PolitikART
Toplum-Politika

Devletin Ötesinde: Siyaset ve karşı-mekân politikaları III

PolitikART Özel
Nihat Altan
Yapıcı ve yeniden başlangıç bir tarafıyla programa ve programı yürütecek öncüye, diğer taraftan da tüm kesimlerle birlikte yeniden düşünmeye, konuşmaya, karar almaya ve birlikte yürütmeye bağlıdır. Çünkü demokratik siyaset, yalnızca neye karşı olduğunu değil, neyin yanında durduğunu, neyi inşa etmek istediğini de pratikte yaparak göstermek zorundadır. İkinci yön ise içerisinde bulunduğumuz dönemin demokratik siyasete sunduğu objektif imkanlardır. Özellikle 27 Şubat sonrası demokratik siyasete büyük bir alan açılmıştır. Açılan bu alanın görülmesi ve doldurulması hayati önemdedir.

III. Bölüm: Sessizlikten kurucu aktörlüğe

 

1970’li yılların ortalarından itibaren Türkiye’de Kürt meselesi artık sadece kimlik taleplerini değil, topyekûn bir siyasal çatışmayı ifade etmeye başladı. 1984, Kürt coğrafyasında yeni bir çağın kapısını araladı. Zorunlu göçler, köy boşaltmalar, faili meçhuller, OHAL uygulamaları, gözaltında kayıplar, olağanüstü yoksulluk ve travmaların damga vurduğu bir dönem başladı...

Bu dönem, sadece silahlı çatışmaların yarattığı fiziksel yıkımı ifade etmiyor, aynı zamanda bir halkın belleğinde ve gündelik hayatında açılmış kapanması zor ve derin yaraları da ifade ediyor.

Devlet, uzun yıllar boyunca bu çatışmayı yalnızca güvenlik politikalarıyla yönetmeye çalıştı. Ancak bu yaklaşım, Kürt toplumunun kolektif hafızasında derin bir güvensizlik duygusunun yerleşmesine yol açtı. Çünkü binlerce köyün boşaltılması, milyonlarca insanın metropollere sürülmesi mekânsal bir yer değiştirmenin yanında kültürel kopuş, ekonomik yıkım ve sosyal çözülme anlamına da geliyordu…

 

 

İstanbul’dan Adana’ya, İzmir’den Mersin’e kadar Türkiye’nin pek çok şehrinde yeni bir “kent yoksulluğu” ve dışlanmış milyonlar ortaya çıktı. Bu insanlar çoğu zaman hiçbir sosyal güvenceye sahip olmadan -eğitimden sağlığa kadar temel haklara erişemeden- yaşamak zorunda kaldılar. Varlıkları çoğunlukla “görünmeyen yoksulluk” kategorisine hapsedildi. Göçertildikleri yerlerde parya muamelesi gördüler. Dışlandılar, baskıya maruz kaldılar, horlandılar, itildiler. Kaybedilen insanlar, mezarları bile olmayan ölüler, yası tutulamayan ölümler, bu süreci fiziksel şiddetin de ötesinde bir travma üretim mekanizmasına dönüştürdü.

Bu travma, toplumun büyük bir kesimi için sadece geçmişte kalmış bir acı değil, sürekli yeniden üretilen bir “şimdi” halini aldı. Özellikle çocuklar ve gençler için bu durum, hem psikolojik hem de toplumsal kırılmalara yol açtı. Devlete duyulan öfke, geleceğe dair umutsuzluk ve aidiyet duygusunun yokluğu, milyonlarca insan için “aidiyetsizlik” halini kalıcılaştırdı.

