yani sermaye süreçten kâr payı talep etmektedir. Tüm bunlar bize bir dönüm noktasında olduğumuzu göstermektedir. Kürdistan ekonomisi ya sermayedarların çıkarlarının öncelendiği bir biçimde ya da halkın refahına göre örgütlenecektir.

Bu yüzden, bahse konu analizler üzerine değerlendirmede bulunmanın sadece bir inceleme notu olmayacağını, bilakis ek tartışma gündemlerine vesile olacağını öngörerek, öncelikle yazıların noksan kaldığını düşündüğüm noktalarını ve ardından Kürdistan’ın ekonomi-politiği üzerine fikirlerimi paylaşacağım.

 

Teorik çerçeveden Kürt sermaye sınıfı

‘Sömürgecilik ve Kürt Sermaye Sınıfını Yeniden Düşünmek’ başlıklı çalışma, aslında tek makalede tüm Kürdistan’a dair genel bir çözümlemeyi hedeflemiş gibi duruyor. Bu yüzden, yazının kapsamı oldukça geniş. Yazıda hem teorik ve ampirik veriler hem de farklı yazarlar/söylemler/kavramlar iç içe sunulmuş durumda. Takdir edileceği üzere, Kürdistan meselesinin tümünü özellikle sömürgeciliğin iktisadi varyasyonlarına odaklanarak açıklamaya çalışmak bir makalenin, hatta bir kitabın sınırlarını aşmaktadır. Buna paralel olarak; yazının kavramsal çerçevesi inşa edilirken birbiriyle zayıf ilişkili ekollerin tespitlerini ele alarak konuyu açıklamaya çalıştığı için eklektik bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bunun yerine, Kürdistan iktisadını inceleyen yazıların sadece bir ekolün disiplinine ve kavram setlerine göre formüle edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Farklı ekollerin araçları kullanılarak yapılan analizler, aynı metin içerisinde aslında birbiri ile çelişen argümanların oluşmasına neden oluyor. Sadece bir ekolün kavram seti kullanılarak hem ekole katkıda bulunulabilir hem de ekol içerisinde son bir halka oluşturulabilir. Tersi biçimde elde edilen yeni bulgular eliyle mevcut ekol ve kavramların eleştirisi yapılarak bunun üzerinden yazarlar kendi teorik ve kavramsal sistemlerini geliştirebilir. Kısacası, teorik analiz yapılırken disiplinler ve ekoller arası ilişkiye biraz daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Nihayetinde işbirlikçi sermayenin referansı halk olamaz ve muhalif Kürtlere dönüp ‘ne anlarsınız ekonomiden, girişimden’ demesi kadar olağan bir durum yoktur. Çünkü ranta dayalı zenginliğin verdiği güç, içinde bulundukları kompleks ilişkiler ağı onları başka bir boyuta da taşırmıştır. Kendilerini aynı zamanda bilgili, entelektüel, liberal olarak görmekte ve düşün dünyasına da el atacak cahil cesareti göstermektedirler.

Yazının teorik çerçevesine dair sunulan eleştirel yaklaşıma rağmen şunu da belirtmek gerekir: Bir girişim olarak yazının öne çıkardığı tartışma bağlamı oldukça anlamlıdır. Özellikle analizin saha boyutlarını (Kürdistan konusunu) okumaya başladıkça bu husus giderek belirginleşmektedir. Fakat temel düzeyde bir ayrıma dikkat çekmek gerekir: Ülkeye dair verilerin kategorize edilmesi, sınıflandırılması, bir noktada yeniden tanımlanması da ayrı bir gayret gerektirmektedir ve buradan dahil olarak tartışmaya yeni bir boyut katmak mümkündür. Örneğin, yazının odak noktası olan Kürdistan’da sermaye olgusu, devlet merkezli ve yurtsever kesim, görece en baskın iki boyut üzerinden ele alınmıştır. Fakat aralarındaki fark çok keskin değildir, aksine geçişler de vardır. 

