Filmin senaryosu Onat Kutlar’a ait, yönetmeni Erden Kıral. Tasarı yine Erden Kıral, Tezer Özlü ve Ferit Edgü’ye ait. Söz konusu Kürtler ve yaşadıkları coğrafya olunca bu önemli isimlerin ortalama bir Türkiyeli zihniyetinin ötesine geçmemiş olması üzücü ama aşina olmadığımız bir durum da değil. İşin ucunda Kürtler veya bilumum ötekiler olunca sadece sıradan insanın değil; sanatçının, aydının, akademisyenin de resmî söylemin ötesine geçmeyen diline, gözüne, tavrına tanık olmadığımız tek bir gün yoktur.

Hakkâri’de Bir Mevsim 33. Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı ödülünü, Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) ödülünü, Uluslararası Sanat ve Deney Sinemaları Yazarları Birliği ödülünü ve Uluslararası Protestan Kiliseleri Birliği ödülünü kazanmış bir film. Sinema sanatı konusunda çorak bir ülkede, 1983 yapımı bir filmin uluslararası ödüller alması sevindirici elbette. Yıllar önce izlemeye çalışmıştım fakat görüntü kalitesinden dolayı mümkün olmamıştı. Sinematek tarafından restore edilip Mubi platformunda gösterime girince fırsatı kaçırmadım.
Film, Ferit Edgü’nün O adlı romanından uyarlandı ve Hakkâri’de Bir Mevsim adıyla çıkınca kitap da iki isim kazanmış oldu. Kitabı yıllar önce okumuştum. Usta yazarın düşle gerçeklik arasındaki atmosferine, anlatımının güzelliğine, dilinin lezzetine rağmen Kürtlerle ilgili kalıplaşmış o meşhur bakışını sevmemiştim. Bu bakışın literatürde bir ismi var elbette, herkes bilir, bu yüzden telaffuz etme gereği duymuyorum. Biraz da bu yüzden merak ediyordum filmi: Ekibinde çok sevdiğim isimlerin olduğu bir filmde o bakışa geçit verilmiş miydi acaba? İzledikten sonra üzülerek ve öfkelenerek gördüm ki rahatsız edici o bakışa sadık kalınmakla yetinilmemiş, kitabın da çok çok ötesine geçilmişti.
Misal kitapta Bilge Muhtar diye bahsedilen kişi filmde (Rana Cabbar) tam bir avel gibi resmedilir. Köye sürgün gelen ve yalnız yaşayan öğretmene, “Avratsız nasıl yaşanır bu dağ başında? Sana bir avrat gerek burada.” der. Öğretmen, kadının fiyatını sorar. Almak gibi bir niyeti yoktur ama amaç dokundurmaktır çünkü öğretmen “medeni” bir insandır. Medeni insanların dünyasında kadın, alınıp satılan bir mal değildir. Muhtar ortalama fiyatı söyler, “Giderken karıyı yanında götürmezsin, babası başkasına satar.” der. Bu bölüm kitapta yok. Dolayısıyla askerliğini er öğretmen olarak Hakkari’de yapan yazar, kitaba göre benzer bir duruma şahit olmamış. Buna rağmen filme uyarlanırken böyle bir epizot ekleniyor. Karakteri İstanbul’dan gelen ve Anadolu’ya yabancı olan pek çok roman var Türkçe edebiyatta. Hepsinde de taşranın ilkelliğine, bağnazlığına, kurnazlığına illa ki değinilir ama hiçbirinde kendi kızını satan baba benzeri motif yoktur. Bu anlatım şekli, sadece olay Kürt coğrafyasında geçiyorsa normal karşılanır çünkü bu konuda herkes hemfikirdir, kimse itiraz etmez.
Yine kitapta olmayan şöyle bir bölüm var:
Muhtar, üçüncü evliliği için ikinci karısı Zazi (Şerif Gören) ile birlikte alışverişe çıkar. Zazi’nin mutsuzluğu, incinen gururu kimsenin umurunda değildir. Bir kumaş topunu Zazi’ye gösterip “Nasıl, yeni avradıma yakışır?” diye sorar vahşi bir umursamazlıkla. Yeryüzünde hiçbir erkeğin merhametine, iyi niyetine kefil olmam ama burada vurgulanan umursamazlık ve insan dışılık, muhtarın erkekliğine değil Kürtlüğünedir.