Ancak bu dönemin muhasebesi, sadece silahların gölgesinde yaşananları değil, aynı zamanda sessizlikte, görünmezlikte ve unutulmuşlukta gizlenen acıları da içine almalı. Çünkü bu tarih yalnızca kayıplar ve trajedilerle değil, aynı zamanda bir halkın belleğinde taşıdığı direniş biçimleri, kurduğu kolektif hafıza ve inşa etmeye çalıştığı yeni siyasal tahayyülle de örülü…

“Kürt olmak başlı başına bir suç unsuruydu; Kürtçe konuşmak, Kürt olduğunu söylemek, Kürtçe ıslık çalmak bile (Apê Musa, Hatıralarım) baskıya maruz kalmak için yeterliydi. Dolayısıyla “yasal” olmak, çoğu zaman mevcut düzenin meşruiyetine boyun eğmek anlamına geliyordu.”

1070’ler: “Yasal” olmayan bir meşruiyet

Türkiye’de demokratik siyaset, özellikle Kürt halkı açısından düşünüldüğünde, devletin izin verdiği çerçevelerin çok daha ötesinde, hatta doğrudan o çerçeveleri sorgulayan bir yerden doğdu. Bu nedenle başlangıç noktası olarak 1970’lerin başlarını almak, sadece tarihsel olarak değil, siyasal açıdan da isabetlidir. Zira burada mesele, bir partinin kurulmasından ya da bir seçime girilmesinden ibaret değildir: Mesele, bir halkın kendini özne olarak ilan etmesi, kendi adına konuşmaya başlaması ve sözünü toplumsallaştırmaya çalışmasıdır.

Bu süreçte henüz bir parti, örgüt ya da legal yapıdan söz edilemese de, çok daha radikal ve kurucu bir gelişme yaşandı: Kürt halkı, kendi adına konuşma hakkını fiilen kullanmaya başladı. Kabul edilmelidir ki bu, bir halk için en temel demokratik eylemdir: Sessizlikten çıkmak, adını koymak ve itiraz etmeye başlamak...

Bu çıkış “yasal” değildi. Çünkü yasaların kendisi zaten Kürt kimliğini, kültürünü, dilini ve taleplerini inkâr eden bir zemine dayanıyordu. Kürt olmak başlı başına bir suç unsuruydu; Kürtçe konuşmak, Kürt olduğunu söylemek, Kürtçe ıslık çalmak bile (Apê Musa, Hatıralarım) baskıya maruz kalmak için yeterliydi. Dolayısıyla “yasal” olmak, çoğu zaman mevcut düzenin meşruiyetine boyun eğmek anlamına geliyordu.

Konunun anlaşılması için bu noktada demokrasiyle yasa arasındaki ayrımı koymak gerekiyor: Biliniyor ki, “yasal” olan her zaman demokratik değildir. “Yasa”, mevcut güç ilişkilerinin biçimsel çerçevesidir; ama demokrasi, o güç ilişkilerini dönüştürme hakkını kendinde gören öznenin varlığı, yürüttüğü siyaset ise öznenin kendisini ifade aracıdır. Fakat demokratik olan “yasal” olmasa bile meşrudur, çünkü toplumun, yani öznenin yaşamsal ihtiyaçlarından ve taleplerinden doğar. İşte bu nedenle, 1970’lerin başında Kürt gençlerinin, aydınlarının, köylülerinin ve işçilerinin dile getirdiği talepler yasal olmasa bile demokratikti. Çünkü bu talepler, halkın kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olma iradesini ifade ediyordu. Kürt coğrafyasında halkın kendi gündemiyle harekete geçtiği ve mevcut sistemin dışında bir siyasal alan açmaya çalıştığı bir döneme böyle girildi… 

“…demokratik siyaset, yasaların çizdiği alanla sınırlı değildir; tersine, yasanın kendisini sorgulayan ve dönüştüren bir potansiyel taşır. Bu durum, bugün bile geçerliliğini korumaktadır!”

Sessizlikten Söze

Demokratik siyaset öznenin kendi kaderini eline almasıysa, bu öznenin ortaya çıkışı da bir tür siyasal doğum anıdır. Kürt halkı açısından bu doğum, sessizliğin kırılmasıyla başladı. Devletin bastırmaya çalıştığı kimlik, bastırıldıkça daha da görünür hale geldi. Bastırıldıkça direniş biçimleri çeşitlenerek sözü geri alma, anlatma, yazma, örgütlenme ve ilişki kurma yollarıyla da örüldü.

