PolitikART
Toplum-Politika

Devletin Ötesinde: Siyaset ve karşı-mekân politikaları - II

PolitikART Özel
Nihat Altan
İlk günden bu yana karşılaştığı tüm baskı ve ağır kuşatmalara ve yine tüm yetersizliğine rağmen, Türkiye'de demokratik siyaseti fiilen inşa etmeye çalışan yegâne yapı, Kürt siyasal hareketidir. Özellikle Kürt kadın hareketi, erkek egemen siyaseti reddeden, eşit temsiliyeti zorunlu kılan, karar alma süreçlerini tabana yayan ve yaşamı örgütleyen bir çizgiyi istikrarlı biçimde sürdürmektedir.

II. Bölüm: Demokratik siyaset özyönetimle mümkündür

 

Toplumsal dönüşüm arayışları, yalnızca iktidarın ele geçirilmesi ya da siyasal temsil mekanizmalarının yeniden düzenlenmesiyle sınırlı tutulduğunda, çoğu zaman sisteme içkin sınırların ötesine geçilemez. Bundan hareketle, gerçek anlamda demokratik bir siyaset, toplumsal öznelerin kendi yaşam alanlarına, üretim biçimlerine ve karar süreçlerine doğrudan müdahil olabildiği bir örgütlenme zeminiyle mümkündür. Bu da ancak yerel olanı merkeze alan, çoğulcu ve yatay ilişkiler kuran, dışsal değil, içkin bir siyaset anlayışıyla; yani özyönetimle gerçekleşebilir.

Fakat özyönetim, yalnızca bir yönetim modeli değil, aynı zamanda siyasetin bizzat toplumsallaştığı, birey ile kolektifin, ihtiyaç ile kararın, emek ile denetimin iç içe geçtiği bir toplumsal örgütlenme biçimidir.

Burada mesele, devlete alternatif bir “yeni yönetim” kurmaktan çok, bizzat yönetme ilişkisini dönüştürmektir. Çünkü temsili demokrasinin dar kalıplarına hapsedilmiş bir siyaset anlayışı, özyönetimci pratikleri yalnızca "yerel yönetim biçimleri" ya da "katılımcı yöntemler" olarak görmekte ısrar eder. Oysa demokratik siyaset ile özyönetim arasındaki ilişki yalnızca bir araç-sonuç ilişkisi değil, doğrudan bir iç içeliktir. Demokratikleşme, özyönetimin kurucu ilkesi iken; özyönetim ise demokratik siyasetin maddi zeminidir.

 

Kaynak: Montecruz Photo

 

KİMİ DENEYİMLER VE ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR

Egemenler nasıl ki deneyim paylaşarak birbirlerinden öğreniyor ve iktidarlarının devamı için örgütsel bilince dönüştürüyorlarsa, ezilenlerin de deneyimlerini paylaşması, birbirinden öğrenmesi paylaşımcı demokrasinin gereğidir. Bu bağlamda, dünyada farklı dönemlerde ortaya çıkan özyönetim deneyimlerine bakmak, bunlardan öğrenmek; onlardan dersler çıkarmak hem olanaklarımıza hem de sınırlılıklarımıza ışık tutması bakımından önemlidir!

“…sonuç ne olursa olsun Rojava, özyönetimin bir “boşluk anında” değil, uzun erimli bir toplumsal mücadeleyle kurulduğunda nasıl süreklilik kazanabileceğini göstermesi bakımından tarihsel önemdedir.”

Rojava

Kürt siyasi hareketinin öncülüğünde ortaya çıkan bu model dört taraftan sürekli saldırı ve işgal tehdidi altında olmasına rağmen meclisler, komünler, halk konseyleri, kooperatif ve akademiler aracılığıyla çok katmanlı bir toplumsal örgütlenmeyi hayata geçirme yolunda ilerlemeye devam etmektedir. Kadın özgürlüğü, ekolojik denge; etnik, dinsel, dilsel ve kültürel çoğulculuk gibi ilkeler üzerine kurulan Rojava modeli, özyönetimin yalnızca yönetsel değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik bir proje olduğunu göstermesi bakımından da çarpıcıdır. Halk meclislerinin karar alma süreçlerindeki belirleyici rolü, kadın meclislerinin özerk ve eşit konumlanışı, yaşamın her alanında doğrudan katılımı temel alması, bu pratiği geleneksel yerel yönetim modellerinden ayırır. Ancak bu deneyim, bölge devletlerinin müdahale tehditleri, savaş koşulları, ekonomik abluka, uluslararası meşruiyet krizleri ve öncülük edenlerin “sınırlılıkları” nedeniyle ciddi engellerle karşı karşıyadır!

