PolitikART
Toplum-Politika

Devletin Ötesinde: Siyaset ve karşı-mekân politikaları

PolitikART Özel
Nihat Altan
Yoksullukla terbiye edilen, kutuplaşmayla şekillendirilen, düşmanla korkutulan, lakin ne yaparsa yapsın; sürekli dışlanan, sürekli yardıma muhtaç bırakılarak sadakate zorlanan bir kitle yaşam savaşı vermeye çalışıyor. Bu kitlenin önüne konulan soru 100 yıldır hep aynıdır: “Kırk katır mı, kırk satır mı?”

I. Bölüm: Siyasetler ve Türkiye siyasetine genel bakış

 

Giriş

Dünyamız, eski ve yerleşik tanımların çöküşüne sahne olan karmaşık bir meydan savaşını yaşıyor. Krizler, sadece ekonomik ya da politik alanlarda değil; insanın varoluşunun en temel katmanlarına nüfuz ederek, bireyi ve toplumu adeta boğulma sınırına getiriyor. Ekolojik yıkımdan, ekonomik eşitsizliğe, kültürel parçalanmadan, gözetim toplumu yaratmaya kadar çok katmanlı bir kriz tablosuyla karşı karşıyayız.

İktidar, artık yalnızca devletlerin tekelinde bulunan bir olgu olmaktan çıkıp görünmez ipliklerle en özel anlarımıza kadar sızan ve nüfuz eden bir mekanizma haline geliyor. Fakat bu nüfuz sadece denetim ya da baskı mekanizmaları ile değil, aynı zamanda normların, değerlerin, gündelik alışkanlıkların yeniden üretimi biçiminde gerçekleşiyor.

İktidarın bu yaygınlığı, bireyin özgürlük alanlarını daraltırken, ona kendi esaretini fark ettirmeyecek kadar sinsi bir şekilde işliyor. Birey, sadece dış dünyadan değil, kendisinden de kaçmaya; yalnızca çevresiyle, kamusallıkla değil, kendisiyle ve aidiyeti ile de yabancılaşmaya başlıyor. Bu yabancılaşma, insanı hem kendi bedeninde hem de toplumda bir göçmen haline getiriyor; köksüzleşen kimlikler ve parçalanan bağlar, yerini korkuya, güvensizliğe ve yalnızlığa bırakıyor…

Toplum içerisinde bir kısım, özgürlük hayalleri ve arayışlarla donansa da, iktidar tarafından şekillendirilen sınırlar içinde sıkışmaktan ve hatta kimi zaman bu krizlerin bir parçası haline gelmekten, günün sonunda ise yeni iktidar biçimlerine dönüşmekten kurtulamıyorlar!

 

 

Bu iktidar tuzağında kendi varlığını sorgulayanlar; bir yandan ortak bir dayanışma zemini ararken hikayenin devamının getirilememesi, özgürlük ve adalet arayışının daha da karmaşıklaşmasına ve günün sonunda bu karmaşık yapının içinde savrulmaya yol açıyor.

Lakin iktidar ve muhiplerince etraf her geçen gün karartılmak istense de, bu karanlık atmosfere rağmen insanın içindeki arayış bitmiyor; bilinçte ve ruhta kırılgan, ama vazgeçmeyen bir umut varlığını sürdürmeye devam ettiriyor.

Kuşkusuz ki bu umut, basit bir iyimserlik değil; varoluşun ve özgürlüğün yeniden tanımlanması, buradan hareketle siyasetin de yeniden anlam kazanması ihtiyacından kaynaklanıyor.

Dayatılan tüm siyasetsizlik “siyaseti”ne rağmen, insanın dünyada var olma sancısının her hücresine nüfuz eden iktidar mekanizmaları ve çıkışsızlık hissinin ortasında siyaset, bir kez daha hayatın merkezi haline geliyor. 