1970’lerin sonunda, bu özne giderek daha fazla biçim kazandı: siyasal bilinç, sınıfsal konum, etnik aidiyet ve tarihsel hafıza, yeni bir siyasal tahayyül içinde birleşmeye başladı. Hem ulusal kurtuluş fikrini hem de toplumsal dönüşüm arzusunu içeren bu tahayyül, yalnızca devlete karşı değil; Kürt ya da Türk, sağ ya da “sol” fark etmeksizin, suç ortağı “muhalefete” karşı da bir alternatif olma iddiası taşıyordu.

Yukarıda belirttiğimiz gibi: Bu dönemde ortaya çıkan siyasal faaliyetlerin birçoğu yasa-dışıydı. Çünkü rejim, dönemin korucuları (!) dışında kalan bütün Kürt toplumunu baskı altında tutuyordu. Ancak bu “yasa dışı” olma hali, bu siyaseti gayrimeşru kılmadı; aksine, sistemin dışına itilmiş milyonlar için bu hareket ve yürüttüğü siyaset bir meşruiyet kaynağı haline geldi. Zira demokratik siyaset, yasaların çizdiği alanla sınırlı değildir; tersine, yasanın kendisini sorgulayan ve dönüştüren bir potansiyel taşır. Bu durum, bugün bile geçerliliğini korumaktadır!

 

 

HEP’ten Bu Güne: Demokratik siyasetin görünür olma hali 

1990 yılında kurulan Halkın Emek Partisi (HEP), Kürt halkının meşru taleplerini yasal zeminlerde dile getirmek amacıyla kurulan ilk kitlesel partiydi. HEP’in kurulması, Kürt siyasal mücadelesi açısından bir eşik oldu: İlk defa Kürt kimliği ve talepleri yasal yollardan meclise taşındı, halkın temsilcileri doğrudan halkın diliyle konuşmaya başladı. İnkarın yasallaştırıldığı, Kürt’ün idam fermanının yazıldığı, devrimcilerin idam kararlarının alındığı meclis, rejimin yargılanma arenasına dönüşmeye başladı. Ancak bu çıkış, sistem açısından kabul edilemezdi! Ve tam da bu “kabul edilemezlik” nedeniyle (!) rejim, o gün bugündür devam eden baskı, kapatma ve kriminalizasyon döngüsünü başlattı: HEP’ten bugüne dek tam sekiz Kürt partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı; HEP, DEP, HADEP, DEHAP, DTP ve diğerleri... Bu partilerin her biri Kürt halkının temsilini sağlayan, halkla doğrudan temas kurabilen yapılar olarak faaliyet gösterdi. Ancak devlet, bu temsilin siyaset zemininde yer bulmasını engellemek için yargı yolunu sistematik olarak kullandı. Kürt halkı temsilcilerini seçiyordu ancak devlet, bu temsilcileri ya tutukluyor (1994’te DEP’liler, 2016’da Demirtaş ve Yüksekdağ) ya da öldürüyordu (1993’te Mehmet Sincar).

Demokratik siyaset, sadece yargı eliyle değil, aynı zamanda doğrudan fiziki saldırılarla da hedef alındı. Her dönem il, ilçe ve seçim büroları defalarca yakıldı. Parti binalarına saldırılar rutinleşti, mitingler bombalandı, seçim araçları kurşunlandı. Bunların çoğunda failler ya “bulunamadı” ya da cezalandırılmadı. Kürt siyasetçiler hem yasal yollarla hem de gayrimeşru şiddet yoluyla susturulmaya çalışıldı.

“Kapatılan her partinin ardından kurulan yeni partiler tabandan gelen talep ve beklentilerle biçimlendi. Siyasi aktörler, bu talepleri dikkate alarak strateji geliştirmek zorunda kaldı. Bu tutum, demokratik siyasetin merkezinde yer alan katılım ilkesinin hem baskılara ve hem de bürokratik olmaya teşne zihniyetlere rağmen nasıl canlı tutulduğunu gösteriyor.”