Rojava özelinde temel sorular şunlardır: Abluka ve kuşatma ne zamana kadar devam edecek? Yüz yılların kültürel alışkanlıkları nasıl değişecek? Yabancı yönetimlerin zorbalıkları nedeniyle zihinsel olarak kendinden uzaklaştırılan birey ve toplum, edindiği düşünmeme, sorgulamama, yarını merak etmeme, günübirlik yaşama “konformizm”ini terk edebilecek mi? Bu modele öncülük edenler, söz-yetki-karar mekanizmasını ne düzeyde toplumsallaştırabilecek?

Bu sorulara verilecek cevaplar ve ardı sıra gerçekleşecek pratik, 15 yıla yakın zamandır inşa sürecinde olan Rojava özyönetim modeli için hayati önemdedir. Ancak sonuç ne olursa olsun Rojava, özyönetimin bir “boşluk anında” değil, uzun erimli bir toplumsal mücadeleyle kurulduğunda nasıl süreklilik kazanabileceğini göstermesi bakımından tarihsel önemdedir.

 

Zapata mural, Zapatista Encuentro, 1996

 

Zapatista 

Latin Amerika’da Zapatista hareketi 1994’te Meksika devletine karşı ayaklandığında, yalnızca silahlı bir direniş değil, aynı zamanda özyönetime dayalı bir toplumsal yapı kurmayı da hedefliyordu. Chiapas bölgesinde kurulan özerk belediyeler, kolektif üretim alanları, dönüşümlü görevler ve taban meclisleriyle işleyen karar alma süreçleri, özyönetimin pratik olarak inşa edilebileceğini göstermiştir. Ancak bu model de, kapalı bir coğrafyada, dışsal müdahalelere direnerek sürdürülen bir yaşam biçiminin, sınırlılıklarına işaret eder. Zapatista modeli, gerek öncülüğün zihinsel ve kültürel sınırları gerekse de dışsal abluka nedeniyle ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmış, buna rağmen hayata geçirilen model, ayakta kalmaya devam etmek için ya çok uluslu şirketlerin çarklarını bölgeye sokmak zorunda kalmış ya da her geçen gün içine kapanma yolunu seçmiştir. Kuşkusuz ki henüz her şey bitmiş değildir; ancak bundan sonrasının nasıl devam edeceği, toplumun ne derece özne olabileceği ile belli olacaktır.

“…en derin çöküş, bunların hiçbiri değildir. En büyük kriz, toplumun siyasetten elini eteğini çekmesi, ama aynı zamanda siyasetin de toplumsal hayattan el çekmiş olmasıdır. Bugün siyaset artık halkın gündelik yaşamını kuran, onu dönüştüren, ortaklaştıran bir zemin değil; yukarıdan dayatılan bir oyun ve gösteriye dönüşmüştür.”

İspanya

İspanya’da 2011 yılında 15M hareketiyle başlayan toplumsal muhalefet, yerel siyasete yansıyarak Barselona ve Madrid gibi kentlerde “yeni belediyecilik” girişimlerini doğurdu. Barselona en Comú gibi girişimler kentsel müştereklerin korunması, katılımcı bütçeleme ve şeffaflık uygulamalarıyla dikkat çekti. Fakat bu örneklerde de özyönetim, çoğu zaman “sistemin içinden” dönüşüm sınırında kalmak durumunda kaldı; merkezi iktidarın tahakkümü ve bürokratik yapıların direnci karşısında derinleşemedi.

 

Tüm bu deneyimler bize şunu gösteriyor: 

- Özyönetim, yalnızca bir yerel yönetim biçimi değil; devletin dışında ve ötesinde, başka bir toplumsal örgütlenmeyle mümkündür.