Zazi’nin kardeşi Halit de muhtarın üçüncü evliliğini “Töremiz böyle…” diye meşrulaştırır. Bildiğim kadarıyla Kürtlerin bir töresi yok. Bazı toplumsal normları elbette var, hatta feodalizmden kaynaklı oldukça can sıkıcı olanlar var ama kökü dine dayanan çok eşlilik Kürtlere mal edilemez. Öyle olsaydı 21. yüzyıldada mecliste çok eşli vekiller olmazdı. Olamazdı.
Bir başka sahnede öğretmen (Genco Erkal) çocukları dışarı çıkarır. Güneşi gösterip “Bakın çocuklarım, bu güneş, dünyamızı ısıtır.” der. Çocuklar hayran hayran güneşi izler, ilk defa fark etmişler çünkü.
Öğretmen bir sürgündür. İstanbulludur, denizcidir, denizin çocuğudur. Dünyadan ve “medeniyetten uzak” bu dağ köyüne ne sebeple sürüldüğünü bilmiyoruz ama film boyunca bu yabanda, bu “medeniyetsiz” insanlar arasında kendi varoluşunu da sorgulayıp durur. Bir yabancı olarak dahil olur filme. Elinde bavulu, temiz ve düzgün kılık kıyafeti, o karlı vahşi dağlara uymayan yüz ifadesiyle belirir filmin girişinde. Yüksek ve karlı dağların yamacına kurulan köye bakar hayretle. Dağın yamacında üst üste bindirilmiş, küçük pencereli, çıplak bir avuç taş ev; köyün dünyadan ne kadar uzak olduğunu çok güzel ifade eder.
Karşılaştığı ilk kişi olan Ramazan, öğretmeni el kol hareketleriyle muhtarın evine götürür. Öğretmenin dilini bilmediğini düşünürüz başta ama Ramazan filmin ortalarına doğru gayet düzgün Türkçe konuşmaya başlar. Muhtar, öğretmene “Bize dilinizi öğretin.” der ama herkes kendi arasında zaten öğretmenin dilini konuşur. Hem kitapta hem de film boyunca kullanılan tek Kürtçe kelime “na”dır. Öğretmen çocuklara Türkçe öğretmeye çalışır ama ne kitap ne de film, “Bu çocuklar neden bilmedikleri bir dilde eğitim görmek zorunda?” sorusunun kıyısından bile geçer. Öğretmen muhtarın evinde oturunca köyün tüm erkekleri ve çocukları başına toplanır. Hiç kırpmadıkları meraklı gözleriyle bu yabancıyı inceleyip dururlar. Genç kızlar kapıdan bakıp gülüşerek kaçar. Tek bir diyalog yok. Öğretmenin yüz ifadesinden bu tuhaf ortamı anlayamadığını, yadırgadığını görebiliriz. Derken aniden bir kahkaha yükselir. Kamera yönünü, elindeki sigarayı içip dumanını havaya üfleyen iki üç yaşlarındaki çocuğa çevirir. Artık ortamın absürtlüğüne sinirlenme sırası seyircidedir. Seyirci derken, “Filmin sinematografisi muhteşem, açı ve teknik çağının çok ötesinde, görseller şahane, film şiir gibi akıyor” vs. diyen ama filmin Kürtlere bakışında bir sorun görmeyen seyirciden bahsetmiyorum.
Filmin senaryosu Onat Kutlar’a ait, yönetmeni Erden Kıral. Tasarı yine Erden Kıral, Tezer Özlü ve Ferit Edgü’ye ait. Söz konusu Kürtler ve yaşadıkları coğrafya olunca bu önemli isimlerin ortalama bir Türkiyeli zihniyetinin ötesine geçmemiş olması üzücü ama aşina olmadığımız bir durum da değil. İşin ucunda Kürtler veya bilumum ötekiler olunca sadece sıradan insanın değil; sanatçının, aydının, akademisyenin de resmî söylemin ötesine geçmeyen diline, gözüne, tavrına tanık olmadığımız tek bir gün yoktur.
