Birçok dindeki yaradılış süreci, Tanrının sözü ya da sesi yaratmasıyla başlar. Burada da Eru, mekân olarak ‘büyük salonlar’ı oluşturduktan sonra, Valar’ı bir araya toplayıp kadim müziği icra etmelerini ister. Buna göre, ortaya çıkacak müziğin ahengiyle, daha sonra Arda olarak bilinecek dünyanın temelleri atılacaktır.
1. Giriş
Fantazmaya dair eserlerin neredeyse hepsinde görülen bir mesele olarak iyi ve kötünün çatışması, dualistik yaklaşımın en popüler çıktılarından biridir malum. İlk çağlardan bu yana insanların birlikte vakit geçirme ve ötekine hikayeler anlatma arzularına dair kimi zaman masallar ve fabllar, kimi zaman destanlar, kimi zaman da mitler yardıma koşmuştur. Bugünün çok yönlü ve katmanlı hikayelerinin temelini oluşturan bu anlatılarda mesele, dinleyenlerin kiminle empati yapacağına dairdi çoğu kez. Kahramanların ya da bilge kişilerin bütün becerilerini bir yana bırakıp, onlarla amaçlı ya da amaçsızca savaşan kötücül varlıkların yanında durmak pek öyle kolay değildi. Bunun en temel sebebi, hikâyeyi dinleyen kişinin gündelik kimliğini bir yana bırakıp, bütün o zorluklara göğüs geren kahramanla bir anlık da olsa aynı kişi gibi hissetme arzusuydu. Hal böyle olunca, insanlığın günümüze ulaşan ilk büyük anlatılarında tema hep sınırları belirgin bir iyiyle kötünün çatışmasına dönüşmüştü.
Tolkien’in yaklaşık yarım asırda ortaya çıkardığı büyük destanında da böylesi bir karşıtlık kurulduğunu görürüz. Eru Iluvatar’ın ilk yaratımdan sonra büyük müziği oluşturmak için bir araya geldiği Ainur’un bazı üyelerinde, yok edici bir kötücül yan bulunduğu anlaşılır. Yıllar sonra ortaya çıkan Silmariller ya da güç yüzükleri de işte bu kadim dönemde tohumu atılan kötücül eylemlerin bir sonucundan ibarettir. Bu yazıda yaradılıştan başlayarak Tolkien’in Legendarium’undaki kötülük meselesi, bazı karakterler üzerinden ele alınacaktır. Özellikle son karakter Gollum’un içsel çatışmalarını ortaya çıkaran sebepler incelenerek, bu karakterin konumlandığı yere dair bazı tartışmalar yürütülecektir.
2. İlk Yaratılanlar ve Melkor
Tolkien’in Legendarium’u, her şeye hükmeden Eru Iluvatar’ın kendisi dışında başka varlıkları yaratmasıyla başlar. Semavi dinlerdeki yaratılış hikayelerine çok benzeyen bu süreçte ilk olarak, bizim melekler ya da cinler olarak tabir ettiğimiz doğaüstü güçler nevinden Valar ve Maiar yaratılır. Bunlardan Valar diğerlerine göre daha üstün ve güçlü olanlardır. Tulkas, Manwe, Melkor, Aule gibi çok güçlü tanrıların bulunduğu bu topluluğun altındaki Maiar ise yine ölümsüz ve büyük güçlerle donatılmış olsalar da, Valar’ın hizmetçileri konumundadır. Sauron, Saruman, Gandalf ya da balroglar bu grubun en bilinen üyeleri olarak gösterilebilir.
Birçok dindeki yaradılış süreci, Tanrının sözü ya da sesi yaratmasıyla başlar. Burada da Eru, mekân olarak ‘büyük salonlar’ı oluşturduktan sonra, Valar’ı bir araya toplayıp kadim müziği icra etmelerini ister. Buna göre, ortaya çıkacak müziğin ahengiyle, daha sonra Arda olarak bilinecek dünyanın temelleri atılacaktır. Yaradılışından itibaren diğerlerinden aykırı bir karakter çizen Melkor, müziğin icrası sırasında bu yönünü yine gösterir ve müziğin ahengini bozar. Eru bu durumu fark edince müziği durdurup yeni bir tema verir, fakat Melkor bu temada da aynı şeyi yapar. Eru müziği yeniden durdurup bu kez daha öfkeli biçimde yeni ve son temayı verse de Melkor’un çabası sürmektedir. Yine de bu son temayı istediği gibi bozamaz. Bunun üzerine Eru Melkor’a hitaben, aykırı ve yıkıcı hallerinin dahi bizzat kendisinden doğduğunu, ne yaparsa yapsın onun izin vereceği ölçüde yapabileceğini söyler.