- Demokratik siyasetin gerçek anlamda kurucu ve kalıcı olabilmesi için, temsil ilişkilerinin aşılması, kararın tabana yayılması ve yaşam alanlarının doğrudan müdahaleyle yeniden örgütlenmesi gerekir. Bu da ancak özyönetimle mümkündür

 

Qamişlo, 30 Nisan 2021

 

Türkiye’de demokratik siyaset hem zorunlu ve hem de mümkündür

Türkiye’de siyaset, yalnızca bir krizin konusu değil; bizzat krizin kendisidir. Temsiliyet çökmüş, iktidar ile muhalefet arasındaki fark silinmiş, seçme ve seçilme hakları sıradanlaştırılmış, siyasal katılım “5 yılda 1 gün”e sıkıştırılmıştır. Fakat en derin çöküş, bunların hiçbiri değildir. En büyük kriz, toplumun siyasetten elini eteğini çekmesi, ama aynı zamanda siyasetin de toplumsal hayattan el çekmiş olmasıdır. Bugün siyaset artık halkın gündelik yaşamını kuran, onu dönüştüren, ortaklaştıran bir zemin değil; yukarıdan dayatılan bir oyun ve gösteriye dönüşmüştür. Seçenekler çok gibi görünse de sistemin iki hegemon partisi arasında uzun zamandır yürütülen “kavga”da da görüleceği gibi, “Kırk katır mı, kırk satır mı?” aldatmacasıyla karşı karşıyayız. AKP’nin derdi belediyelerdeki “yolsuzluk” veya kongrelerdeki “usulsüzlük”, CHP’nin derdi de “demokrasi” değildir: Her iki tarafta da tek dert, yeni dönemde hegemonik iktidarın kimin elinde olacağıdır!

Toplum bu ikili dayatmanın baskısıyla yalnızca ekonomik olarak değil, ahlaki olarak da çökertilmiş durumdadır. Yoksulluk, sadece açlık değil; aynı zamanda onursuzluğu da beraberinde getiriyor: Bir taraf halktan göremediği “teveccühü” polis-şiddeti ve kayyımlar yoluyla elde etmeye çalışırken, öte taraf, iç ayak oyunları ve parayla kongre kazanma ve başkanlık elde etmeyi “yenilikçilik” olarak pazarlamakta; her iki kampın taraftarları da bu durumu alkış tufanları ile desteklemektedir. Günü geldiğinde ise her iki kampın amigoları, yönlerini “öteki”lere: Kürtlere, Alevilere, göçmenlere, kadınlara çeviriyor… Kendisi için bir çıkış bulamayan, başkasını hedefe koyarak nefes almaya çalışıyor. Sistem; bireyin öfkesini, sistemin kendisine değil, sistemin dışladığına yönelterek başarılı oluyor. Ancak bu bir tesadüf değil, sistemin kurgusudur ve bugün bu kurgu, sadece iktidar bloğunun değil, kendini “muhalif” olarak tanımlayan çevrelerin de rızasıyla sürüyor!

“[Sözleşme dışı siyaset] Kutsalların, dogmaların, tabuların sorgulanabilir olması; meşruiyetin yalnızca devletin ya da birilerinin tanıdığı sınırlar içinde değil, toplumun kendi yaşamında kurduğu ilişkilerde aranabileceğinin ilanıdır.”

Sözleşme Dışı Siyaset!

Mevcut sistem, görünürde çok partili; ama gerçekte bir siyasal sözleşmenin mutlak egemenliğine dayanıyor: Sınırlar sorgulanmaz, merkezilik kutsanır, “muhalefet” bile iktidarın dilini kullanır, adaletsizliklerin kaynağı olan yapı değil, sonuçları konuşulur. Asma yaprağı derecesine indirilen seçimler kutsanarak yönetmek faaliyeti fetişleştirilir; halk karar verici değil, izleyici konumuna itilir.

İşte bu noktada “sözleşme dışı siyaset”ten söz etmeliyiz. Peki, nedir sözleşme dışı siyaset? Kutsalların, dogmaların, tabuların sorgulanabilir olması; meşruiyetin yalnızca devletin ya da birilerinin tanıdığı sınırlar içinde değil, toplumun kendi yaşamında kurduğu ilişkilerde aranabileceğinin ilanıdır. Bu siyaset, “Nasıl yönetileceğiz?” sorusundan çok, “Nasıl birlikte yaşayacağız?” sorusunu merkezine alır. Bu radikal kopuş, toplumun kendi kendini yeniden tanımlama hakkının iadesidir.

Burada unutulmaması gereken şudur: Demokratik siyaset bir seçenek değil, bir varoluş hattıdır. Bu siyaset, klasik anlamda “iktidarı ele geçirmek” stratejisine indirgenemez. Çünkü bu sistemde iktidar yalnızca bir koltuk değil bir zihniyet, bir yönetme tarzı, bir ilişki biçimidir. Demokratik siyaset, bu zihniyetle hesaplaşmadan kurulamaz.