Güney Afrikalı devrimci olan Steve Biko, Siyah Bilinci isimli kitabında şöyle der:
“Beyazlık halleri ve beyazlık imtiyazları ideolojiler ve siyasetler üstüydü. Beyaz liberaller ve Marksistler, gerçek birer liberal ve Marksist olamıyorlardı, çünkü liberallikten ve Marksistlikten önce gelen, ideolojilerini belirleyen beyazlıklarıyla ciddi bir hesaplaşmaya giremiyorlar, hatta çeşitli savunma mekanizmalarıyla bu durumun farkına bile varamıyorlardı. Irkçılığı kendi benliklerinin dışında var olan, kendilerini etkilemeyen, ırkçı beyazlara özgü bir önyargılar bütünü olarak görmeleri; ırkçılığın kendilerini de her açıdan imtiyazlı kılan, bütün beyazları değişen oranlarda yukarıda, bütün siyahları da aşağıda tutan bir sistem olduğunu görememeleri sorunun temeliydi. Bütün bunlar da onları birer konformist ve suç ortağı yapıyordu. Ancak siyahların durumundan ötürü vicdan azabı ya da suçluluk duymamak için de, siyahlarla vakit geçirmeyi çok önemsiyorlardı.”
Beyaz üstünlüğünü ve hatta bu üstünlüğün farkında olmayan beyazları görmek için Güney Afrika Cumhuriyeti’ne gitmeye gerek yok. Yanı başımıza bakmamız yetiyor. Beyazlık imtiyazlarının muadili olan Türklük imtiyazlarının anlatıldığı nefis bir kitap var: Türklük Sözleşmesi. Yazarı Barış Ünlü. Param olsa alıp her kapıya bırakırdım. Peki, neden böyle bir kitap var? Günümüzde ve sanat camiasında biraz gezinerek bu soruya cevap vermeye çalışalım.
Oyuncu Erdal Beşikçioğlu yakın bir tarihte sosyal medyada askerlik fotoğrafını paylaşmıştı. Hatta fotoğraf, bu yazının yazıldığı günlerde de profilinde sabit duruyor. Fotoğrafın üstünde şöyle yazıyor: “Yer: Hakkari Yüksekova”. Erdal Bey yaşananların gayet farkında. Hakkari’de askerlik yapmanın, Türk toplumundaki karşılığını biliyor. Orada çekilmiş asker üniformalı fotoğrafla övünmenin ne demek olduğunu da biliyor ve bunda hiçbir sakınca görmüyor. Üstelik de kendisine saldırılan bir dönemde yapıyor bunu. Ki bunun anlamı daha korkunç. Bu fotoğraf, İstanbullu öğretmene can sıkıntısını unutturacak bir kadın satmaya çalışan Kürt muhtar karakterini yaratan bakışla akraba.
2012 yılında Habertürk gazetesinde, günümüz Türkçe edebiyatının yaşayan en büyük ustalarından İhsan Oktay Anar’la yapılmış bir söyleşiye denk gelmiştim. Anar askerliğini “Güneydoğu’da” yaptığını, 1995’te sınır dışına yapılan Çelik Harekâtı’na tim komutanı olarak katıldığını söylüyordu. Kırk günlük bir operasyon. Habur’dan sınırı geçiyor. Diyarbekir, Şırnak ve Cizre’de bulunuyor. Şaşırmıştım söyleşiyi okuyunca. Korkunç şeyler görmüş, korkunç şeyler duymuş olmalıydı ama sessizdi bu konuda. Hâlâ sessiz. Genelde tarihsel romanlar yazan biri için tuhaf bulduğum bir sessizlik. Tarihle edebiyatın kumaşı bir değil, tamam ama mağdurun dili olması gerektiğini düşündüğüm edebiyat; neden şahit olduğu onca zulmün, ölümün, yakılan köylerin dili, gözü olamıyordu? Neden tarihi yazan muktedir avcının safında yer alıyordu?