1990’lar boyunca binlerce Kürt siyasetçi, gazeteci, aydın ve sivil yurttaş faili meçhul” cinayetlerle katledildi, parti üyeleri ölüm listelerine konuldu. Bu cinayetler çoğu zaman JİTEM ve Hizbul-kontra gibi devlet içinde oluşturulan illegal ölüm mangası yapılarla bağlantılıydı. Musa Anter’den Vedat Aydın’a, HEP-DEP HADEP yöneticilerinden yerel aktörlere kadar birçok kişi bu karanlık dönemde yaşamını yitirdi.

Devlet bu dönemde halkın örgütlenme kapasitesini kırmak için sadece siyasetçilere değil, topluma da ağır darbeler indirdi. Köy boşaltmalar, zorla yerinden etmeler, sistematik işkenceler ve kitlesel tutuklamalar ile demokratik siyaseti doğrudan hedefledi. Ancak tüm bu baskılara rağmen demokratik siyaset, 2000’lerle birlikte büyük bir toplumsal taban oluşturdu. Tarihinde ilk kez toplu biçimde yerel yönetimler kazanıldı. Yerel yönetimlerde gösterilen cüzi başarılar, tüm yetersizliğine rağmen halkla kurulan doğrudan ilişki, içte ve dışta patriyarkanın kısmi de olsa aşılmasıyla sağlanan kadın temsiliyeti, gençlik örgütlenmeleri ve alternatif yerel kalkınma politikaları bu hattın meşruiyetini daha da artırdı. 2014 ve 2015 bir zirve oldu; 103 belediye ve 81 milletvekiliyle demokratik siyaset, hem legal zeminde ve hem de Kürt halkı ve Türkiye’nin diğer halkları nezdinde temel özne haline geldi. Ancak devlet, bastırma refleksinden vazgeçmedi: Sayın Öcalan örneğinde olduğu gibi, Kürt toplumunun önderleri ağır bir tecrit altına alındı. Kürdistan adeta yeniden işgal edilerek birçok kent ve kasabası yerle bir edilip yüz binlerce insan sürgün edildi, aç ve açıkta bırakıldı. Onlarca Kürt parlamenter tutuklandı, yüzlerce belediyeye kayyımlar atandı. Yapılan tüm seçimlerde Kürt halkının iradesi sistematik olarak bastırıldı. Oylar çalındı, adaylar tehdit edildi, seçimlere girmeleri engellendi ve bu durum halen de devam ediyor…

Fakat tüm bu süreçlere rağmen bu siyaset geri çekilmeyle değil özne olmakta ısrarla, çözümsüzlüğe saplanmakla değil dönüşümle, dağılmayla değil yeniden kuruluşla ilerlemeye devam etti.

Elbette ki bu süreklilik, yalnızca örgütsel ya da kurumsal yapıların devamlılığıyla değil; toplumsal hafıza, kültürel aidiyet, kolektif deneyim ve her kuşakta yeniden doğan siyasal bilinçle mümkün oldu. Çünkü 1970 başlarında temeli atılan demokratik siyaset, partilerden ziyade halkı özne kılmıştı: Kapatılan her parti bir diğerine miras bıraktı. Her tutuklananın yerine bir başkası geçti. Her kaybedilenin yerini bir başkası aldı çünkü bu miras, sadece program ya da kadro değil aynı zamanda mücadele geleneği, siyasal dil ve halkla kurulan ilişkinin biçimsel tarifiydi. Denebilir ki HEP’ten başlayarak DEM Parti’ye uzanan süreç kendini yeniden kurmak ve güncellemenin pratiği oldu.