 

Kürdistan’daki zenginlik:

  1. Devlet kaynaklı zenginleşme: Siyasi parti ilişkileri üzerinden ama özünde gücünü devletten alan bir zenginleşmedir. AKP, CHP veya başka parti olayı bu gerçekliği değiştirmez.
  2. Dış kaynaklı zenginleşme: Kürdistan dışındaki büyük/merkezi sermayenin şubesi, parçası, bayisi, uzantısı, özellikle bankaların kredi tüketicisi, holdinglerin pazarlamacısı ya da taşeronu olarak çeşitli ekonomik girdilerin üretilmesi ve bu temelde ortaya çıkan zenginlik formları.
  3. Belediye kaynaklı zenginleşme: Son 25 yıldır belediyeler ekseninde oluşan ve bir tür sermaye gücü biçiminde göze çarpan zenginleşme.

Kürdistan’da girişimci bir tahayyül ile hareket eden, en genel anlamıyla liberal bir iktisadi model ile zenginleşen sermayedar neredeyse yok hükmündedir. Analiz boyunca iş insanı kategorisinde zikredilen bazı kişilerin pratikleri özünde devletten beslenen ‘zengin’ kategorisine işaret eder. Başka bir deyişle; yazının öne çıkardığı isimlerin finansal becerilerine ya da ekonomik yaratıcılıklarına rastlayamazsınız, fakat aynı isimlerin aldıkları ihaleler, krediler, imtiyazlar, lisanslar, kurdukları işletmeler ile anıldıklarına şahit olabilirsiniz. Tüm bunlar, adı-sanı-rengi ne olursa olsun devletin/iktidarın oluşturduğu olanakların sonucudur; haliyle kendinden menkul bir sermaye gücünden değil işbirlikçiliğin tipik bir örnekliğinden söz etmekteyiz. En kaba tabirle, ekonomik alanda devletin belirlediği çerçevede hareket eden, siyasi alanda devletin ihtiyacına göre (iktidar partisinin istemi üzerine) yön almaya/vermeye çalışan, bürokratik alanda devletin rant vizyonuna göre kurumlarda yer tutan bir anlayıştır. 

Kısacası, Kürdistan’da iktisadi üretim bağlamında kendi dinamikleriyle hareket edebilen, kendi projesi ya da girişimciliği ile ticaret yapan ve pazar oluşturan bir sermaye gücü yoktur. Eğer olsaydı bu kadar pervasız bir yaklaşım sergileyemezlerdi. Çünkü sermayenin toplumsallığı hayati bir önemdedir.

Nihayetinde işbirlikçi sermayenin referansı halk olamaz ve muhalif Kürtlere dönüp “ne anlarsınız ekonomiden, girişimden” demesi kadar olağan bir durum yoktur. Çünkü ranta dayalı zenginliğin verdiği güç ve içinde bulundukları kompleks ilişkiler ağı zihinlerinde bir yanılsamaya neden olmuştur. Kendilerini aynı zamanda bilgili, entelektüel, liberal olarak görmekte ve düşün dünyasına da el atacak kadar cahil cesareti gösterebilmektedirler. Örneğin, kooperatif olgusunu eleştirip hiçleştirmektedirler. Bunun da ötesinde devletin yasalarına ve kredi desteğine dayanmayan, insanların kendi emek ve girişimleriyle oluşturmaya çalıştıkları kooperatif yapısıyla bırakınız saygı duymayı, dalga geçmektedirler. Oysa gelişmiş ülkelerde dahi kooperatiflerin sadece katılımcılar için değil, ekonominin geneli için ne kadar hayati bir rol taşıdığını, aynı zamanda bir sivil toplum anlayışı ve örgütlenmesi olduğunu, bundan dolayı devletlerin de kooperatifçiliğe ayrı bir özen gösterdiğini ve yasaları titizce düzenlediğini bilmezler.