Kendi içinde krizlerle sarsılan bu dünya, siyasetin anlamını ve işlevini yeniden düşündürürken, aynı zamanda onun dönüştürücü gücüne olan ihtiyacı da büyütüyor.

“Günümüzde siyaset, toplumun kendisini üreteceği bir mekanizma olmaktan çıkmış, güç ilişkilerinin, ideolojilerin, zorbalıkların üretildiği bir mekan haline gelmiştir!”

Ve bu ihtiyaç, sadece iktidarın el değiştirmesi ya da devlet aygıtlarının işleyişi değil; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla kurduğu ilişkinin biçimi, yol ve yöntemi olarak, bireyin ve toplumun varoluşunun hem kaynağı hem de zemini olarak karşımıza çıkıyor.

İç içe geçmiş krizlerin ortasında, iktidarın bedenimize, düşüncelerimize ve hayallerimize işlemiş olduğu bu karanlık anda yeniden beliren siyaset; varoluşun, aidiyetin, özgürlüğün ve direnişin kendisi haline geliyor. Karanlığın içinde kıvılcım arayan insan, siyasette kendi varoluşunu yeniden kurmaya çalışıyor.

 

Kavram Olarak Siyaset

Siyaset kavramı, tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlanmış, kimi zaman sadece güç mücadelesi olarak görülmüş, kimi zaman ise ideal toplumun yaratılması olarak yüceltilmiştir. Ancak bu iki uçtan daha fazlası vardır siyasette: O hem var olan düzenin sürdürücüsü hem de değişimin motorudur; hem tahakkümün aracı hem de özgürlüğün sahnesidir. Bu nedenle siyaseti anlamak, insanın dünyayla olan ilişkisinin temelini kavramakla eşdeğerdir.

Etimolojik olarak Arapça’daki siyâse-seyis kelimesi “yönetmek, terbiye etmek, düzene sokmak” anlamına gelirken, gündelik hayatta eş anlamlı olarak kullandığımız Politika, Antik Yunan’da yurttaşların şehir ve devletin ortak işlerine dair katılımını ifade eder. Ancak ne ‘Doğu’ kökeni ne de ‘Batı’daki ilk örnekleri, bugünkü siyaseti tanımlamakta yeterlidir. Günümüzde siyaset, toplumun kendisini üreteceği bir mekanizma olmaktan çıkmış, güç ilişkilerinin, ideolojilerin, zorbalıkların üretildiği bir mekan haline gelmiştir!

Siyaset, özellikle Türkiye gibi ülkelerde, ‘muhalif’ titrini taşıyanlar dahil, bir iktidar teknolojisine bürünmüş; gücün nasıl üretileceği, üretilen bu gücün nasıl “meşru”laştırılacağı, kimlere dağıtılacağı ve kimlere karşı kullanılacağı bir mekanizma haline gelmiş, yozlaşmanın üretildiği bir temsil rejimi olmuş durumda!

Kim konuşabilir kim susturulur? Kim görünür kılınır kim görünmez kılınır? Kim “biz”in içinde kim ‘biz’in dışında? Kim kitle kim iktidar olarak tanımlanır’ın aracı haline gelmiştir!

Fakat geldiği aşama ne olursa olsun siyaset, asla ve asla, “kimin yöneteceği” sorusuna verilen bir yanıt değildir: Siyaset hakkında yapılabilecek en kötü tanım, onu bir yönetim kavramına indirgemektir. O, daha temel bir sorunun etrafında döner:

Birlikte nasıl yaşayacağız? Hangi değerler etrafında, nasıl bir düzen kuracağız ve bu düzeni kimler adına, nasıl sürdüreceğiz? Siyaset, bu sorulara verilen cevapların yalnızca kuramsal değil, yaşamsal düzeyde inşa edildiği bir alandır, olmak zorundadır!