Melkor ve Eru Iluvatar arasındaki bu sürtüşmenin ilk noktası net olarak bilinmese de genel bir çerçeveden bakıldığında bunun klasik yaradılış hikayelerindeki Tanrı-İblis çekişmelerine benzediği söylenebilir. Buradan hareketle Melkor, esasen kötülüğü bilinçli bir tercih olarak yapmaktan ziyade, yaradılışının getirdiği bir karakter özelliği olarak icra eder. İlk amacı, sonsuz ateşi ele geçirmektir. Böylelikle o da Eru gibi yaratıcı payesi edinebilecektir. Fakat sonsuz ateş, çoğu görüşe göre Eru’nun bizzat kendisi olduğu için, ne kadar arasa da bulamaz. Bunun üzerine bir de Eru’nun yeryüzünde yeni ırklar yaratacağını öğrenince, taşıdığı karakter özelliğinde öne çıkan temel duygu kıskançlığa dönüşür. Nitekim bu yeni ırklardan Elflere düşmanlığı da bu kıskançlıktan gelir. (Elflerden bazılarını kaçırıp ork’a dönüştürme sebebi de budur)
Birçok kadim mitolojide olduğu gibi bu hikâyede de düalist yaklaşım öne çıkar ve Melkor, aynı anda hem karanlığın hem de ateşin temsilcisi konumundadır (Sonsuz ateşin peşindedir çünkü). Bazı betimlemelerde Melkor’un alevinin mavimsi ve soğuk bir alev olduğu belirtilir. Zıtların birliğini temsil eden bu sonsuz güç, Eru’nun yaratıcı baba figürüne karşı yıkıcı ve yok edici bir iradeye evrilecektir. Yeryüzü yaratıldıktan sonra orayı aydınlatması için konulan iki büyük lambaya (Illuin ve Ormal) saldırmasının temel sebebi budur. Daha sonraları, özellikle Elfler yeryüzünde uyandıktan sonra saldırılarına çeşitli müttefiklerle sürekli olarak devam eder. Tek amacı, henüz kadim müzik icra edilirken Eru’ya karşı çıkma cesaretini gösterebilmiş olan kendisine bir ihtimam sağlanmasıdır. Valar yeryüzüne indiğinde ilk tepkisi, Arda’nın kendisine ait olması gerektiği şeklindedir. Kardeşi Manwe buna karşı çıkınca onları Valinor’da bırakıp Orta Dünya’ya kaçar ve burada güçlenmeye başlar.
Melkor’un Valar’a ve Elfler’e en büyük saldırısı, Ağaçlar Çağı’nda Feanor Silmarilleri yaptıktan sonra gerçekleşir. Bunun için büyük bir müttefike ihtiyaç duyan Melkor, Orta Dünya’daki en korkunç yaratıklardan biri olan Ungoliant’a başvurur. Ungoliant ne yerse yesin doymayan devasa bir örümcektir ve Melkor ona, istediklerini yerine getirmesi halinde, bundan sonra onu kendi elleriyle besleyeceğini söyler. İkili beraber yola çıkarak Valinor’a doğru yaklaşır. Melkor’un Ungoliant’a ihtiyaç duyma sebebi, onun ağının altına gizlendiği zaman Valar tarafından görülmemesidir. Böylece Legendarium’da sonraları sık sık rastlayacağımız, görünmezliğin arkasına sığınma hamlesinin mucidi konumuna da Melkor yerleşir. Valinor’a geldiklerinde, ağın altından çıkıp hızla iki büyük ağaca saldıran Melkor, daha evvel Lambalar Çağı’nda yaptığını bir kez daha yapmayı başarır ve yeryüzü yeniden karanlığa gömülür. Üstelik bu kez yok ettiği şeyler, Valar’ın yalnızca bir kez yaratma gücüne sahip olduğu o kadim ve muhteşem ağaçlardır. Böylece Arda’nın en uzun karanlık çağına girilmiş olur.
Melkor silmarilleri alıp Orta Dünya’ya döndükten sonra, kendine büyük bir taç yaptırıp silmarilleri üstüne takar. Halihazırda baştan beri en güçlü ve zeki Valar olduğunu düşünen Melkor için artık ona karşı çıkacak bir güç yoktur. Zira Eru Iluvatar onları Arda’ya bırakmış ve kendi işine dönmüştür. Bundan böyle kim en güçlü ve becerikli olursa, bütün Arda’nın yönetimi de onda olacaktır. Fakat yaradılışında bir yıkıcılık barındırması sebebiyle, sahip olduğu bu gücü diğerlerini yönetmek için kullanmayı da beceremez. Kendisine yollanan elçileri duvara çiviletir ya da Elfleri kaçırıp işkencelerle Ork’a dönüştürmeyi sürdürür. Öfke Savaşı’na gelindiğinde bütün gücüyle saldırdığı Earendil Valinor’dan yardım isteyince kendi gücünün sınırlarıyla tanışır ve büyük bir hezimete uğrar. Bu mağlubiyetin sonucunda, Legendarium’un en büyük cezalarından birine çarptırılır. Ayakları kesilerek evrendeki büyük boşluğa hapsedilir ve büyük kıyamet öncesindeki savaşa kadar bir daha asla yeryüzüne inmemeye mahkûm edilir.
Melkor’un Legendarium’daki tek kötücül güç olup olmadığı hep tartışmalı bir konu olmuştur. Örneğin tıpkı onun gibi Eru’ya ‘şirk koşarak’ cüceleri yaratan Aule’nin lanetlenmemesi dikkat çekicidir. Ya da tek yüzükten çok önceleri, hemen hemen aynı amaçla Silmarilleri yaratan Feanor’un durumu da bu konuda belirsizdir. Fakat Melkor’u diğerlerinden ayıran en önemli şey, tipik bir ilk nedene ihtiyaç duymamasıdır. Yaradılışın nüvesini oluşturan ilk neden kavramı nasıl ki maddeler boyutunda sorgulanıyorsa, kötülüğün ilk nedenini de sorgulamak gerekir. Gel gelelim Melkor’un kötücül yönüne dair hiçbir nedensellik bağı bulunmaz. O, öyle olduğu için öyledir. Çünkü muhtemelen, Eru’nun kendisi de –bir parça- öyledir.