Bu süreçte dikkat çekici olan, halkın bu dönüşümlerde yalnızca izleyen değil, doğrudan yön veren bir özne olarak hareket etmiş olmasıdır. Kapatılan her partinin ardından kurulan yeni partiler tabandan gelen talep ve beklentilerle biçimlendi. Siyasi aktörler, bu talepleri dikkate alarak strateji geliştirmek zorunda kaldı. Bu tutum, demokratik siyasetin merkezinde yer alan “katılım” ilkesinin, hem baskılara ve hem de bürokratik olmaya teşne zihniyetlere rağmen nasıl canlı tutulduğunu gösteriyor.

 

 

Demokratik Siyasetin Toplumsal Dokusu

Demokratik siyasetin sürekliliğinde belirleyici olan en temel etken, temsil krizine karşı geliştirilen alternatif toplumsal temsiliyet biçimleridir. Özellikle 2000’li yıllardan sonra kadın temsiliyeti, bu siyasetin karakteristik özelliği haline geldi. Eşbaşkanlık sistemi, kadın meclisleri, mor liste gibi uygulamalar yönetişimsel düzeyde etkili araçlara dönüştü.

Gençlik bu siyasetin her döneminde taşıyıcı bir güç olarak öne çıktı. 90'ların faili meçhullerle gölgelenmiş döneminde sokakta, üniversitelerde, kültürel alanlarda varlık gösteren gençlik, 2000’li yıllarda yerel yönetimlerle, gençlik merkezleri, ekolojik, dilsel ve kültürel projelerle siyasetin bizzat öznesine dönüştü. Bu dönüşüm, klasik parti siyasetinin ötesine geçerek toplumsal bir örgütlenme modeli haline geldi.

15 yıllık yerel yönetim deneyimi bağrında taşıdığı tüm yetersizlik ve devletçi zihniyetin engellerine rağmen demokratik katılımın ve toplumsal örgütlenmenin yeniden inşa edildiği zeminler oldu. Kadın, dil ve kültür merkezleri, gençlik koordinasyonları, halk meclisleri ve embriyo düzeyinde de olsa yerel ekonomi denemeleri demokratik siyasetin toplumsal köklerini derinleştirdi.

“Bugün bu [demokratik] siyaset henüz aşılamamış tüm yetersizliklere rağmen, Kürdistan ve Türkiye’nin tüm ezilen, dışlanan ve görmezden gelinen toplumsal kesimleri açısından da demokrasi arayışının merkezi haline gelmiştir.”

Dirençten Birikime

Başlangıcından bu güne, Kürt siyasetinin yalnızca “hak talebi” üzerinden değil, aynı zamanda kendi kimliğini kurma iradesiyle ilerlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Daha ilk çıkışında dahi bu kimlik demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve çoğulcu bir toplumsal tahayyüle dayanıyordu. Kadınların yaşamın her alanına katılımı, ana dilde eğitim hakkı, kendi diliyle ifade özgürlüğü, kültürel çoğulculuk gibi talepler, demokratik siyasetin gündemini belirleyen başlıklar oldu…

Bugün karşı karşıya olunan tablo ise hem tarihsel bir birikimi hem de çok yönlü bir sıkışmayı içinde barındırıyor. Bir yandan onlarca yılın deneyimi, örgütlü toplumsal taban, gelişmiş kadın ve gençlik temsiliyeti gibi önemli kazanımlar, diğer yandan ise artan baskı mekanizmaları, siyasal daralma, temsil krizi ve stratejik belirsizlik gibi sorunlar aynı anda yaşanıyor. Tam da bu nedenle mevcut durum hem bir direnme birikimini ve hem de bu birikimi yeniden kurgulama zorunluluğunu beraberinde getiriyor.

 

Günümüz: Fırsatlar, Sorunlar, Çözümler 

Demokratik siyasetin en büyük avantajı, neredeyse yarım yüzyıla yakın bir mücadele pratiğinden beslenen toplumsal hafızadır. Bu hafıza, sadece geçmişin acılarını değil, aynı zamanda direnişin biçimlerini, yöntemlerini ve dilini kuşaktan kuşağa aktaran bir bellektir. Özellikle kadınların siyasetteki rolü, gençlerin dinamizmi ve tüm baskı ve tecrübesizliklere rağmen, yerel yönetimlerde geliştirilen kısmi katılımcı modeller, bu birikimi sadece korumakla kalmayıp çoğalttı. Demokratik siyaset, yalnızca hak talep eden bir çizgiden çıkarak alternatif bir toplumsal yaşam tahayyülü kurma potansiyeline ulaştı.