Kabul etmek gerekir ki her toplumsal yapı, bir çatışma zeminine doğar; çıkarlar çatışır, değerler çatışır, yaşam biçimleri çatışır. Fakat siyaset, bu çatışmaların bastırıldığı değil, anlamlandırıldığı, temsil edildiği ve kimi zaman da dönüştürüldüğü yerdir. Bu anlamda bir mücadele alanıdır!

“…yeniçağın siyasal prototipleri, artık iktidar olmadan da iktidar gibi davranabilen, söylemde radikal ama pratikte kaskatı konformizm üreten yapılar haline gelmiş durumda. İktidar, yalnızca merkezde değil, onun karşısında duran aynalarda da yeniden doğmuş, siyaset, bir kez daha anlam krizine sürüklenmiştir.”

Yalnızca iktidarın uygulama alanı değil; ona karşı ses çıkaranların, yeni yollar arayanların da alanıdır. Toplum ve bireyin kendisini ifade edebildiği; hak, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin dile geldiği bir özgürleşme sahnesi, bir tahayyül alanıdır siyaset! Var olanı yönetmek değil, başka bir dünyayı mümkün kılma cesareti, bir etik müzakeredir! 

Dolayısıyla siyaset, yönetmekten çok daha fazlasıdır. O, bir toplumun kendini nasıl gördüğüyle, nasıl görmek istediğiyle ve bunu gerçekleştirmek için nelere razı geldiği ya da nelerden vazgeçtiğiyle ilgilidir!

Bu yönüyle de yaşamın kendisine dair kararların, kimin tarafından, kimin adına ve hangi araçlarla verileceğini belirleyen dinamik bir süreçtir ve fakat bu süreç, ne “tarafsız” ne de “doğal”dır; aksine, tarihsel, ideolojik, çatışmalı ve süreğendir. Siyaset bu anlamda, birey ve toplum arasında kurulan ilişkilerin toplamı değil, o ilişkinin ta kendisidir!

 

Siyasetin Tarihsel Dönüşümü

Siyaset, hiçbir zaman sabit bir biçimde var olmadı. Her çağ, kendi siyasal formunu, kendi iktidar biçimini, kendi krizini ve pek tabi ki kendi isyan ve itirazını doğurdu. Örnek olsun: Antik Yunan’da siyaset, doğrudan katılım ve yurttaşlıkla tanımlanıyordu. Sadece yönetenlerin değil, kamusal alanda eşit söz hakkına sahip yurttaşların eylemiydi. Bu doğrudanlık, siyaseti bir yaşam biçimi haline getiriyor; kamusal alan, yalnızca kararların alındığı değil, aynı zamanda ortak hakikatlerin, değerlerin ve anlamların tartışıldığı bir zemin olarak işliyordu.

Ancak zamanla, siyaset kamudan çekildi ve teknik bir yönetim pratiğine indirgenmeye başladı. Roma İmparatorluğu’nda siyasetin, yönetenlerin tekeline geçtiği ve halkın yalnızca itaate zorlandığı bir biçime dönüşmesi, bu kaymanın ilk örneklerinden biridir. Modern dönemde ise bu dönüşüm, daha incelikli, daha karmaşık ve daha sistematik hale geldi. Ulus-devletin doğuşuyla birlikte siyaset, temsile dayalı bir mekanizmaya evrildi. Halk, artık doğrudan karar alıcı değil; seçen, onaylayan ve sonra geri çekilen bir figür haline geldi.