3. Sauron ve İlk İhanet
Yüzüklerin Efendisi izleyicisi tarafından Orta Dünya’nın gelmiş geçmiş en kötü varlığı olarak bilinen Sauron’u biraz tanısaydık fikirlerimiz değişirdi sanıyorum. Çünkü onun hikayesi de Melkor kadar eskilere dayanır ve birçok dönüşümden geçerek bulunduğu noktaya gelmiştir. Edebi karakter çeşitlemelerinden herhangi birine tam olarak oturması mümkün değildir, çoğu noktada tipik bir Villain (Kötücül) gibi görünse de bütün hikayesini ele aldığımızda bir anti-kahraman formuna dahi sokabiliriz onu.
Sauron en başta, Ainur’un müziği yaratmasından önce Valar’ın hizmetçilerinden biri olarak ortaya çıktı. Özellikle demirci tanrı Aule’nin hizmetkarı olduğu yıllarda bu husustaki becerilerini hızla geliştirmesiyle dikkat çekti. Zeki ve disiplinli bir karakter olarak, binlerce yıl sonra tek yüzüğe gidecek yolun sinyalini buralarda verse de, özünde kötülüğün hiç bulunmadığı bir Maia’ydı. Aule’nin yanında çalıştığı dönemde Eru’yla ufak tefek çatışmalara giren ve Valar’ı karşısına alan Melkor’un özgüveni onu derinden etkiledi. Bazı yorumlarda Sauron’un Melkor’a meyletme sebeplerinden biri olarak ayrıca, disiplin ve beceriye olan hayranlığı da gösterilir. Buna göre Melkor’un planlarını hızlı ve ustaca yerine getirmesi, Sauron’un kendisindeki zayıf ve güçlü yönleri keşfetmesine neden oldu. Bu kişisel özelliklerine karşı takıntısı giderek büyürken, yaradılışındaki düzene bağlı hizmetkarlığı sorgular hale geldi.
Sauron’un Melkor’a olan meyli, aynı zamanda hem Valar’a hem de Eru’ya bir ihanet anlamına geliyordu. Çünkü onun yapması gereken şey, görevlendirildiği üzere Aule’ye yardım etmek ve demircilik konusunda kendini geliştirmekti. Başlarda ikili bir görev olarak bunu sürdürdüyse de, Valar’ın Arda’ya inişinden sonra işler değişti. Melkor’un casusu olarak Valar’dan aldığı bilgileri ona götürmesi karşılığında yeni bir konum ve güç elde etmeyi amaçladı. Bir süre sonra Orta Dünya’ya yerleşen ve orayı elinde tutmak için yeni kaleler inşa eden Melkor tarafından Angband Kalesinin sorumluluğu kendisine verilince bu amacına ulaşmış oldu.
Sauron her ne kadar Melkor’a hayranlık duysa ve sonraki çağlarda insanları ona tapınmaya çağırsa da, bazı yaklaşımları ondan oldukça farklıydı. Melkor yıkıcı ve yok edici bir enerjiyle hükmetmeye çabalarken o, Orta Dünya’daki zihinleri ele geçirmek ve sonsuza kadar yönetmek istiyordu. Fakat Melkor’un böyle bir gündeminin hiç olmayışı onun da elini kolunu bağlıyordu. Sayısız savaşta yan yana çarpıştıktan sonra Öfke Savaşı’nda büyük bir hezimete uğrayan bu ikiliden Melkor yakalanıp sürgün edildiyse de, Angband Kalesi’nin yıkıntılarında dahi Sauron’a rastlayan olmadı ve bir süreliğine ortadan kayboldu.
Orta Dünya’nın boşa çıkması ve uzun süre kimsenin dönüp bakmaması Sauron’u yeniden cesaretlendirdi ve orada mutlak hakimiyetini ilan etti. Efendisi gibi o da bazı elfleri kaçırıp orklar yaratmaya devam ediyordu. Fakat bununla yetinmeyerek, uzaklarda bir yerlerde kendisini izlediğini düşündüğü Melkor’un takdirini kazanmak için yeni formlar da icat etti. Başta kendisi şekil değiştirme becerisi kazanarak kurt kılığına girmeye ve akabinde çeşitli canlıları bir araya getirerek kurt-adamlar yaratmaya başladı. Kötücül ve karanlık ordusu güçlendikçe, efendisinin yarım bıraktığı saldırıları üstlenir oldu ve Orta Dünya ile Valinor arasındaki Numenor Kıtası’na çeşitli kuşatmalar düzenledi. Bu saldırıların bazılarında küçük zaferler elde etse de, hükümranlığı halen Orta Dünya’yla ve çoğunlukla Mordor’la sınırlıydı.
