Cezayirli yazar Assia Djebar, 1996 yılında yayımlanan Cezayir Beyazı’nın ilk cümlesinde bu kitabı yazmaya “acil bir hafıza talebine yanıt vermeyi amaçladığı” için oturduğunu söyler. [...] Doğrusal bir zaman çizgisine göre akmayan bu anlatının ilk yarısı Djebar’ın hafızasının uçurum ve çatlakları içinde keşfettiği hayatta kalan suçluluğunu, kaygıyı ve yerinden edilmişliği taşır. Cezayir’in kayıplar ve matemle örülmüş tarihine bakan ikinci yarıda ise yasın imkânsızlığı ve kişisel acı ile kolektif yasın birbiriyle nasıl etkileşime girdiği öne çıkar.
Cegerxwîn’ın Kürt halk mücadelesi adına yüklendiği misyon, her Kürt gibi kuşkusuz benim de bu mücadeleki misyonuma katkı sağladı. Fakat tüm yazılıp çizilenlerden ziyade ben bir kadın olarak kendi penceremden ve bu mücadelenin önemli bir ayağı olan kadın mücadelesi perspektifinden bakmayı, sitemimi dile getirmeyi tercih ettim.
Kürtlerin yok sayma pratiği üzerine inşa edilen, inkar ve imhanın bir hastalık derecesine vardığı yeni dünyada bir halk ozanı Cegerxwîn, halkının sözcülüğünü şiirleriyle üstlendi. Evrensel sessizliğe karşı “Kî ne em?” şiiriyle halkının talebini haykırdı.
Birçok dindeki yaradılış süreci, Tanrının sözü ya da sesi yaratmasıyla başlar. Burada da Eru, mekân olarak ‘büyük salonlar’ı oluşturduktan sonra, Valar’ı bir araya toplayıp kadim müziği icra etmelerini ister. Buna göre, ortaya çıkacak müziğin ahengiyle, daha sonra Arda olarak bilinecek dünyanın temelleri atılacaktır.