Bu temsil rejimi, başlangıçta halkın iradesinin kurumsallaşması gibi görünse de, zamanla halk ile iktidar arasına aşılması güç mesafeler ortaya çıkardı. Bürokrasi, güvenlik aygıtları, hukuki çerçeveler ve ideolojik aygıtlar bu mesafeyi sadece korumakla kalmadı, meşrulaştırdı: Siyaset, kamusal bir mücadele olmaktan çıkıp, teknik bir ‘uzmanlık’ alanına dönüştü. Halk, önce yurttaş olmaktan çıkarıldı; sonra tüketiciye, sonra “izleyiciye”, sonra üzerinde tepinilen bir araca dönüştü…

Ve bugün: Siyaset, devletler ve çokuluslu şirketlerle iç içe geçmiş; iktidar, sadece siyasi mekanizmalarda değil, ekonomik akışkanlıklarda, toplumlarda oluşturulan alışkanlıklarda, telefonlarımızdaki algoritmalarda, veri setlerinde ve gözetim sistemlerinde hayat bulur hale gelmiştir.

“Bugün birey, sadece yönetilen değil; aynı zamanda “yönetimin bir parçası” haline getirilerek kendi kendini denetlemeyi öğrenmiş, kendi sınırlarını içselleştirmiş, kendi üzerindeki iktidarı gönüllüce taşır hale gelmiştir. Disiplin artık dışsal değil, içselleştirilmiştir.”

Bu durum, sadece yönetenleri değil, muhalefeti de dönüştürmüş, yeniçağın siyasal prototipleri, artık iktidar olmadan da iktidar gibi davranabilen, söylemde radikal ama pratikte kaskatı konformizm üreten yapılar haline gelmiş durumda. İktidar, yalnızca merkezde değil, onun karşısında duran aynalarda da yeniden doğmuş, siyaset, bir kez daha anlam krizine sürüklenmiştir.

 

İktidarın Yayılması Ya da Siyasetin Moleküler Hali

İçinde olduğumuz çağda siyaset, yalnızca bir kurumsal faaliyet ya da ideolojik mücadele olmaktan çıkmış; artık gündelik hayatın, bedenin ve zihnin dokusuna işlenmiş bir ilişkisellik biçimi haline gelmiştir. İktidar, artık yalnızca yukarıdan aşağıya doğru akan bir emirler zinciri değildir; o, görünür merkezlerin ötesinde, sıradan ve hatta ‘muhalif’ olanın içinde gizleniyor: Kimi zaman bir güvenlik kamerasında, kimi zaman bir okulun müfredatında, kimi zaman bir haber başlığında, kimi zaman görünür iktidara karşı yapılan ‘itiraz’da ya da sessizce içine doğduğumuz toplumsal rollerin içinde…

 

 

Bu dönüşümü anlamak için, Michel Foucault’nun açtığı düşünsel alan güçlü bir kapı aralamaktadır: Foucault’ya göre iktidar, artık sadece yasa koyan, cezalandıran bir otorite olmanın çok ötesindedir: Disipline eden, normalize eden, biçimlendiren bir mekanizma; tepeden gelen bir dayatma olmayı aşan, aşağıdan yukarıya yayılan; bedenlere, alışkanlıklara, arzulara ve düşünce kalıplarına sinmiş bir ağdır. İşte tam da bu yüzden, iktidar yalnızca görünür merkezlerde değil; sınıfta, hastanede, sokakta, evde, dijital platformlarda, bireyin bir “arkadaşı” (!) ile sohbetinde, hatta aynanın karşısında verilen kararlarımızda bile içkin hale gelmiştir!

Bugün birey, sadece yönetilen değil; aynı zamanda “yönetimin bir parçası” haline getirilerek kendi kendini denetlemeyi öğrenmiş, kendi sınırlarını içselleştirmiş, kendi üzerindeki iktidarı gönüllüce taşır hale gelmiştir. Disiplin artık dışsal değil, içselleştirilmiştir. Bu tablonun en korkunç yanı ise bunun salt iktidarlar tarafından değil, ‘muhalif’ cephede de bilerek ya da bilmeyerek, benimsenip uygulanmasıdır!

