Hegel’in ifadesiyle Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlık çöktüğünde uçar. Bugün son on yılın karanlığı tam da bu eşikte görünür hâle gelmektedir. Gülistan Doku dosyası yalnızca bireysel bir olay değil, kayyum rejimiyle şekillenen bir dönemin aynasıdır. Hukukun askıya alındığı, gücün denetlenmediği ve kutsandığı bir düzende sorumluluk ortadan kalkar; kutsanan güç ise yozlaşır, gerçeği gölgeler ve adaleti ortadan kaldırır.
Çözümün doğasına dair bir yanılgıyı terk etmek gerekir: Ortadoğu’nun ihtiyacı olan şey yeni bir kurtarıcı değil, yeni bir siyasal akıldır. Kişilere değil ilkelere dayanan, kimliklere hapsolmayıp yurttaşlığı merkeze alan, geçmişi araçsallaştırma değil onunla yüzleşebilen, dışarıya karşı slogan üretmek yerine içeride sağlam yapılar kurabilen bir akıl…
Soruşturmanın hiçbir aşamasında ne yazdığımı merak etmediler. Çünkü etselerdi Orhan Pamuk’un artık eskisi gibi yazmadığını, Nuri Bilge’nin taşrasından yaka silktiğimizi öğrenirlerdi ancak. “Başka yazacak yer bulamadın mı?” iması dışında buna dair hiçbir şey sorulmadı.
Devletin, toplumun sembolik bileşeni olarak insan ile özgürlüğü arasında aracı olması beklenir. Fakat devlet inkâr söylemleriyle kendi varlığını sürdürmeye yöneldiğinde, farklılıkları tek potada eritmeye çalışır; “tek bayrak, tek millet, tek devlet” söylemleriyle ötekine varlık alanı tanımayan bir biçime bürünür. Gramsci’nin subaltern olarak tanımladığı kesimler bu koşullarda iki tip öz savunma geliştirir: hareket savaşı ve mevzi savaşı.