Kısacası, Kürdistan’da iktisadi üretim bağlamında kendi dinamikleriyle hareket edebilen, kendi projesi ya da girişimciliği ile ticaret yapan ve pazar oluşturan bir sermaye gücü yoktur. Eğer olsaydı bu kadar pervasız bir yaklaşım sergileyemezlerdi. Çünkü sermayenin toplumsallığı hayati bir önemdedir. Özünde; ürün alımından, üretim ve tüketim süreçlerine değin bütün aşamalarda toplumla muhatap olma söz konusudur ve toplumsal ilişkilerin yönetimi/değeri girişimci tarafından bilinir ve kabullenilir. Gelişmiş ülkelerdeki sermaye gruplarının ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra birçok sosyal, kültürel, eğitsel kurumlarının ve vakıflarının olması bu anlamıyla keyfi bir girişim değil, gerekliliktir. Bu yüzden sırtını devlete dayayan bir sermaye gücünün, halka üstten bakması ve toplumsal alana katkı sunmayı ‘sadaka’ biçiminde algılaması olağan bir durumdur.

 

FOTO MEDİNE MAMEDOĞLU

Unutmamak gerekir ki, güç ilişkilerine bağlı olarak şekillenen farklı emek yapıları vardır, farklılıkları dolayısıyla ortak hareket edememekte ve potansiyellerini ortaya çıkaramamaktadırlar. Mesela, devlet tarafından merkezden atanan güvenlik, yargı, eğitim ve idari personel her ne kadar ücretli sayılsa da ideolojik ve politik olarak kendini egemen pozisyonda görür, merkezi pozisyonda sayar.

Yerel dinamikler ve toplumsal potansiyel

Oysa Kürdistan’da toplumsallığı ve ekonomik aktiviteyi birlikte yürüten kesimler de vardır. Esnaflar; tamirciler, dükkanlar, küçük üreticiler vs. ekonominin ve toplumsallığın ana damarı gibidir. Yerel halkın ihtiyacı, toplumsal ihtiyaç ve potansiyeli üzerinden işyeri açıp faaliyet gösterenlerin emeği de ilişkileri de kayda değerdir. Bunlar sermayedar değil, emekçi kesimlerdir; esnaf kategorisindedirler. Kürdistan’ın neredeyse tümündeki dinamik güç de bunlardır ve çoğu zaman sermayedar sınıfla karıştırılırlar. Girişte anılan her iki analizin de bu ayrımı fark edebilmiş olduğunu söylemek güçtür, zira, analiz sermayeye dikkat çekerken emek cephesinin özne olma ihtimalini görmezden gelmektedir. Başka bir deyişle; analizin sermayeyi tanımlamak için gösterdiği çabayı Kürdistan’daki emek gücünün potansiyelini irdelemek ve siyasetin öznesi olarak görmek için sarfettiğini söyleyemeyiz.

Unutmamak gerekir ki, güç ilişkilerine bağlı olarak şekillenen farklı emek yapıları vardır, farklılıkları dolayısıyla ortak hareket edememekte ve potansiyellerini ortaya çıkaramamaktadırlar. Mesela, devlet tarafından merkezden atanan güvenlik, yargı, eğitim ve idari personel her ne kadar ücretli sayılsa da ideolojik ve politik olarak kendini egemen pozisyonda görür, merkezi pozisyonda sayar. İşbirlikçi sermayedar, yönetici kesimle hareket etmeyi, hukuki ve kurumsal gücüne dayanarak hükmetmeyi esas alır. Sadece maaşıyla yetinmez, rüşvet ve iltimas sisteminden de yararlanır. Daha da ötesi, halkı, yerel emekçiyi sömürge alanı içindeki öteki, yönetilmesi ve yürütülmesi gereken birimler olarak görür.

Buna karşılık; ister köyde üretim yapan bir çiftçi, ister kentte esnaf, küçük ve orta boy işletme sahibi, ister işçi kategorisindeki çalışanlar, yerel emek gücü örgütlü hareket ettiğinde ekonomik, sosyal, siyasal alanda büyük etkide bulunabilir. Özellikle birbirlerine yakın dinamiklere sahip yerel emek güçleri birlikte hareket etme potansiyeline sahiptir. Muhalif siyasal hareketler tarafından da yeterince ilgilenilmediği için aralarında örgütlü bir ilişki ve ahenk söz konusu olmamakta, bahse konu büyük potansiyel ortaya çıkamamaktadır. Devletin ve ondan nemalanan ilgili birimlerin karşıt olduğu bu pozisyona dair yeniden düşünmek gerekir. Zira Kürdistan’da üretime ve tüketime, potansiyeli itibariyle ekonomiye de dinamizm kazandıran kesimleri yakından incelersek farklılıkları ve ortak alanları daha rahat ayırt etmek mümkün olacaktır:

 

  1. Devletin idare, yargı, eğitim, mali bürokrasi ve güvenlik alanlarında atadığı grup önemli bir kesimdir. Bu insanlar genellikle Kürdistan illerine başka illerden atandıkları için gelirlerinin büyük bir bölümünü de geldikleri illere taşımakta, Kürdistan’da harcamamaktadır. Oysa, bu kadrolar yerel çalışanlardan olsaydı, bu bile harcama yoluyla kümülatif bir sermaye birikimine yol açabilirdi. Ayrıca bu sivil ve askeri bürokrasi, bir tür sömürgeci üstünlük algısına yaslanarak hareket ediyor ve analizde bahse konu edilen yapay sermaye sınıfına belli bir düzeyde etki ediyor.  
  2. Belediyeler kimin elinde olursa olsun özünde devlete bağımlı kurumlar olarak rant kaynaklarıdır. Çünkü belediyelerin bütçesi de işleyişi de gücünü devletten ve onun yasalarından alıyor, halihazırda bağlı olunan devletin yarattığı iktisadi kültürün kaçınılmaz çıktıları oluyor. Genel işleyişten farkı, bürokratların yerine siyasetçilerin rantı kullanmaya yetkili olmasıdır. Halk bu kesime yaklaşırken siyasal mekanizmaları ve kişisel ilişkileri kullanmaktadır. İş bulmak isteyenler kayyımlar döneminde AKP, devlet müdahalesinin olmadığı dönemlerde ise yurtsever kimliklerine göre pozisyon alarak sınıfsal realiteden uzak bir şekilde siyasi güç ve yapılara eklemlenerek hareket ediyorlar. Nitelikli özellikler, değer katma ve yaratma adayı değil, siyasi ilişki ve iltimasın erbabı bir toplum ortaya çıkıyor. Bu durum, yurtsever hareketin de siyasi yapılanmasının yereldeki çözülemeyen ağır yarasına dönüşmüş vaziyettedir ve çürümeye sebep olmaktadır. 
  3. Maalesef en büyük emekçi kitle veya potansiyel ise sigortasız, güvenliksiz, sözleşmesiz çalışanlar ordusudur. Ucuza çalıştıkları gibi eldeki işi de kaybetmemek için iradelerini de adeta teslim etmektedirler. Atölye, dükkân veya orta boy işletmelerde çalışanların büyük çoğunluğu böyledir. Bu kesimin örgütsüz olması da başlı başına bir sorundur ve örgütlenmesine öncülük etmesi gereken de yurtsever harekettir. Ancak kısa vadeli siyasi hesaplar, işletme sahiplerinin de emekçilerin de ulusal, kültürel ortak değerlere sahip olması, işe alımda dahi bu değerlerin rol oynaması ve bunun bir dayanışma gibi görülmesi bir hassasiyet oluşturmaktadır. Fakat bu emek sömürüsünün gerçekliğini değiştirmez. Yurtsever hareketin bu alanda pasif kalması ve çözüm üretmekten uzak durması uzun vadede kalıcı hasarlara yol açabilir. Özellikle işletme sahipleri de yurtsever oldukları için arada kalma durumu yaşanmaktadır, oysa cesaretle hem esnafı/işletmeyi hem de emekçileri örgütleyip karşılıklı müzakere ve güvencelerle daha iyi bir model geliştirmek ve uzun vadeli kurumsal güçlenmeyi hedefleyen bir yapılanma meydana getirmek mümkündür. Güncel siyasi ortamın sorunlarını öne çıkarmak, ama esas meseleyi ihmal ya da günü kurtarma yaklaşımı bu alanda çürümeye yol açmakta, bundan dolayı yurtseverlerin uzun vadede daha büyük zararlar görmesine sebep olmaktadır. 
  4. En büyük kitle ise işsizlerin ta kendisidir. Bu grup, siyasi bir bilince sahip olup, bazı etkinliklere katılsa da hayatın gerçekliği karşısında bütün ideal ve hedeflerini bir kenara bırakmış, tamamen iş bulmaya odaklanmış bir gruptur. Yaşamın ve kentte tutunmanın mecburiyetleri nedeniyle kimden iş imkânı gelirse ona göre hareket etme, şekillenme eğilimindedirler. İşsizliğin bir sonucu olarak siyasete de katılamayan bu grubun yurtsever kesimler tarafından ihmal ediliyor olması da ciddi bir eleştiri konusudur. Çünkü bu