Siyasetin bu moleküler hali, bizi şu soruyla yüzleştiriyor: Kendi hayatımızda, farkında olmadan hangi iktidar kalıplarını taşıyoruz? Ve en önemlisi: Bu kalıpları kim adına, ne uğruna taşıyoruz? Bu sorulara verilecek yanıtlar, yalnızca bireysel farkındalık değil, aynı zamanda yeni bir siyasal tahayyülün ön koşulu olacaktır!

 

Siyaset ve Etik Arasındaki Gerilim: Karar Anının Ağırlığı

Siyaset ile etik arasındaki ilişki, yüzeyde uyumlu görünse de, derinlerde çoğu zaman çelişkilidir, çünkü siyaset çoğunlukla gerçekliğin soğuk ağırlığıyla; bu ağırlığı oluşturan stratejilerle, zorunluluklarla, denge hesaplarıyla yürür. Oysa etik, bireysel vicdan ve ilke ile; olanla değil, olması gerekenle ilgilenir. Bu iki alanın çakıştığı her yerde, insanın karar verme anı ve dolayısıyla siyasetin karakteri belirlenir.

Machiavelli, bu çelişkinin kurucu figürüdür. Ona göre siyaset, başarıyla ölçülür; ahlaki saflık, iktidar oyununda zayıflıktır. Prens, gerektiğinde “iyi” olmaktan vazgeçebilmelidir. Machiavelli’nin bu tavrı, çoğu zaman "ahlaksızlık" olarak karikatürize edilse de, aslında siyasetin çıplak doğasına işaret eder: Gerçek dünya, her zaman ahlaki doğrulara alan tanımaz. Ancak bu, siyaset ile etiğin yollarını ayırmak anlamına gelmez. Tam tersine: Gerilim varsa, orada karar alma mecburiyeti vardır ve işte tam orada siyaset gerçekten başlar!

 

Nasıl mı?

Aristo, Kant ve günümüz düşünürlerine kadar birçok filozof, siyasetin etik yönelim olmaksızın yozlaşacağını savunmuştur. Örnek olsun: Amerikalı düşünür John Rawls, “Bir Adalet Kuramı” kitabında, "Adalet, sosyal kurumların ilk erdemidir" derken, bu görüşe kurumsal bir zemin kazandırır. Ona göre toplum, ancak adil olabildiği ölçüde meşrudur. Fakat bu "adalet", çoğu zaman iktidarın tanımına, yasaların yorumuna ya da halkın algısına göre şekillendirilir. Böylece etik, siyasetin süsü ve yükü haline gelir!

Bugün bu gerilim daha görünür ve daha keskindir. Çünkü etik ilkelerle yola çıkan pek çok yapı, iktidar alanına yaklaşır yaklaşmaz o ilkeleri aşındırmaya başlar. Muhalefet, iktidarın eşiğinde kendi gölgesine dönüşür. İlkesellik, “yüksek çıkarlar” ve strateji adına ertelenir. İktidar adına yapılan her "küçük taviz", zamanla norm haline gelir. En trajik olan ise bu dönüşüm, sadece yönetenleri değil, yönetenleri seçenleri de dönüştürür: Halk, kendi değerlerinden vazgeçmeyi, "gerçekçiliğin" bir gereği olarak içselleştirir!

Yine de burada kapanan bir kapı yok. Çünkü etik, siyasetin dışında değil; tam da onun içinde, her karar anında, her çelişkide yeniden doğar. Çünkü gerçek etik, steril bir soyutlama değil; çatışmanın, riskin ve sorumluluğun içinden geçen bir cesarettir. Ve bu cesaret, siyaseti sadece bir strateji oyunu olmaktan çıkarır; ona anlam, yön ve vicdan kazandırır!

Soru şudur: Gücün ulaşabildiği yerde ahlaki sınır nerede başlar? Ve daha önemlisi: Etik ilke, yalnızca iktidarı sınırlar mı, yoksa onu yeniden kurmanın da imkânı mıdır?