Bugün bu siyaset henüz aşılamamış tüm yetersizliklere rağmen, Kürdistan ve Türkiye’nin tüm ezilen, dışlanan ve görmezden gelinen toplumsal kesimleri açısından da demokrasi arayışının merkezi haline gelmiştir. Coğrafyadaki tüm etnik, dinsel, dilsel ve kültürel topluluklar; yoksullar, kadınlar, gençler ve diğer dezavantajlı kesimler bu hatta kendi mücadelelerine dair bir alan görüyor. Bu anlamda, demokratik siyaset kendi sınırlarını aşarak daha geniş bir toplumsal demokrasi mücadelesine dönüşme imkanına sahip.

 

 

Kurucu Sözü İnşa Etmek

Demokratik siyaset, uzun yıllardır devletin türlü baskılarıyla mücadele ediyor. Bu baskılar bakidir. Öte yandan bu baskılara karşı süreklileşen bir direnç mekanizması oluşmuş, bu da bakidir!

Ne var ki, bugün mücadeleyi zorlaştıran tehlikeler artmaktadır. Bu tehlikeler sadece dışarıdan değil, siyasal öznenin kendi pratiklerinden de kaynaklanıyor ve fakat dış baskılara karşı direnç geliştirmiş bir siyaset, içeride gelişen sorunlara karşı aynı refleksi göstermekten uzak kalıyor. Bu durum, siyasetin etkisini sınırlamakla kalmıyor, toplumla arasındaki güven bağlarını da örseliyor.

Bilenler bilir, demokratik siyaset ilk günden itibaren, esasında “özneleşme” arzusunun siyasallaşmış hali olarak ortaya çıktı ve bugüne geldi. Şimdi ise birçok yerde halk sadece dinliyor, sadece izliyor; çünkü sorunlar yukarıdan tanımlanıyor, çözümler yukarıdan iniyor. Bu da siyaseti giderek daha çok “temsilciler siyaseti”ne dönüştürüyor. “Sokağın siyasete yabancılaşması” kavramı çokça kullanılır. Ancak bu kavramın doğruluğu tartışmalıdır; zira sokak durup dururken siyasete yabancılaşmaz! Yabancılaşmanın nedeni, siyasetin sokaktan uzaklaşmasıdır! Oysa demokratik siyaset, tarihsel olarak sokağın sesiydi; halkın gündelik dertlerinden, direncinden, öfkesinden ve umudundan besleniyordu. Bu beslenme demokratik siyasetin ve öncülük edenlerin gündem belirlemesine olanak sağlıyordu. Yıllar boyu Türkiye ve Kürdistan’da gündemi belirleyen, tartışmaların çerçevesini çizen, tartışmalara yön veren de bu siyaset oldu. Toplum ve birey evde, sokakta, kahvede, çarşı ve pazarda bu gündemlerle oturup kalktı, bu gündemleri takip etti. Yeri geldi bu siyasetleri destekledi, içinde yer alarak kendisini burada ifade etti. Şimdi ise siyasetle sokak arasında bir kopukluk yaşanıyor. Halk, kendi gündemini taşıyacak bir özne ararken, siyaset çoğu zaman "hazır" gündemlerin içinde dönüp duruyor. Bu durum, siyasal öznenin temsil gücünü apaçık zedeliyor çünkü temsil, sadece seçilmekle değil seçilenleri seçen öznenin hayatını değiştirmesiyle; sesini, ihtiyaçlarını, taleplerini gerçekleştirmesiyle mümkündür. Bu olmadığı veya yapılmadığı zaman siyaset “yabancı” olmaktan öteye gidemez!