İlk çağın sonunda Sauron bir kurt-adam imparatorluğu kurmuş ve tıpkı Melkor’un en güçlü zamanında yaptığı gibi, ona gelen elçileri ya da yardım çağrılarını, olabilecek en kötü hamlelerle cezalandırmaya başlamıştı. Tarihte epey iyi bilinen Luthien-Sauron kavgası da böyle başladı. Sevgilisi Beren’in öldürülmesi üzerine bugün Minas Tirith olarak bilinen yere gelen Luthien, yanında getirdiği yarı kurt-adam Huan’la Sauron’un karşısına çıktı. Bütün yaratıkları Huan tarafından alt edilen Sauron, sonunda kendisi kurt kılığına girip Huan’a meydan okuduysa da başarısız oldu ve sahip olduğu kuleyi Luthien’e bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Bu yenilgiyle ilgili Sauron’un en büyük takıntısının, onu izlediğini düşündüğü Melkor’un gazabına ve ayıplamasına maruz kalma korkusu olduğu söylenir. Bu yüzden yüzüklerin ortaya çıkacağı ikinci çağın başlarında, yaklaşık 500 yıl boyu ortalarda görünmemiştir.
İkinci Çağ’ın ortalarına gelindiğinde, batıdaki Elf Krallığı’nda yeni bir isim yükselmişti. Çağlar öncesindeki Elf kahramanı Feanor gibi güçlü ve karşı konulmaz olmak isteyen Celebrimbor, aynı zamanda cücelerin zanaati olan demirciliğe de meraklıydı. Yüz yıllar boyu Mordor’un karanlıklarında saklanıp güç toplayan Sauron bunu bir fırsat olarak gördü ve kılık değiştirerek Elf diyarına geldi. Celebrimbor’un hırslı yönünü kendi manipülasyonlarıyla birleştiren Karanlıklar Lordu, güç yüzüklerinin yapımına burada başladı. Buna göre yedi yüzük cücelere, dokuz yüzük insanlara, üç yüzük de elflere verilecekti. Yüzüklerin çoğu ortak bir akılla yapıldıysa da, hem Celebrimbor hem de Sauron sinsi yönlerini kullanmaktan geri durmayarak, birbirlerinden habersiz yüzükler de yaptılar. Celebrimbor gizli üç elf yüzüğü inşa ederken Sauron o meşhur tek yüzüğü, Hüküm Dağı’nın ateşlerinde dövmeyi başardı.
Kısa süre içinde yüzüklerin güç sarhoşluğuna kapılan insanlar ve cüceler için büyük felaket başlamış oldu. İnsanların zaten güç hırsıyla kendilerini mahvedeceklerini bilen Sauron için cücelerin düştüğü durum şaşırtıcıydı. Onlar güç ve iktidar istemeseler de, yüzüklerin etkisiyle yeryüzündeki bütün altınları ele geçirme iştahları kabardı ve iradelerini böylece teslim ettiler. (Moria’yı öylesine kazdılar ki meşhur Balrog Durin’in Felaketi uyandı.) Bütün bunlar yaşanırken Sauron bir yandan Celebrimbor’un saklı yüzüklerini fark etmiş ve hepsini ele geçirmek için bir saldırıya başlamıştı. Savaşın sonucunda galip gelse de Elflerin gizli yüzüklerini ele geçiremedi. İnsanlar ve cücelerden aldığı yüzükleri toplayıp Orta Dünya’ya geri döndü. Çok geçmeden oradaki Elf ve insan topluluğuyla savaşa giren Sauron’un bu kararı aynı zamanda onun felaketine dönüştü. Elendil ve oğlu İsildur’a karşı hiç beklemediği bir yenilgi alan Karanlık Lord, bu savaş sonucunda tek yüzüğü de kaybederek sahip olduğu fiziksel gücü arkada bırakmak ve binlerce yıl boyunca bütün benliğini aktardığı tek yüzüğün akıbetine bağlı şekilde korkunç bir yaşam sürmek zorunda kaldı.
Sauron’un savaşçı ve saldırgan yönü Melkor tarafından komutan olarak tayin edilmesiyle ortaya çıktı. Önceleri iyi ve zararsız bir demirci çırağı konumunda bulunan bu Maia, mükemmeliyetçi yönünü Aule’de ya da diğer Valar’da tatmin edemediği için Melkor’a yakınlaştı ve onun hizmetkarına dönüştü. Geçirdiği bu değişim, özellikle Melkor’un boşluğa sürgün edilmesinden sonra öylesine hızlandı ki, İkinci Çağ’ın sonlarında Numenor halkını kandırabilecek bir noktaya gelmişti. Denizin öte yanındaki Valinor’a saldırı için Numenor Kralını ikna ettiyse de bu durum Legendarium tarihindeki en büyük krizi doğurdu. Sauron’la birlikte üzerlerine doğru gelenlerin, Elf ırkından Eru Iluvatar’ın çocukları olması, Valar’ın elini kolunu bağladı. Tarihte ilk kez Eru’dan bizzat yardım istendi ve Eru’nun beklenmedik gazabıyla Numenor adası denizin dibine gönderildi. (Bu olay Eru’nun da özünde kötücül bir yan olduğuna kanıt olarak gösterilir zira kendi çocuklarını helak etmiştir)
Melkor’da yaradılışından ötürü bulunmayan kötülük nedeni, Sauron’da insani bir duygunun takıntıya dönüşmesi şeklinde zuhur eder. Mükemmeliyetçilik ve hırs, onun kendi konumunu sorgulamasına ve hizmet ettiği Valar’ı küçümsemesine yol açmıştır. Melkor’un uyanık biçimde onu kendi tarafına çekmesiyse, bu karakterin dönüşümünü başlatan ilk olaydır.