Bu soruların cevabı, yalnızca teorik değil; somut, tarihsel ve bugünle ilgili bir meseledir. Siyasetin geleceği, bu gerilimin nasıl yaşandığına ve hangi tercihlerin yapıldığına göre belirlenecektir. 

Bugünün Türkiye’sinde iktidar, yalnızca devletin tepesinde oturan bir figür değil artık: Gündelik hayata sinmiş bir davranış rejimi haline geldi.

Türkiye’de Siyasetin Döngüsü: İtaat, Kriz ve Yeni Bir Tahayyül 

Türkiye'de siyaset, hiçbir zaman yalnızca “yönetmekle” sınırlı olmadı; sürekli ama sürekli bir darbe mekaniği ile işleyen, rejimi yeniden ve yeniden kurma, toplumu her seferinde yeniden biçimlendirme, halkı kendi hayallerinden koparma süreci olarak işledi. Bu süreç yalnızca darbelerle, yasalarla, kurumlarla değil; aynı zamanda unutkanlıkla, korkuyla, alkışla, yorgunlukla, inkârla, ödüllendirme ve dışlama mekanizmalarıyla inşa edildi…

Örnek vermek gerekirse: Bugünkü iktidar, bir günde ortaya çıkmadı. Hatta 12 Eylül’de bile değil! Bu rejim, ilk günden itibaren köklerini derine salan, adım adım ilerleyen, her evresinde yeni bir maske takan ama özü değişmeyen bir sürekliliğin adı; bir toplumsal mühendislik rejimi oldu. Devletin halka karşı daima temkinli, daima baskıcı, daima şüpheyle bakan o alışkanlığı, cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren oluştu/ruldu!

Her kriz, bu rejimin kendini yenilemesi için bir fırsat oldu. Her “ekonomik çöküş”, “güçlü lider, güçlü devlet” inşasına; her ‘güvenlik’ tehdidi, temel hakların askıya alınmasına; her toplumsal çığlık, yeni bir düşman yaratılmasına vesile kılındı. Ve her defasında bu krizlerden bir yeniden doğuş miti üretildi: “kahraman ırkımız” denildi. “Dış güçler” suçlandı. “Devlet el koydu, kurtardı” anlatısı yayıldı!
Oysa gerçek şuydu: Devlet, kendi krizini yaratıp kendi çözümünü dayatıyordu. İktidar, yalnızca yönetmiyor; varlığını sürekli yapay bir tehdit hissi üzerinden yeniden kuruyordu. Ve bu yöntem, yalnızca halka değil; aynı zamanda muhalefete de diz çöktürmenin, dahası muhalefeti kendi yanına çekmenin yolu olarak kullanıldı!

 

 

Bugünün Türkiye’sinde iktidar, yalnızca devletin tepesinde oturan bir figür değil artık: Gündelik hayata sinmiş bir davranış rejimi haline geldi: Soru soran, itiraz eden, hak arayan, söz kuran, kimliğine, diline, kültürüne sahip çıkan dışlanıyor, Kürt meselesi gibi ‘netameli’ konulara girmeyen makbul oluyor, itaat ödüllendiriliyor, alkışlayan konfor elde ediyor!

En sarsıcı olan ise şudur: Bu rejim, kendini yalnızca kurbanlarıyla değil; kendi muhalefetiyle de inşa ediyor! Partiler kuruyor, başkanlar seçiyor, beğenmediğine kayyım atıyor! 

Televizyon ekranlarında, okullarda, adliyelerde, akademide, parti ve örgütlerde, basında, “normal”in sınırları yeniden çiziliyor. Ancak dikkat! Bu sınırları çizen, sadece görünürdeki iktidar değil; paydaş ‘aydın’lar, akademi, örgüt ve partilerde bu sınır çiziminde iktidar ve devlet ile hemfikir durumda! Örneği çoktur bunun, Kürt halkına küfürlerin sıralandığı TKP bildirisi bile bu durumu anlamak için yeterlidir. 100 yıl boyunca ötekileştirilenin konuşma biçimi, inanç tarzı, görünümü, jestleri, düşüncesi; hepsi ama hepsi bu yeni normun sınavına tabi tutuluyor. 