Bu halk yıllar boyunca sadece direnmedi, hafızasını sürekli canlı tutarak ve kolektif bilincini örgütlü kılarak aynı zamanda kendini yeniden kurdu. Bugün bu hafızaya tekrar başvurmak, kolektif tartışmalarla sorunları ele alıp açığa çıkarmak, yıkıcı değil; tam tersine, yapıcı bir başlangıç olabilir…

Siyasal dile ve pratiklere sinmiş bir başka sınırlayıcı unsur ise mağduriyet merkezli bir anlatıyla sınırlı kalınmasıdır. Evet, baskı vardır. Evet, kayıplar büyüktür. Evet, adaletsizlik devam etmektedir ve evet, dil-kimlik inkarı sürmektedir ancak demokratik siyasetin sadece mağduriyet anlatısıyla kendini var etmeye çalışması, özneyi edilgenleştirme riski taşımaktadır! Çünkü siyaset, sadece "başımıza gelen" ile değil, "bizim ne yapacağımız" ile de kurulur ve gerçek anlamına kavuşur! Mağduriyetin tekrar tekrar ifade edilmesi haklılığı gösterir ama tek başına geleceği inşa etmez! Oysa Kürtler başta olmak üzere, Türkiye halklarının geniş kesimleri sadece geçmişin değil, geleceğin de öznesi olmak, bunu sağlayacak söylem ve eylemi görmek istiyor.

Söz konusu geniş kesimlerin sorduğu bir soru var: "Bu siyaset bizim hayatımızı nasıl dönüştürecek?" Bilinmelidir ki bu soru sadece kimlik temsiliyle, sadece seçimlerdeki başarıyla veya sadece devlet-iktidardan gelen baskıya karşı refleks göstermekle yanıtlanamaz. Çünkü halk yalnızca tanınmak değil aynı zamanda yaşamak, geçinmek, üretmek, gelişmek, güvenli bir hayat kurmak istiyor. Özellikle yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik, göç, ekolojik yıkım, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, eğitim ve sağlıkta derin adaletsizlikler gibi temel sosyal sorunlar, bu geniş kesimlerin en yakıcı gündemleri. Ama bu sorunlara karşı demokratik siyasetin öncüleri somut, uygulanabilir, dönüştürücü alternatifler sunmakta yetersiz kalıyor. Örnek olsun: Kürdistan ve Türkiye metropollerinde yaygınlaştırılan uyuşturucu ve fuhuş politikalarına karşı sadece tepki göstermek, sadece sistemi-devleti-iktidarı ve çetelerini suçlamakla yetinmek, bu politikalara karşı toplumu bilinçlendirip örgütleyememek, bu siyasetin yalnızca teşhir ve tepki alanına hapsolmasına neden oluyor. Benzer durum şehirlerimizin beton yığını olmasında, elde kalmış bir avuç yeşilliğin birileri tarafından gasp edilmesinde, kaldırımların işgal edilmesinde ve daha birçok örnekte de yaşanıyor!

Oysa halk aynı zamanda yol gösteren, rehberlik eden ve pratik çözümler üreten bir siyasal akla da ihtiyaç duyuyor. 

Bu sorunların çözümsüz ve orta yerde kalması veya genelleyici söylemlerle geçiştirilmesi, siyasetle toplum arasında sadece bir yabancılaşma değil, aynı zamanda bir güvensizlik duygusu da üretiyor. İnsanlar “nasıl olsa değişmeyecek” hissine kapıldıkça, farkında olunmayan geri çekilmeler gelişiyor. “Taban” denen kesimler de dahil, topluma uygulanan depolitizasyon uygulamalarına karşı sözü aşan, somut ve uygulanabilir çözümlerin hayata geçirilememesi gençlerin başka yerlere yönelmesine, kadınların yerel düzeyde siyasete katılımının azalmasına, kaynağını “merkez”den alan dağınıklık ve siyasal motivasyonun düşmesine neden oluyor ve tüm bunlar sözünü ettiğimiz güven kaybının sonuçları olarak karşımıza çıkıyor.