4. Smeagol mü Gollum mu?
Orta Dünya’nın hem en ilgi çekici hem de en karanlık karakterlerinden biri olan Gollum’u nerede konumlandıracağımız hususu epey çetrefilli. Tipik olarak bir biçim değiştirici rolü taşıyan bu yaratık, taşıdığı iki farklı kişilik ve karakterle, karşısına çıkan herkesi tuzağına düşürmeyi başarmış nadide bir varlıktır. Onu bu yazıya dahil etme sebebimiz, kendisinden önce doğan kötülük mefhumunun ve bunu bir nesne formunda sürdüren tek yüzüğün en önemli taşıyıcısı olmasıdır. Sahip olduğu yaradılış özellikleri ve ırkı bakımından, Melkor ve Sauron’a göre hiçbir gücü bulunmayan Gollum’un yine de böylesi dirençli bir karakter olabilmesi, kendi hayatından tamamen vazgeçmesiyle açıklanabilir. Melkor ve Sauron, herhangi bir eyleme geçmek için bedensel bir form kazanmak zorundayken Gollum, yüzüğü taşıyabilmek için kendi bedeninden ve özünden fedakârlık etmiştir.
Gollum, ya da doğum adıyla Smeagol, İkinci Çağ’ın 2400’lü yıllarında bir ırmak Hobbiti olarak doğdu. Bu Hobbitler Baggins’lerle bilinen Shire Hobbitlerinden biraz farklıydı. Anaerkil bir yapıda yaşayan ve ırmak ve göllerde avladıklarıyla hayatta kalan bu topluluk içinde Smeagol çocukluğundan itibaren sıra dışı tutumlar sergilemekteydi. Akranları ve akrabaları göllerde avlanırken o, çeşitli ağaçların köklerini kazmak ya da tepeciklerde tüneller açmak gibi tuhaf huylar edinmişti. Sosyal bir beceriden yoksun oluşu nedeniyle, pek arkadaş çevresi olmayan Smeagol’ün tek dostu, daha sonra yüzüğü ele geçirirken öldüreceği kuzeni Deagol’dü.
Smeagol’ün böylesi asosyal biri oluşuna rağmen pek de dışlanmadan büyümesine dair, topluluğun yöneticisi konumundaki babaannesinin etkisi olduğu söylenir. Oldukça güçlü bir ailenin ferdi olarak Smeagol’ün çoğu isteği her zaman yerine getirilmiş ve şımarık bir karakterde büyütülmüştür. 2463 yılındaki doğum gününe gelindiğinde bu yetiştirilme tarzının en kritik sonucu ortaya çıkar. Arkadaşı Deagol tarafından sıradan bir hediyeyle geçiştirilen doğum günü devam ederken, balık avladıkları sırada kayıktan aşağı çekilen Deagol’ün suyun içinde bulduğu yüzük, hem Smeagol’ün hem de Orta Dünya’nın kaderini sonsuza kadar değiştirecektir. Smeagol’ün özünde bir kötülük olup olmadığı tartışması halen ortadadır. Kimine göre Deagol’ün elindeki yüzüğü kendine isteme sebebi, doğuştan beri şımartılarak büyümüş olmasıyken, kimine göre yüzüğün ondaki iradeyi fark edip zihnini bulandırmasıdır. Eğer bunlardan ilkine göre düşünürsek, Smeagol’ün insani bir zaaf olarak bencil bir tutumla yüzüğü kendine istediği sonucuna varırız. Fakat ikinci teoriye göre ilerlersek, Smeagol yüzüğün kandırdığı bir zavallıdan ibaret olacaktır.
Deagol’ü çıplak elle boğup yüzüğü ele geçiren Smeagol için bu hareket tipik bir ‘ilk günah’ motifidir. Hatta bu döneme kadar esameleri okunmayan Hobbit ırkı için dahi bu cinayet bir ilk anlamına gelmekte ve Smeagol’ü Hobbitler için bir çeşit Adem’e dönüştürmektedir. Nitekim yıllar boyu yüzükle hemhal olup sayısız badireler atlatsa dahi Smeagol bu ilk günahın ağırlığından hiçbir zaman kurtulamamış, Gollum’u ortaya çıkaracak kişilik bölünmesine yavaş yavaş bu yüzden gelmiştir.
Smeagol’ün kötücüllükle ikircikli ilişkisine biraz daha yakından baktığımızda, onun Melkor’la benzeştiği bazı yanlar görürüz. Örneğin Ungoliant’la anlaşıp görünmez hale gelerek Valinor’a saldıran Melkor gibi o da görünmezliği bir silah olarak sayısız kere kullanmış, hatta yüzük yolculuğu sırasında Ungoliant’ın soyundan gelen örümcek Shelob’la işbirliği yapmıştır. Yüzüğün tuhaf güçlerini daha en başta fark edip bunu kendi çıkarı için kullanmaya başlayan Smeagol, görünmezlik kalkanının arkasına sığınarak sayısız suç işlemiş, hırsızlık yapmış ve sonunda babaannesi tarafından kovulmuştur. Toplum tarafından dışlanmadan önce başvurduğu görünmezlik yüzünden muhtemelen ahlaki yargıları deforme olmuş ve kötücül tarafı böyle güçlenmeye başlamıştır.
