“Ne güne dek arkadaşlar, darda yaşayacağız, / aslanlar misali, yalnız, bayırlarda dağlarda…/ Bir saatlik özgür yaşam yeğdir bize/ Kırk yıllık köleliğe, hapise. … /Köleysen eğer, neye yarar yaşaman? / Düşün, ateştesin her an. / İster vezir ol, efendi ya da tercüman/ Hep boşa harcar seni Tiran. / Yiğit kapetasyonlar, papazlar, siviller/ ve ağalar, öldü hepsi haksız kılıç altında/ Öylesine çoktur bunlar, Türkler ve Rumlar/ Yitirdiler yaşamla servetlerini, nedensiz”
Yapıcı ve yeniden başlangıç bir tarafıyla programa ve programı yürütecek öncüye, diğer taraftan da tüm kesimlerle birlikte yeniden düşünmeye, konuşmaya, karar almaya ve birlikte yürütmeye bağlıdır. Çünkü demokratik siyaset, yalnızca neye karşı olduğunu değil, neyin yanında durduğunu, neyi inşa etmek istediğini de pratikte yaparak göstermek zorundadır. İkinci yön ise içerisinde bulunduğumuz dönemin demokratik siyasete sunduğu objektif imkanlardır. Özellikle 27 Şubat sonrası demokratik siyasete büyük bir alan açılmıştır. Açılan bu alanın görülmesi ve doldurulması hayati önemdedir.
İlk günden bu yana karşılaştığı tüm baskı ve ağır kuşatmalara ve yine tüm yetersizliğine rağmen, Türkiye'de demokratik siyaseti fiilen inşa etmeye çalışan yegâne yapı, Kürt siyasal hareketidir. Özellikle Kürt kadın hareketi, erkek egemen siyaseti reddeden, eşit temsiliyeti zorunlu kılan, karar alma süreçlerini tabana yayan ve yaşamı örgütleyen bir çizgiyi istikrarlı biçimde sürdürmektedir.
Yoksullukla terbiye edilen, kutuplaşmayla şekillendirilen, düşmanla korkutulan, lakin ne yaparsa yapsın; sürekli dışlanan, sürekli yardıma muhtaç bırakılarak sadakate zorlanan bir kitle yaşam savaşı vermeye çalışıyor. Bu kitlenin önüne konulan soru 100 yıldır hep aynıdır: “Kırk katır mı, kırk satır mı?”