Yine aynı söyleşide, oğlu alınan Kürt bir kadın göğsünü döverken Anar’ın ona “hanımefendi” diye hitap ettiğini öğreniyoruz. Savaşın ortasında Kürt de olsa bir kadına hanımefendi deme nezaketini elden bırakmamış. Bu rahatsız edici bakışa; Kürt’ün olduğu her kitapta, her filmde, her gerçeklikte kolaylıkla rastlayabiliriz çünkü söz hâlâ avcıda. Yüz yıldır inkâr edilen; dilinden, kültüründen, varlığından utanır hâle getirilmeye çalışılan bir halkı hem sanatlarının hem de hayatlarının karikatür malzemesi yapmakta bir sakınca görmüyor kimse.
Yukarıda bahsedilen dile, bakışa uymayan sanatçısı da oldu bu toplumun, hakkını yememek lazım. Misal Metin Altıok, sürüldüğü ve on yıl boyunca yaşadığı Bingöl’de inanılmaz güzel dostluklar, bağlar kurmayı başardı. “Bingöl’den sonra şiirime kan değdi.” diyordu bir söyleşisinde. O kanın neden aktığını da kimin akıttığını da gayet iyi biliyordu. Ömrü boyunca tutunduğu şiiri öğrencilerine ve değdiği herkese sevdirdi.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken Bingöl’deki şiir ve şair potansiyeline çok şaşırdığını söylemişti. Bunda Bingöllülerin Metin Hoca’sının büyük etkisi var zannımca. Bizzat öğrencisi olan Metin Kaygalak, İlhan Sami Çomak ve yine onun izinden giden, göz önünde olmadıkları için kimselerin tanımadığı ama esasında çok iyi şair olan Ömer Berdibek, Mehmet Bozgan ve adını sayamadığım nice şair…
Sanat dünyasında şöyle bir gezindikten sonra tekrar filme dönelim. Filmin, içimi en çok acıtan kısımlarından biri de çocuklar arasındaki salgın hastalıktı. Ölür küçücük bebeler birer birer. Öğretmenin doktor bulma çabası sonuç vermez. Zaten bir tek öğretmen çabalıyor. Çocukları ölürken bile bir şeyler yapmaya çalışmıyor, bu insanla hayvan arasındaki canlılar. Yollar kapalı. Köyün tüm dünyayla irtibatı kesilmiş. Zaten şehirde bile doktor yok. Ölü bebekler kucakta, ellerinde kazma ve kürek olan iki üç kişinin eşliğinde defnedilir. Bu sahneyi izlerken aklıma, bir buçuk yaşındayken ölen Muharrem geldi. Yollar kapalı olduğu için doktora götürülemeyen ve minik cesedi babasının sırtında, çuvalda taşınan Muharrem… Yüz yıldır değişen çok az şey var.
Film bana birazcık Luis Buñuel’in Las Hurdes filmini de anımsattı. Franco İspanya’sında köylülerin yoksulluğunu, sefaletini gösteren Las Hurdes. Yıllarca yasaklı bir filmdi ama Hakkari’de Bir Mevsim filminin neden yasaklı olduğunu anlayamadım. Üstünde durduğu esas şey, insanları bile isteye kaderine terk eden; yoksulluğa, sefalete, ölüme iten; anadillerini yasaklayan ve varlıklarını yok sayan düzen değil çünkü. Odak noktası; aynı ülke sınırları içerisinde, ancak oraya sürülünce fark edebildiği medeniyetsiz insanlar arasında sorguladığı kendi varoluşu. Yalnızlığı. Yersiz yurtsuzluğu.
Herkese iyi seyirler.
Köyün şimdiki akıbetini merak edenlere de not: 1994’te binlerce köyle birlikte boşaltıldı. Geriye kalan tek şey, dağın yamacındaki harabeler.
Yayın Tarihi: 27/02/2024