Yüzüğün sağladığı bu görünmezlik ve ortaya çıkardığı ahlaki deformasyon esasen Tolkien’in felsefi bir tartışmayı eserine taşımasıyla ilgilidir. Platon’un Devlet’inde geçen Gyges Yüzüğü hikayesinin, Tolkien için bir esin kaynağı olabileceği iddia edilir. Bu hikâyede bir çoban, bir mezarda bulduğu yüzüğü parmağına geçirip arkadaşlarının yanına döner. Bir süre sonra yüzüğü çevirince görünmez olduğunu fark eden çoban, yavaş yavaş etrafa zarar verecek eylemler içerisine girmeye başlar. Çok geçmeden görünmezliğin verdiği rahatlıkla birçok suç işleyen ve güçlenen çoban, aynı taktikle saraya girip kraliçeyi kandırır ve kralın yerine geçer. Böylece toplumun yargısını üzerinde hissetmeyen bir iradenin, her türlü eylemi yerine getirebileceği ortaya çıkar.
Platon’un ahlak felsefesine dair ürettiği bu kıssanın Smeagol ve sonraki yüzük taşıyıcıları için önemli çıkarımlar sağladığını söyleyebiliriz. En başta kendi topluluğu içinde görece saygın bir konumu bulunan Smeagol gibi birinin, ‘ötekinin bakışı’ olmadığında kötülüğe meyleder hale gelmesi oldukça anlaşılırdır. Yüzük yıllar sonra Bilbo’ya ve Frodo’ya geçtiğinde Gandalf’ın yüzüğü asla takmamalarını tembihlemesinde Sauron’un onları yakalaması kadar, yüzüğün iradelerini ele geçirmesi korkusu da bulunur. Yüzüğe bütün benliğini aktaran Sauron’un kötücül yönü bir yana, bu yüzüğün bir de sırf görünmezlikten doğan karanlık bir dönüştürücü gücü vardır.
Ahlaki yargının başkaları etraftayken daha güçlü olması hususunda birçok dini tartışma da yürütülmüştür. Semavi dinlerdeki ahiret inancı gereği insanlar, bu dünyada yaptıklarından sorumlu tutulacak, hatta bazı inanışlara göre mahşer yerinde bütün eylemleri diğerlerine açıklanacaktır. Başkalarının gözü üzerimizde değilken kötülük yapıp yapmayacağımız hususunda insan iradesine pek güvenilmemiş olacak ki, ortaya böyle büyük anlatılar ve testler çıkmıştır. Yapayalnızken dahi kötü eylemlerde bulunmamamız için her şeyi gözetleyen ve bilen tanrı fikri ortaya atılmış, insanların ahlaki sorumluluklarının hiçbir zaman son bulmayacağı öğütlenmiştir.
Smeagol’ün halkı tarafından kovulmasından sonra yaşadıkları esasen görünmezliğe ihtiyaç duymayacağı bir formda gelişir. Zira Hobbitler tarafından dışlandıktan sonra hem gidecek bir yeri yoktur hem de yüzüğü kimseye kaptırmamak için kendini ıssız yerlere vurmuştur. Zaman içinde yüzüğün yok edici iradesi güçlendikçe onun iradesi zayıflamaya başlamış, Smeagol kimliği yerini Gollum’a bırakmıştır. Dağların karanlık ve derin noktalarında, oralarda bulduğu hayvanları ve yaratıkları avlayarak beslenen bu zavallı, bir zamanlar sahip olduğu Hobbit kimliğinden tamamen uzaklaşmış ve yalnızca çiğ etle beslenir hale gelmiştir. Ayrıca ışığa düşman olan Melkor’un ve Sauron’un yüzüğe bıraktığı bir miras olarak, onu taşıdığı süre boyunca güneş ışığından da rahatsız olmaya başlamış, dumanlı dağların derin mağaralarında yüzlerce yıl geçirmiştir.
Smeagol’ün ortadan kaybolup Gollum’un güç kazandığı bu yüzükle zehirlenme dönemi, çoğumuzun bildiği üzere Bilbo’nun ortaya çıkışına kadar sürer. Bu zaman zarfında Gollum, yalnızca kendisiyle diyalog kuran ve kavga eden bir kişilik bölünmesiyle mücadele etmektedir. Diğerlerinden ayrı geçirdiği yıllar boyu kötücül yanında herhangi bir azalma görülmez. Bunu da Bilbo’yla girdiği bilmece yarışı sonrası onu yine de öldürme isteğine kapılmasından anlarız. Fakat Bilbo onun bu haline merhamet besleyip yüzüğün görünmezliği sayesinde uzaklaşmış ve Gollum, yüzüğe hasret yıllarına böylece başlamıştır.
Yıllar sonra yüzük kardeşliği kurulduğunda Gollum’un, tek yüzüğün peşinde Moria’ya girdiği ve orada hapis kaldığı ortaya çıkar. Bundan önce Mordor’a kadar gidip yüzüğü çaresizce aramış, Sauron’a yakalanmış ve işkence görmüştür. Sauron’u savaş meydanları dışında görmeyi başaran ilk canlı oluşu da yabana atılmayacak bir payedir. Türlü işkenceden sonra yüzüğün yerini söyleyip salıverildiğinde, Sauron’un ondaki hırsı görüp buna karar verdiği iddia edilir. Yüzüğe böylesine bağlı oluşu, Sauron’a göre onu çabasızca yüzüğe de götürecektir.
