PolitikART
Kültür-Sanat

Dünyanın bütün hikayeleri tanıdıktır

PolitikART Özel
Roza Alkan
Filmde bahsedilen olaylar 20.yüzyılın başında geçiyor. Yıl 1901. Şili’nin kuruluş yılları. Beyaz adamın kıtayı “modernleştirme” çabaları devam ediyor. Oysa 15. yüzyılda çekirge sürüsü gibi sözde medeniyetleriyle kıtaya daldıklarında İnka, Maya, Aztek gibi güçlü medeniyetler vardı zaten ve talan dışında Avrupa’nın oldukça ilerisindeydiler.

 

Parşömen Edebiyat’ta yayımlanan bir yazımda şöyle bir cümle kurmuşum: “Dünya, son yıllarda tanıdığım bazı genç Şilililerin sayesinde biraz daha sevimli dönüyor.”* Bu cümleyi yazarken aklımda; filmlerinde Şili’nin politik geçmişini kara mizahla anlatan Pablo Larrain, odağına genellikle kadınları alan yönetmen Sebastian Leilo ve her satırıyla beni adeta kanatlandıran günümüzün en iyi, en üretken genç yazarlarından Alejandro Zambra vardı. Bu isimlere mecburen Felipe Galvez’i de ekleyeceğim, çünkü Sömürgeciler isimli filmiyle hayatıma şimdiden girdi. Uzun metrajlı ilk filmiymiş. 2023 Cannes Film Festivalinde ‘Belirli Bir Bakış’ ödülüne sahip. Tüm dehasını bu filme boca etmediyse karşımızda yakın gelecekte çok ses getirecek bir yönetmen var diyebiliriz.

Filmin isminden içeriğini tahmin etmek zor değil. Sömürgeciliğin vardığı en son nokta olan taşımalı seçmeni konuştuğumuz bu günlerde, hem darbe hem de korkunç deprem geçmişiyle Türkiye’ye oldukça benzeyen bir ülkenin sömürge geçmişi sinemaya nasıl aktarılmış, merak ediyordum.

“Yabancı fatihler ufukta görüldüğünde Amerika’daki yerlilerin toplamı en az yetmiş milyondu. Bir buçuk yüzyıl sonra toplam yerli nüfusu üç buçuk milyona düşmüştü.”

Malum, Latin Amerika tarihi kanla yazılmış bir tarihtir. 1492’de Kolomb’un kıtaya ayak basmasından günümüze kadar akmaya devam eden bir kan. Topraklarının zenginliği sebebiyle yüz yıllarca yağmalanan, tüm kaynakları Avrupa’ya taşınan, son yüz yılı ABD güdümlü korkunç darbelerle geçiren bir kıta. Zulmün olduğu topraklarda doğal olarak isyan da vardır. Tupac Amaru, Zapata, Che, Castro ve daha nice ismin başını çektiği isyanlar… Bütün bu mücadele tarihi elbette sanatta da yansımasını bulmuştur. Büyük direnişçiler gibi büyük sanatçılar da yetişmiştir. Marquez, Galeano, Cortazar, Borges, Juan Rulfo, Bolano…

Son yıllarda, edebiyatta olduğu gibi sinemada da heyecan verici işler yapıyor Latin Amerikalı sanatçılar. Edebiyatı ve sinemasına baktığımda, “benzer acıları çektiğimiz halde bizim hikayemiz neden hakkıyla anlatılmıyor” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Benzer acılar diyorum, çünkü yer isimlerini, kişi isimlerini değiştirdiğimizde kendimizi çok tanıdık bir yerde, tanıdık olayların ortasında buluyoruz. Diktatörler, cinayetler, sıkı yönetimler, sokağa çıkma yasakları, kayıplar, katliamlar…

Filmde bahsedilen olaylar 20.yüzyılın başında geçiyor. Yıl 1901. Şili’nin kuruluş yılları. Beyaz adamın kıtayı “modernleştirme” çabaları devam ediyor. Oysa 15. yüzyılda çekirge sürüsü gibi sözde medeniyetleriyle kıtaya daldıklarında İnka, Maya, Aztek gibi güçlü medeniyetler vardı zaten ve talan dışında Avrupa’nın oldukça ilerisindeydiler. Galeano, kıtanın sömürü tarihini anlattığı Latin Amerka’nın Kesik Damarları isimli kitabında şöyle der: “Yabancı fatihler ufukta görüldüğünde Amerika’daki yerlilerin toplamı en az yetmiş milyondu. Bir buçuk yüzyıl sonra toplam yerli nüfusu üç buçuk milyona düşmüştü.”