grup sınıfsal, sosyal ve politik potansiyel olarak yurtsever bir dinamiktir. Ancak fırsatları değerlendiren devlet aygıtı yasal ve yasadışı örgütlü güçleri, siyasal partileri ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla bu kesim üzerinde önemli bir sosyal ve siyasal hakimiyet oluşturmaktadır. Cemaatler, radikal örgütler, uyuşturucu, mafya güçleri üzerinden ikna, tehdit, fuhuş, ajanlaştırma vb. yollarla insanlar denetime alınmakta, devlet hakimiyeti çeşitli uzantılar eliyle bu kesim içinde yaygınlaştırılmaktadır. Bu kesim devletin kirli pençeleri altında debelenirken toplumsal çürüme ve bağımlılığa kapılmaktadır. Bu kesimin meselesi salt sosyal örgütlenme ile çözülebilecek bir sorun değildir, somut iş ve yaşam projeleri gereklidir. Mesleki eğitim, meslek sonrası iş ve istihdam, bu anlamda da dayanışmacı ekonomi projelerinin geliştirilmesi için çaba gösterilmesi elzemdir. Bu yönlü bir gayret tabandan tavana doğru bir örgütlenmeyi getireceği gibi bütün kirli oyunları, devlet hegemonyasını ve işbirlikçilerin varlığını da gereksiz hale getirecektir. 
  5. Avukatlar, doktorlar, muhasebeciler, mühendisler gibi serbest meslek sahipleri, devlet kurumlarında çalışan öğretmenler, güvenlik yetkilileri, bürokratlar vs. ama siyaseten muhalif olan, oda/birlik/sendika örgütlülüğü bağlamında Kürt mücadelesini destekleyen kesim azımsanmayacak bir potansiyele sahiptir. Bu kesim, ekonomik olarak orta sınıfa yakın söylem üretmekte ve siyasi pozisyon almakta, mesleki ve ekonomik gücü sayesinde etkili olabilmektedir. Yurtsever hareketin entelektüel ve siyasal motoru gibi görülmektedir. Bir nevi Kürtler ve Kürdistan’a ilişkin bilgi taşıyıcısı olan kesimdir. Ancak pozisyonu istikrarsız olduğu için beklendiği ölçüde güç sunamamaktadır. Çünkü bireysel bağlamda ekonomik, mesleki ve entelektüel gücünü daha ileri bir aşamaya taşımak isterken bunu sağlayacak dinamizmi Kürt toplumu içinde bulamamaktadır. Kürt toplumu yerel düzeyde ekonomik işlev görürken, sınıfsal olarak daha güçlü bir pozisyona sıçramanın aracı devlet merkezli siyasi partiler, STK’lar ve finansal getirisi olan ihaleler, krediler ve teşvikler olmaktadır. Hakeza metropol, merkezi, holding sermayesi ile ilişkilenmek, bayisi, birlikte çalışanı, yerel sermayedarı olmak da bir sınıfsal sıçrama işlevi görür. Bu fırsatlardan yararlanamayan ya da bilinçli olarak tercih etmeyenler de yine Kürt mahallesinde aynı amaca ulaşmak için çırpınırlar. Mesela seçim dönemlerinde aday adaylığı patlaması bu kesimde yaşanır. Çünkü seçilmiş olarak elde edilecek bir fırsat sınıfsal olarak üst pozisyona geçme ya da mevcut pozisyonu sağlama alma olarak algılanır. Fakat aynı kesimlerin halk arasında çalışması talep edildiğinde bir tür ölü taklidi yapar, hatta güncel ve teorik siyasete eleştirel olabilirler.
  6. Yukarıda da değinildiği üzere esnaflar da önemli bir güçtür. Emekleri, meslekleri ve bu anlamda işletmecilikleriyle ayakta durabilen, görece daha özgür hareket edebilen kesimdir. Yurtsever dinamikleri güçlüdür, ancak emek sömürüsü bağlamında pek duyarlı değillerdir. Emekçilerin hakları ve örgütlenmesi konusunda isteksizlerdir. Siyasi talepleri itibariyle de seçilen olmak, belediyeden ihale almak, siyasi partide ve harekette söz sahibi olmak istemektedirler. Bahse konu haklara talip olabilirler ancak aynı oranda bu talebin altını dolduracak bilgi birikimi, siyasi tecrübe ve iş yapma kapasiteleri olduğunu söylemek söz konusu değildir. 