Moria’dan bir şekilde çıkıp Frodo’nun peşine takıldıktan sonra yıllardır gerçekleşmeyen bir durum olarak, derinlerde bir yere gömdüğü Smeagol yeniden yüzeye çıkar. Bundaki en büyük etki, bir süredir yüzüğü taşıdığı için Frodo’nun ona hükmedebileceği halde bunu yapmaması ve onunla nazik bir iletişim kurmasıdır. Mordor’un gizli yollarını göstermesi için Frodo tarafından yüzük üzerine yemin ettirilir ve Gollum karakteri artık Smeagol tarafından bastırılmaya başlar.
Bu noktada ortaya çıkan tuhaf kişilik özelliği esasen yüzüğü ele geçirdiğinde başlayan bir kırılmaya dairdir. Görünmezliğin verdiği rahatlık, ondaki id-süperego çatışmasını bertaraf etmiş ve id’in emrine girmesiyle sonuçlanmıştır. Zaman zaman kendi içinde ettiği kavgalarda bunun yansımaları sıklıkla görülür. Smeagol yönü öne çıktığında daha uysal ve yılışık bir hale bürünürken, Gollum yönü öne çıktığında acımasız ve tüm suçlarını kabullenen bir tavır geliştirir. Ayrıca Frodo’ya ettiği yemin de bu gelgitler içinde sürekli sorgulanır. Ölü bataklıklardan geçtikleri esnada yaşadığı bir çatışmaya şahit olan Sam, arka arkaya gelen tutarsız diyalogları ve duygu geçişlerini korkutucu bulur. Bu çatışmalı diyalog boyunca Smeagol efendisi Frodo’ya yardım etmeleri gerektiğini savunurken, Gollum onları dişi örümcek Shelob’a götürmeleri gerektiğini iddia eder. Sam bu tartışmayı izlerken onun gözlerinde biri yeşil biri soluk iki ışığın yanıp söndüğünü fark etmiştir.
Smeagol-Gollum geçişlerindeki bu çatışma hiç kuşkusuz yüzüğe sahip olduğu zamanlara göre çok daha zayıf ve zariftir. İd’in etkisinin azalması sonucu onda yeniden bir benlik (ego) gelişmeye dahi başlamış ve bazı konuşmalarında “biz” dilinden “ben” diline geçmiştir. Yıllar önce Sauron’un işkencelerinden sonra nasıl olup da Mordor’dan canlı çıkabildiğini sorguladıkları anlarda aralarında şöyle bir diyalog yaşanır:
“(Frodo): Ve sen karanlıktan kaçtın mı Smeagol? Yoksa, belli bir görevle ayrılmana izin mi verilmişti?
(…) ‘Yalan bu’ diye tısladı Gollum (…) ‘Ben kaçtım, gerçekten de kıymetliyi aramam söylenmişti; ben de aradım, aradım, tabii ki aradım. Ama Kara Varlık için değil. Kıymetli bisimdi, o benimdi söyleyim sise. Kaçtım ben.’
Frodo, Gollum’un bu konuda bir kez olsun, kendisinden bekleneceği gibi gerçeklerden çok uzaklaşmamış olduğundan garip biçimde emindi; (…) En azından Gollum’un ben dediğini fark etti; Gollum’un ‘ben’ diye konuştuğu nadir anlar genellikle, eskiden kalmış bir dürüstlüğün ve samimiyetin ortaya çıktığının göstergesiydi.”
Gerçekten de Smeagol derinlerdeki benliğine yeniden ulaşmış, sayısız fırsat yakaladığı halde Frodo ve Sam’e zarar vermeden onları usulca Mordor’a kadar götürmüştür. Bütün bunlar esnasında arada baş gösteren Gollum’la da epey mücadele etmiştir. Fakat yüzük orada durdukça onun tamamen iyileşmesi imkânsız olduğundan, birkaç aksilikten sonra Gollum yönetimi yeniden devralmış ve örümcek Shelob’a giden yol böyle açılmıştır. Bu hususta Gandalf’ın söyledikleri bir kehanet niteliğindedir. Moria’da onları takip ettiğini fark eden Frodo’ya, Gollum’un kaderinde yüzüğün ve yüzüğün kaderinde Gollum’un olduğunu belirtmiş, mutlu ya da mutsuz bir sona varılacaksa bunun için Gollum’a muhakkak ihtiyaç duyulacağını ima etmiştir.