Bu siyaset yatay, yerel, çoğulcu ve radikaldir. Kadınları, gençleri, ezilenleri yalnızca temsil etmez, onları özneleştirir. Devletin dışında ve ötesinde, toplumun kendi örgütlenme kapasitesini yeniden inşa etmeyi hedefler. Bir parti programından çok, bir yaşam biçimi, bir ortak akıl üretme biçimidir.

“Demokrasi, sadece bir yönetim biçimi değil; bir yaşam pratiği olarak yeniden kurulmak zorundadır. Siyaset, yalnızca parlamentolarda değil mahallede, fabrikada, okulda, tarlada, evde ve sokakta, yani yaşamın her alanında halkın özneleştiği bir hatta yeniden örülmelidir.”

Demokratik siyasetin öncülüğü

İlk günden bu yana karşılaştığı tüm baskı ve ağır kuşatmalara ve yine tüm yetersizliğine rağmen, Türkiye'de demokratik siyaseti fiilen inşa etmeye çalışan yegâne yapı, Kürt siyasal hareketidir. Özellikle Kürt kadın hareketi, erkek egemen siyaseti reddeden, eşit temsiliyeti zorunlu kılan, karar alma süreçlerini tabana yayan ve yaşamı örgütleyen bir çizgiyi istikrarlı biçimde sürdürmektedir. Ancak bu çizgi ne kadar güçlü olursa olsun, bu yükün yalnızca Kürtlerin sırtına bindirilmesi ne adildir ne de siyaseten sürdürülebilirdir. Elbette ki bu model, yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’nin bütün ezilenleri için bir çıkış kapısıdır. Ama bu çıkış, ancak kolektif bir irade inşa edilirse mümkündür.

 

 

Ara sonuç

Türkiye bugün yalnızca bir iktidar krizi içinde değildir; aynı zamanda bir muhalefet krizi, bir temsil krizi, bir vicdan ve hayal gücü kriziyle de yüz yüzedir. Siyasal alanın daraldığı, toplumsal çelişkilerin görünmezleştirildiği, seçimlerin siyasetle karıştırıldığı bir rejim altında; sadece yönetenlerin değil, muhalefetin de meşruiyeti sorgulanır hâle gelmiştir. Bu nedenle kriz, yalnızca yönetemeyenlerin değil, direnemeyenlerin de krizidir!

Demokratik siyaset, tam da bu çoklu kriz hâlinde, yeniden düşünülmesi gereken bir imkândır. Ama bu ne mevcut partilerin restorasyoncu projeleriyle ne de temsili demokrasiye sıkışmış bir muhalefet tarzıyla mümkündür! 

Demokrasi, sadece bir yönetim biçimi değil; bir yaşam pratiği olarak yeniden kurulmak zorundadır. Siyaset, yalnızca parlamentolarda değil mahallede, fabrikada, okulda, tarlada, evde ve sokakta, yani yaşamın her alanında halkın özneleştiği bir hatta yeniden örülmelidir. Bunun için de özyönetimci pratikler, dayanışma ağları, yerel meclisler, toplumsal müşterekler etrafında örgütlenen yeni bir toplumsal tahayyüle ihtiyaç var.

Yaşamı paylaşmak, kararı birlikte almak, yönetimi toplumsallaştırmak anlamına gelir. Egemen olanın değil dışlananın, görmezden gelinenin, bastırılanın tarafına geçmeyi gerektirir. Çünkü demokratik siyasetin temel sorusu “Kim yönetecek?” değil, Birlikte yaşamayı nasıl kuracağız?” sorusudur. Bu soru bir yönetim değişikliği değil, bir toplumsal yeniden kuruluş çağrısıdır.

Yalnızca iktidara karşı değil, iktidarlaşma biçimlerine karşı da mücadele etmek; yalnızca bir değişim değil, bir dönüşüm fikrinde ısrar etmek gerekiyor. Çünkü başka bir yaşam mümkünse, bu yaşam ancak birlikte kurulabilir. Ve bu birlikte kuruluşun zemini, ancak paylaşılmış mücadeleler olabilir…

 

Yararlanılan kaynaklar:

İktidar ve Disiplin - Michel Foucault 

Siyaset ve Ahlak - Machiavelli 

Demokratik Konfederalizm - Abdullah Öcalan 

MAREZ-Asi Zapatista Özerk Belediyeleri, (Vikipedi)

Decidim: Barselona'da Katılımcı Bütçeleme, (Katılımpedia)

 

Yayın Tarihi: 25/09/2025