 

FOTO AFP

Ortak üretim ve alternatif ekonomi arayışları

Yukarıda kısmen değinilse de son konu, ancak sık sık tartışmalara neden olan, kooperatifler ve komünler üzerine yürütülen tartışmalara dairdir: Kooperatifler ve ortak ekonomik yöntemleri geliştirme konusunda Kürdistan’da bir gayretkeşliğin olduğu iddia edilemez. Sebep olarak geçmiş yılların deneyimlerini, bu hususta topluma umut aşılayıp sonunda başarısız/hayali projeler çıkarmalarını gösterebiliriz. Yine sınıfsal ve politik çıkarları için alternatif ekonomilerin oluşmasından rahatsız olan kesimlerin karşıt ve küçümseyici söylemleri de etkili olmuştur. Devlet ve bağlantılı güçlerin yarattığı iktisadi çıkar ağları, bireyin kendi emeği ile üretme ihtimalinden üstün tutuldu. Çünkü devlet gücü bireyin özgücü üzerinde görüldü.

Belediyeler, sendikalar ve esnaflar kooperatiflerin öncüsü ve merkezi olabilir, büyük bir ekonomik potansiyel ortaya çıkarabilirler. Geçmişte hiçbir kesim bu konuda samimi yaklaşmadı, nitekim özgürlük hareketinin alandaki kadroları da buna dahildir. Bilinçli bilinçsiz yapılan yanlışlarla, günü kurtarma hesabıyla büyük sıkıntıların kaynağı oldular, halkın da beklenti ve umudunu tükettiler. İçten gelen yetmezlikler, dıştan gelen saldırılar bağlamında oluşan negatif örneklemler üzerinden ders almak gereklidir, fakat bir gelecek tahayyülü kurmak için yeni projeler üretmenin cesaretini göstermek de kaçınılmazdır.

Kavramların gereğini yapmanın kavramları kullanmaktan daha evla olduğu, en azından Kürdistan özelinde, hiçbir zaman unutulmamalı ve sermayesi tabana yayılmış işletmecilik ya da Kürtçedeki isimleriyle zibare, col, pigarî, palûte, notirvanî, hevkarî vs. birçok ortak üretim ve pazarlama yöntemiyle dilde, kültürde, ekonomide, işletmecilikte çoğulculuğa gidilmelidir.

Öte yandan Kürdistan’da muhaliflerin derli toplu bir ekonomik altyapı ve tecrübesi yoktu. Bir tür öz potansiyel olan esnaflar ve yurtsever emekçiler sürece dahil edilmedi. Halbuki esnaflar alım ve satım kooperatifleri, üretim kooperatifleri, tüketim kooperatifleri kurabilirler, böylece maliyetleri düşürürken ürün kalitesini artıracak çalışmalar yapılabilirdi. Bu emekçiler, orta gelirli insanlar da kooperatif ortaklığı, hissedarlığı biçiminde dahil edilebilir, ekonomik ve toplumsal örgütlülük yaygınlaştırılabilir.   Özellikle halihazırda işsiz olan insanların bir kooperatif başlatması veya var olan bir kooperatife üye olması işsizlik sorununun yarattığı baskıyı azaltıp politik ve örgütsel bilinç de geliştirebilir; böylece ekonomi yoluyla birçok toplumsal cephenin ortak hareketi, ahengi güçlendirilebilirdi. Bu sayede bir tür sosyal toplum modeli oluşturulabilirdi. Bunun için (bugün de geçerli olan) ana yaklaşım, sloganvari değil mevcuttaki sorunlar yumağıyla yüzleşebilen aklı-başında bir program çıkarmaktır. Bu yüzden kavramların gereğini yapmanın kavramları kullanmaktan daha evla olduğu, en azından Kürdistan özelinde, hiçbir zaman unutulmamalı ve sermayesi tabana yayılmış işletmecilik ya da Kürtçedeki isimleriyle zibare, col, pigarî, palûte, notirvanî, hevkarî vs. birçok ortak üretim ve pazarlama yöntemiyle dilde, kültürde, ekonomide, işletmecilikte çoğulculuğa gidilmelidir.