Gollum’un Hüküm Dağı’nda biten yolculuğu, yüzüğün taşıdığı güçleri anlamak açısından epey önemlidir. Frodo ve Sam örümcekten kurtulup volkanın içine girdiklerinde, yaratıldığı yere ilk kez geri dönen yüzüğün iradesi en güçlü haline ulaşmıştır. O noktaya kadar müthiş bir kararlılık ve iradeyle gelen Frodo, son hamleyi yüzüğün varoluşunda taşıdığı özellikten ötürü yapamamıştır. Sauron’un peşine sayısız gözcüsünü ve kolcusunu takıp böylesine önemsediği bir nesneyi, yok edilebileceği tek yerden uzak tutacak bir hamlesinin olmayışında, tam olarak yüzüğün kendi iradesine güvenmesinin etkisi olduğu söylenebilir. Hüküm Dağı’nı nazgullerle ya da birkaç orku nöbetçi koyarak korumaya almaması, yüzüğün hiç kimse tarafından yok edilemeyecek bir paradoks taşımasından ileri gelir. Nitekim Frodo bütün iradesine rağmen yüzüğü ateşe atmayı başaramamıştır. Tıpkı binlerce yıl önce İsildur’un yapamadığı gibi…
Yüzüğün kendini koruyabilen bir yapıda olması, onun bir iradeyle ateşe atılmasını da engeller kuşkusuz. Fakat Gollum’un sıradışı kişiliği işte burada devreye girer. Parmağında yüzükle ateşin başında duran Frodo’yu dikkatle takip edip üstüne atlayan Gollum, Frodo’nun parmağını kopararak (Sauron’unki gibi) yüzüğü ele geçirmeyi başarır. Yıllar sonra ilk kez yüzüğe, yani kıymetlisine dokunmanın verdiği mutlulukla yerinde sıçrarken, yanardağın azizliğine uğrar ve küçük bir sarsıntıyla uçurumdan aşağı düşer. Böylece yüzük, hiç beklenmediği halde, hem de hiçbir iradenin seçimi olmaksızın yok edilmiş olur. Gollum’un hikayesi de böyle sona erer.
Gollum’un yüzükle ilişkisinin beklenenden farklı olduğunu zaman zaman diyaloglarında görürüz. Sauron’un müthiş iradesini yansıttığı yüzük birçok açıdan Gollum’u ele geçirse de, hiçbir zaman Sauron’a hizmet edecek noktaya getirmemiştir. Kara Kapı’ya vardıklarında yürümeye devam eden Frodo’yu durdururken söyledikleri epey önemlidir.
“’Hayır, hayır beyim!’ diye feryat etti Gollum, (…) ‘O yol bir işe yaramas! Yaramas! Kıymetliyi O’na götürme! Hepimisi yer O, eğer eline geçirirse bütün dünyayı yer. Onu alıkoy cici bey ve Smeagol’e iyi davran. Onu almasına izin verme.”
Smeagol’ün Sauron’a karşı böylesine kararlı duruşu şaşırtıcıdır. Ayrıca onun kudreti hakkında da realistik gözlemleri bulunur. Kara Kapı’ya alternatif olarak güneydeki geçitleri kullanmaları gerektiğini söylediğinde onunla alay eden Sam’e şöyle der:
“Hobbitler anlamaya çalışsın. O, o taraftan bir saldırı beklemiyor. O’nun gösü yuvarlaktır ama bası yerlere diğerlerinden daha çok bakar. Her şeyi aynı anda göremes, henüs göremes.”
Gollum’un tek amacı, kime hizmet ettiğinden bağımsız olarak yüzükle bir araya gelmektir. Sauron’a gidecek yüzüğü bir daha asla ele geçiremeyeceği için mi ona götürmelerini istemez, yoksa gerçekten de Sauron’un kötü yönünü önlemek için mi istemez, burası biraz muğlaktır. Ve ta en başta olduğu gibi, Smeagol’ün eylemlerinde kötücül bir yönün etkisi mi baskındır yoksa yüzüğün etkisinde oluşu mu böyle bir sonuca yol açar, burası da halen tartışmalıdır.
5. Sonuç
Tolkien’in Legendarium’undaki kötülük meselesi, ilk bakışta düalistik bir kurgunun sonucu olarak zorunlu bir varlık mahiyetindedir. Eru Iluvatar’ın kendi içinde bulunan kötücül yönler, yaradılış sırasında Melkor’da cisimleşmiştir. Fakat Melkor’u bu noktaya getiren başka bir sebep olmadığından, onun durumunu Sauron ve Gollum’dan ayrı değerlendirmek gerekir. O, öyle olması gerektiği için öyledir. Fakat sonraları bu gücünü sayısız kez kendi lehine kullanmış ve yıkıcı bir güce kavuşmuştur. Bu aşamadan sonra Melkor’u kötü kahraman sınıfına yerleştirmekte bir sakınca yoktur. Sauron ise ondaki ustalık ve bilgeliği kendi mükemmeliyetçi tarafıyla birleştirmiş ve Valar’ın geri kalanını küçümseyerek kişiliğini değiştirmiştir. Dolayısıyla onun kötücül yanında bilinçli bir tercih ortaya çıkar.
Gollum’a gelirsek, onun durumu hepsinden azadedir. Ölümlü canlılar arasında yüzüğü 500 yıla yakın taşıyan bir iradeye oranla Gollum, yapabileceği sayısız kötülüğü tercih etmeden başkalarına yardım etmeyi seçebilmiştir. Zaman zaman yenik düştüğü karanlık yönünün kritik anlarda ortaya çıkması ise onu herhangi bir konuma sokmamızın önüne geçer. O hem kötü, hem de iyidir. Belki de Legendarium’daki en doğal ‘gri’ karakterdir. Ve hüküm dağında yüzüğün yok oluşuyla birlikte, bu karaktere dair en çarpıcı ve üzücü kısım, Smeagol’ün bir gün yeniden ve tamamen geri dönme şansının da yok olmasıdır.
Yayın Tarihi: 03/09/2023