Sömürgeciler filminde Galeano’nun da bahsettiği Kızılderili katliamının küçük bir kısmına tanık oluyoruz. Film Şili’deki Selk’nam Kızılderili soykırımına atıfta bulunuyor. Selk’namlar Şili ve Arjantin’i çevreleyen ve Ateş Bölgesi denilen yerde yaşayan bir Kızılderili kabilesidir. Amerikalılar ve Avrupalılar tarafından katledilen son kabiledir.

Film; Beyaz Altın Kralı, Melez, Dünyanın Kıyıları ve Kızıl Domuz isimli dört bölümden oluşuyor. Her bölümde asıl mevzudan uzaklaşılmadan farklı biri alınıyor odağa.

 

 

Silahlı üç adam var karşımızda; Kontrolsüz bir Britanyalı Teğmen Alexander Maclennan. Şili’ye gelmeden önce İngilizlerin Mısır işgalinde bulunmuş. -İngilizlerin aynı anda dünyanın dört bir yanına uzanmaları müthiş.- İkinci adamımız paragöz Amerikalı kovboy Bill. Teksas’tan özel olarak getiriliyor. Kızılderililerin kokusunu kilometrelerce öteden almakla meşhur. Belli ki çok deneyimli. Üçüncü adamımız Şilili bir melez olan Segundo. Çok iyi nişan aldığı için ekibe dahil ediliyor. Birbirinden nefret eden bu üçlüyü bir araya getiren kişi İspanyol toprak ağası Jose Menendez’dir. Öyle, böyle bir toprak değildir onunkisi. Şili’nin, Arjantin’in bir bölümünü içine alan genişlikte bir toprak.

“Asıl sorgulanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen insanın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.”

Bu tuhaf üçlünün görevi Menendez’in topraklarını temizlemektir. Zararlı bitkilerden, çalılardan, dikenlerden falan değil, Kızılderililerden. Sebep? Çünkü Menendez’in koyunlarının güvenli bir şekilde Atlantik’e ulaştırılması gerekir. Maclennan ve Bill ne yapmaları gerektiğinin gayet farkında ama Segundo görevinin ne olduğunu yolda ve zamanla fark eder. Kızılderililer koyunlar için neden tehlike arz ediyor? Çünkü topraklarından koparılıp dağların ve ormanların kuytu yerlerine hapsedilmiş. Yaşamaları, avlanmaları tehlikeli. Açlıktan ölmemek için koyunlara saldırmak dışında yapabilecekleri bir şey yok. Wilhelm Reich’in dediği gibi, “Asıl sorgulanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen insanın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.”

Filmin girişinde bir grup işçinin devasa toprakları çitlerle çevirdiğini görüyoruz. Her şey koyunların güvenliği için. İşçilerden biri kazayla kolunu koparır. Teğmen Maclennan hemen tepesinde belirip öldürür onu, çünkü kolu olmayan bir adamın sömürgeciye hiçbir faydası yoktur ve yaşamayı hak etmiyordur. Sömürgeci olmayanlar için yaşamın ne kadar zor olduğunu daha ilk sekansta anlıyoruz.

Jose Menendez’in görevini kan dondurucu bir doğallıkla kabul eden teğmen ve Bill, yanlarına Segundo’yu da alarak yola çıkarlar. Menendez onlardan kanıt da getirmelerini ister. Bu kanıt Kızılderililerin kesik kulağıdır. Ne kadar tanıdık değil mi? Kızılderili kulağının ve rahminin kesilip satılması da çok olağan. Rahmin kesildiğini buralarda hiç duymadım ama işlevsiz bırakılması olmadı diyemeyiz. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği bile burs verdiği Kürt kızlarından karşılık olarak annelerinin bir daha doğurmaması şartını koşuyordu. Filmin hatırlattıkları, çağrıştırdıkları dünyanın bütün sömürgecilerinin birbirine benzediğidir ve bütün yerli halkların. Ve günümüzde gücün, ihtişamın kimin kanı üzerinden yükseldiğini de unutmamamızı fısıldıyor bize. Tanıdık bir hikâye. Dünyanın bütün hikayeleri tanıdıktır aslında. Dünyanın bütün suları birbirine karışır, dağlar birbirine omuz verir, hikayeler iç içe geçer.