Peki, tüm bunlar olurken, “alternatif” olduğunu iddia eden ‘sol’ ve “demokrat” çevrelerde neler oluyor?

Orada, cumhuriyetin kuruluşu ile devreye sokulan Türklük sözleşmesine bağlılığın gereği olarak derin bir sessizlik hüküm sürüyor! Kendisini “radikal” ya da “bağımsız” olarak tanımlayan çevreler dahi, bu sistemle mücadele etmek yerine, çoğu zaman onunla pazarlık etmeyi tercih ediyor!

Belediyelerden alınan ihaleler, 90 milyonluk ülkede 3 bin satmayan ‘gazeteler’in rejime değil, 100 yıldır ötekileştirilmiş olana yönelik attığı manşetler, “vatanı böldürtmeyeceğiz” bildirileri, borsadan elde edilen fonlar, “Kanarya Sevenler Derneği” pozisyonundaki ‘sivil toplum’, ‘danışmanlık’ ilişkileri ve akademik ağlar ile bu yapılar “karşıt” değil, çoğu zaman kontrollü muhalefet düzlemi içindeki yerlerini kaybetmemeye odaklanıyor!

Perdenin önünde bunlar olurken, perdenin gerisinde ise başka bir “dünya” hüküm sürüyor:
Yoksullukla terbiye edilen, kutuplaşmayla şekillendirilen, düşmanla korkutulan, lakin ne yaparsa yapsın; sürekli dışlanan, sürekli yardıma muhtaç bırakılarak sadakate zorlanan bir kitle yaşam savaşı vermeye çalışıyor.

Bu kitlenin önüne konulan soru 100 yıldır hep aynıdır: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” Sorulan soru, “Aç insan ahlakını yer” özdeyişiyle yanıt buluyor; çoğunlukla adı bile anılmayan, tutanaklara “bilinmeyen” diye geçene düşmanlık oluyor. Bu yetmeyince kendisi gibi aç ve açıkta olana yönelim oluyor; komşusunu, fabrikada birlikte çalıştığını ihbar ediyor! Bu durum sürdükçe, iktidarın dili toplumun gözeneklerine daha fazla sızıyor, dilin içine yerleşen iktidar, ötekini yeniden ve yeniden üretiyor; toplum daha çok bastırılıyor, daha çok susturuluyor, daha çok kendine yabancılaşıyor!

 

 

Neden Yeni Bir Siyaset?

Bugünkü siyasal rejim yalnızca bir iktidar formu değil; bir duygu rejimi, bir yaşam biçimi, bir “kader” anlatısı haline gelmiş durumda. Umutsuzluk, yabancılaşma ve ötekileştirme, artık sıradanlaşmış ve ‘kabul edilmiş’ yönetim araçlarıdır! Devlet, yalnızca yasayla değil, toplumsal dokunun en ince liflerine kadar işleyen bir “müdahale mantığıyla” hareket ediyor. Bu da halkın bir kesimini mutlak sadakate, diğer kesimini ise temsil edil(e)meme hâline mahkûm ediyor.

Böylesi bir yapı içinde iktidar ile “muhalefet” arasında fark artık kalmamış gibidir: Her ikisi de toplumu bir seçenek kıskacına hapsediyor; ya itaat ya imha. Ya karın tokluğuna ‘yaşamak’ ya mutlak yokluk. Ya susmak ya konuşmanın bedelini ödemek!