 

 

Birlikte Kurmak

Ancak bu noktada umudu besleyecek güçlü bir zemin de mevcuttur. Bu zeminin bir yönü kolektif hafızadır. Takip edenler bilecektir: Bu halk yıllar boyunca sadece direnmedi, hafızasını sürekli canlı tutarak ve kolektif bilincini örgütlü kılarak aynı zamanda kendini yeniden kurdu. Bugün bu hafızaya tekrar başvurmak, kolektif tartışmalarla sorunları ele alıp açığa çıkarmak, yıkıcı değil; tam tersine, yapıcı bir başlangıç olabilir…

Yapıcı ve yeniden başlangıç bir tarafıyla programa ve programı yürütecek öncüye, diğer taraftan da tüm kesimlerle birlikte yeniden düşünmeye, konuşmaya, karar almaya ve birlikte yürütmeye bağlıdır. Çünkü demokratik siyaset, yalnızca neye karşı olduğunu değil, neyin yanında durduğunu, neyi inşa etmek istediğini de pratikte yaparak göstermek zorundadır. İkinci yön ise içerisinde bulunduğumuz dönemin demokratik siyasete sunduğu objektif imkanlardır. Özellikle 27 Şubat sonrası demokratik siyasete büyük bir alan açılmıştır. Açılan bu alanın görülmesi ve doldurulması hayati önemdedir.

Özellikle rejimin iki hegemon gücü arasında yaşanan güç kavgasında yer almayan, almak istemeyen ve fakat kendisini ifade etme olanağı da bulamayan geniş kesimlerle ilişki ve bağ kurma imkanı doğmuştur. Kürdistan başta olmak üzere tüm bu kesimlere ulaşmak, onları örgütleyerek demokratik siyasetin çatısı altında toplamak hem mümkün ve hem de gereklidir.

İhtiyaç duyulan şey büyük sloganlar ya da gösterişli vaatler değil daha sahici, daha somut, daha elle tutulur bir siyasettir. İhtiyaç duyulan şey halkın kendi yaşadığı hayatla ilişki kurabilen, onun gündelik sorunlarını çözmeye aday olan, yerel ölçekte küçük ama etkili adımlar atabilen bir siyasettir. İhtiyaç duyulan şey mahallede, pazarda, okulda, atölyede, evde yankı bulacak kadar yalın ama bu yalınlık içinde güçlü bir tahayyül taşıyan bir siyasettir. İhtiyaç duyulan şey halk meclislerinin, komünlerin, kadın ve gençlik örgütlerinin, yerel inisiyatiflerin güçlendirildiği; söz, karar ve yetkinin yeniden toplumsallaştırıldığı bir siyasettir. İhtiyaç duyulan şey kimliğe hapsolmamış ama kimliği özgürce taşıyabilen bir dil, farklılıkları dışlamayan ama ilkesizlikle de uzlaşmayan bir siyasettir.

Yol uzun ve yük ağır olabilir. Ama taşınan hafıza, yaşanan deneyimler ve halen devam eden direnç bu yolu yürümek için yeterlidir. Çünkü bu siyaset yalnızca bugünün değil geleceğin de kurucusudur. Şimdi görev, umudu hakikate dönüştürecek siyasal aklı birlikte üretmek, halkı yeniden kurucu bir özne olarak sürece dahil etmek ve bir arada yaşamanın, adaletin ve özgürlüğün yeni sözünü kurmak için yeniden başlamaktır…

 

Yararlanılan Kaynaklar:

İktidar ve Disiplin - Michel Foucault 

Siyaset ve Ahlak - Machiavelli 

Demokratik Konfederalizm - Abdullah Öcalan 

MAREZ-Asi Zapatista Özerk Belediyeleri, (Vikipedi)

Decidim: Barselona'da Katılımcı Bütçeleme, (Katılımpedia)

 

Yayın Tarihi: 26/09/2025