En çok şaşırdığımız, kızdığımız kişilerden biri de Segundo oldu. Arada görevini yerine getirmekte isteksiz davransa da diğer ikisinin baskısına boyun eğip kendisinden bekleneni her seferinde yerine getiriyor. İçimizdeki Segundoların izlerken kendilerini tanıyıp tanımayacağını merak ediyorum. Ve ne hissedeceklerini de.

 

 

Ormanda Kızılderili grupla karşılaştıklarında olayın Kızılderililer için de çok doğal karşılanması tüylerimi ürpertti. Ölümü bekledikleri, kanıksadıkları o kadar belliydi ki. Ve bekledikleri de oluyor zaten. Sadece bir kadın yaralı bırakılıyor, çünkü teğmenin ve Bill’in onunla işi bitmemiş henüz. Sömürgecinin en korkunç yüzü de tam olarak burada ortaya çıkıyor: kadını hem bedenen hem ruhen ele geçirmek, üzerinde erkekliğin her türlüğü pratiğini, pisliğini denemek.

Filmin en ilginç noktalarından biri de, bu üçlünün yolda karşılaştıkları diğer sömürgecilerle aralarındaki hiyerarşi. Yerlilerin olmadığı anlarda hiyerarşinin en altındakinin diğerleri tarafından maruz kaldığı şiddet, istismar. “Burası dünyanın kıyıları, burada her şey mümkün” tavırlarıyla insanın tahammülünü zorlayan her şeyin meşru kabul edilmesi.

Zaman atlamalarıyla geldiğimiz filmin son bölümünde yeni yönetimin ülkeyi oluşturan Şilili, yerleşimci ve yerlilerin birlik olacağı bir düzen istediklerini görüyoruz. Elbette sadece görüntüde, çünkü o an koşullar gereği böyle bir görüntü onların çıkarına daha çok hizmet edecektir. Yerlileri de işin içine katmak için Segundo ile görüşürler ama izleyicinin şahit olmadığı o son yedi yılda daha korkunç şeyler olmuştur. İzlerini Segundo’nun ve karısı Rosa’nın yüzünde gördüğümüz korkunç şeyler. Hükümet görevlisi onlara “modern” kıyafetler giydirip fincanla çay içerken görüntülerini almak ister. Verecekleri bu görüntü geçmiş acıların unutulduğunu, üstünün örtüldüğünü gösterecektir ama Rosa o görüntüyü bir türlü vermez. Görünüşe göre Rosa’nın ne unutmaya ne de affetmeye niyeti vardır.

 

 “Burası dünyanın kıyıları, burada her şey mümkün”

Filmin olağanüstü bir sinematografisi var. Eşsiz manzaralar, eşsiz kamera açılarıyla adeta pastoral bir sergide olduğumuz hissi uyandırıyor. Görüntü yönetmeni de unutulmazlar arasında yerini alacak bana göre. Simon D’arcangelo

Filmin sonunda Victor Jara ile Quilapayun grubunun birlikte seslendirdiği o müthiş parçanın etkisi de uzun süre geçmiyor. Victor Jara yukarıda bahsettiğim siyasetçinin yaratmaya çalıştığı barışçıl ortamın görüntüde bile olmayacağının en büyük kanıtı. Filmin anlatıldığı dönemden tam 72 yıl sonra Pinochet döneminde, önce gitar çalamasın diye parmakları kırılır (Hay Allah, bu da çok tanıdık geliyor) sonra da o meşhur Şili Ulusal Stadyumunda dövülerek öldürülür. Tıpkı binlerce insana yapıldığı gibi. Peki neden ulusal stadyum? Çünkü ülkenin en büyük tutuklama merkeziydi, o kadar çok kişi alınır ki herhangi bir karakola veya merkeze sığmaları mümkün değildir. Sömürgelerde futbol sahası bile sadece futbol sahası değildir.

 

 

Yayın Tarihi: 09/04/2024