Tam da bu yüzden, yeni bir siyaset arayışı, bir tercihten öte, bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Çünkü mevcut siyaset biçimleri artık temsil etmiyor; sadece döngüyü sürdürüyor. Bu döngü, sürekli kriz üretirken, rejim kendisinin yol açtığı ve sebep olduğu bu krizlerden besleniyor. Ancak bununla yetinmeyip bu krizlerin mağduru olan halkı krizin hem kaynağı hem de suçlusu ilan ediyor…

Ancak Foucault’nun işaret ettiği gibi: “İktidar varsa, direniş de vardır.” İktidar her yere yayılıyorsa, siyaset de her yerde mümkündür. Direniş, yalnızca devrim anlarında ya da sadece örgütlü hareketlerde değil; gündelik hayatın küçük anlarında, yerleşik olanı sorgulamada, sessizlikten çıkan bir sözcükte, dışlanan bir kimliğin kendini ifade etmesinde de filizlenebilir.

İşte tam bu noktada, siyasetin dönüştürücü gücü tekrar belirir: Çünkü siyaset, salt temsil değil, müdahaledir. Salt uyum değil, tahayyüldür; salt düzen değil, kırılma noktasıdır. Ve her kriz, aynı zamanda bu kırılmanın mümkün olduğu bir eşiktir.

 

Demokratik Siyaset Ya da “Yeni” Siyaset?

Demokratik siyaset, yalnızca seçimlere indirgenmiş işleyişe karşı bir arayış değil; sistemin kendisini yeniden düşünme çağrısıdır. Bu çağrı, birkaç temel düzlemde anlam kazanır:

  1. Temsilin ötesine geçmek: Halkın kendi adına konuşanlara devrettiği kendi sözünü geri alarak ve kendini örgütleyerek doğrudan siyasal özneye dönüşmesi.
  2. Devletin dışında toplumun kurucu aktörlüğünü inşa etmek: Siyaseti sadece devlet aygıtı içinde değil, mahallede, mecliste, sendikada, sokakta, atölyede, okulda var kılmak.
  3. Kim yönetecek sorusunu değil, nasıl birlikte yaşayacağız sorusuna yanıt aramak: İktidar arayışını değil, kolektif yaşam inşasını esas almak. Bu siyaset, kapsamak için değil ortak kılmak için var. Yani ezilenleri yalnızca temsil etmek için değil, onların siyasal sürecin kurucuları olması için vardır.

*Kadınlar, bu siyasetin öncüsü değilse, bu siyaset eksiktir. Erkek egemen devlet aklına karşı eşit temsiliyet, yalnızca temsili bir sayı değil; politik var oluşun yeniden inşasıdır.

*Gençlik, bu siyasetin yalnızca “geleceği” değil, “şimdiki kırılma noktası”dır. Uyuşuklukla değil; heyecanla, hayal gücüyle, yeni etikle hareket eder.

*Kürtler, Aleviler, LGBTİ+’lar, işçiler, engelliler ve tüm dışlananlar; eğer bu siyaset onların mücadelesinden öğrenmiyorsa, merkezdeki dilin yeniden üretiminden ibaret kalacaktır. Bu bağlamda halk, bir kimlik değil, bir eylem kategorisidir. Siyasetin nesnesi değil, öznesi olur.

Peki, Bu Siyaset Mümkün mü?

Bu soruya bugünün Türkiye’sinde en sahici cevaplardan biri, Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Konfederalizm modeli ve bunun somut pratiği olan Rojava deneyimidir. Burada amaç, devlet kurmak değil; devletsiz toplumsal örgütlenmeyi kurmaktır…


Yararlanılan kaynaklar:

İktidar ve Disiplin - Michel Foucault 

Siyaset ve Ahlak - Machiavelli 

Demokratik Konfederalizm - Abdullah Öcalan 

MAREZ-Asi Zapatista Özerk Belediyeleri, (Vikipedi)

Decidim: Barselona'da Katılımcı Bütçeleme, (Katılımpedia)

Yeni Özgür Politika gazete arşiv yazıları

Demokratik Modernite dergi arşiv yazıları

 

Yayın Tarihi: 24/09/2025