Ayrıca, Kürdistan’da belediyeler ve DEM Parti geleneği kooperatifler olgusuna samimiyetle eğilmeli, uluslararası tecrübelerden yararlanmalı, salt görev ve talimat gereği adımlar atmak yerine meseleye hayati bir amaç olarak bakmalı. Dışarıdan ziyade içeriden bir muhalefetin olacağı öngörülerek, bu hususta bir zafiyetin yaşanmasına da müsaade edilmemeli. Çünkü kendini yurtsever olarak tanımlayıp belediyelerden aldığı ihaleler, yine yurtsever ortamın ve seçilmişlerin sağladığı olanaklar nedeniyle oluşan zenginliği görenler dönüp kooperatifte küçük bir gelirle yetinmek istemez, zaman geçirmez. Maalesef bakış da böyledir. Evet kooperatifler bir rant alanı değil, ama zenginlerin uzak kaçmasını sağlayan bir alan da değil. Sosyal kültürel çevresel örgüsü iyi kurulmuş, çalışma yaşamı sağlıklı ve ürünü kaliteli olan bir kooperatifin çekiciliğinin, kar amacı güden ve bunun için kalitesiz ürünler kullanan ya da malzemeden çalanınkinden daha iyi olacağı kuşkusuzudur. Yine sözde yurtsever zenginler, rantla alacakları bir ihalenin kooperatif benzeri kuruluşların eline geçmesinden çekinirler, zira aynı işin kooperatif örgütlenmelerince daha düşük kâr ile yapılabileceğini bilirler. Bundan dolayı siyaseten reddedemedikleri komün kooperatif çalışmalarını fiili olarak işlevsizleştirip boşa çıkarmak isteyebilirler. Mesela inşaat ihalesini, yap sat modelini kendileri sermaye birikimi olarak kullanırken, kooperatifin buraya girip ucuza kaliteli evler yapması, kentleşme ve kent hizmetlerine ekolojik, toplumsal bağlamda yaklaşması işlerine gelmez.

Sonuç olarak, analizin de konusu olan yapay sermaye sınıfı eğer bağımsız hareket edebilecek bir zihniyete ve istence sahip olsaydı kooperatiflere karşıt pozisyonda olmak yerine ahenk içinde çalışmayı esas alırdı. Hatta hızla kooperatiflere, ortak üretim yöntemlerine yönelir, sermayesi tabana yayılmış işletmeciliğe adım atarak sermayelerini toplumsallaştırarak güvenliklerini sağlayabilirlerdi. Gelişmiş ülkelerde dahi küçük ve orta ölçekli sermaye ve kooperatiflerin ahengini, birbirlerini tamamlayıcılığını görmek gerekir. Keza büyük sermaye grupları bile borsa yoluyla hisselerini satarak toplumsallaşmakta, kurumsallaşmakta ve hukuksal ve ekonomik pozisyonlarını güçlendirmektedirler. Fakat, devletten/iktidardan beslenen sermayenin kooperatiflere olumlu yaklaşması zaten beklenemez. Çünkü aldıkları ihalenin karşılığı olarak Kürdistan’da oluşabilecek her türlü alternatif ekonomiye karşıttırlar, öyle ki yabancı sermaye merkezli yatırımlara bile karşı çıkarlar. Zira yaslandıkları partilerin ve devletin çıkarlarını esas alırlar. 

 

Yayın Tarihi: 13/08/2026