“Kürt Özgürlük Hareketi Marksizmin krizi tartışmasını ve Marksist tartışmanın bütününü üstlenmek yerine onun temel tartışmalarının dışında bir pozisyon tutmayı tercih etmiştir/etmektedir. Bunu yaparken de Marksist olamayacağından değil, kendi pozisyonunu ondan ayırmayı tercih ettiğinden yapmaktadır.”

Aralık ayı sosyalizme dair belirli bir tartışmanın tekrar canlanmasına vesile oldu. Ancak yine, başka bir yerde belirttiğim üzere, herhangi bir gidimliliğe geçit vermeyecek şekilde kapalı bir tartışma oluşması için taraflar argümanlarını olanca kapalılığıyla sundu. Temmuz ayında bu tartışmaların yakın tarihini refere ederken şöyle demiştim:
Zira ne zaman Öcalan’ın Marksizm’e dönük eleştirileri söz konusu olsa, aşılmaz bazı duvarlar yükselmekte, tartışma aynı kavramlar ve referanslar içerisinde boğulmaktadır. Öcalan’ın yorumları üzerine gerçekleşen Marksist-iddialı eleştiri ve diğer taraftan O’nun kavramlarını açıklamaya girişen “açıklayıcı” yorumlar esasen tartışmanın sıkıştığı bu alandan uzaklaşamamakta, belirli aralıklarla kendisini tekrar etmektedir. Meraklı okuyucunun E.M. Woods referanslı sınıftan kaçış yazıları arşivini kurcalaması, önüne devasa bir yazı furyasını ve elbette Marx’ın meşhur alıntılarından bir toplamı çıkaracaktır.
Bu yazı iki farklı pozisyonu da tutmaya çalışan belirli anlamlarda gerilimli bir yazıydı. Öncelikle Öcalan’ın eleştirilerini Marksizmin krizi tartışmasına doğru bir kaldıraç olarak görmeye çalışıyor, bunu yaparken de bir politik sorumluluğu, devrimci bir siyasetin tartışmasını anlama sorumluluğunu barındırmaya çalışıyordu. Dolayısıyla dikkatli olmayan okur açısından karıştırılması gayet mümkün olan bir zeminde, Marksizmin krizi tartışmasının belirli alanlardaki mümkün müttefikliklerini gözetmeye çalışıyordu. Dolayısıyla öncelikle bu tartışmayı görmezden gelmeye çalışan belirli bir Marksizm okumasıyla mesafe açılırken öteki taraftan Marksist olmayan bir sosyalizm tartışmasının, bu teorik meseleye ilgisi ortaya konmaya çalışıldı.
Dikkatli okurun anlayabileceği üzere bu yapılırken ne Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin Marksizmi ve onun krizini üstlendiği iddia edildi ne de teorik ayrımı bir politik sorumluluğu ortadan kaldırmak için kalkan olarak kullanıldı. Bu ayrımı hatırlatmak, önümüzdeki tartışmayı da anlamak için bir başlangıç noktası olabilir. Zira Cengiz Baysoy’un, KOM Kolektifinin ve Devrim Beyaz’ın üstlenmeyi önerdiği pozisyon, yani Marksizmin, 20. Yüzyıl Marksizm deneyimini ve tartışmasını, ve de dolayısıyla kriz tartışmasını es geçerek Marksizmi üstlenme pozisyonu, ne Kürdistan Özgürlük Hareketi açısından ne de Marksizm açısından mümkün bir yol olarak görünmemektedir.
Kriz Tartışması
PolitikArt’ta ve Yeni Yaşam Gazetesinde Marksizmin, Öcalan’ın müdahalesiyle güncellendiği, onun tartışması içinde tekrar düşünülebileceğini öneren bir okuma, anılan yazarlar tarafından önerildi. Bu tartışma, Cengiz Baysoy’un, KOM Kolektifi’nin ve Devrim Beyaz’ın başlattığı ve bir anlamıyla dar Marksistlerin Marx’ın yorumlanması bağlamında ortaklıklar taşıyan bir tartışmadır. Örneğin Marx’a lafzi düzeyde sıkı sıkıya bağlandığı varsayılan bir yorumla Marx sonrası Marksizmi reddetme noktasında, paradoksal olarak her iki grupta ısrarcı. Dar Marksist grup, kendisini Wood okumasıyla paralel görülebilecek bir şekilde Marx sonrası Marksizm tartışmasından ve dolayısıyla kriz tartışmasından muaf tutmaya çalışırken, otonomist okuma, Marksizm’i, Marx’ın belirli bir okuması içerisinden edinerek, Marx sonrası Marksizmin tartışmasının Marx’la ilişiğini kesmeye çalışmaktadır.
Talihsiz bir biçimde okuma tarzı, Marx ve Marksizm arasına aşılmaz bir set çekerek, Marx’ın bugüne değin yanlış yorumlanmış metinlerinin, şimdi ayakları üzerine oturduğunu, Öcalan’ın yeni bir enternasyonal tartışmasını Marx’ta köklendirerek yapmaktadır. Bu haliyle, tekrar Marksizmi üstlenmenin tek yolunun belirli bir Marx yorumunu doğru bir şekilde üstlenmekten geçtiğine dair bir pozisyonu öne sürmektedir. Marx’ın anti-kapitalist komünist devrim anlayışını şu veya bu şekilde dönüştüren Lenin’in ve Mao’nun müdahalesi, bunu takip eden 20. Yüzyıl Marksizmi’nin hatalı Marx yorumu, bir başka anti-kapitalist tartışmanın tekrar Marx’a götürülmesiyle aşılabilir denmektedir.
Bu noktada metinler arasında paralellikler ve rabıtalar kurmanın, metinlerin belirli yorumlarına dayalı bir biçimde kanonikleştirilmesinden farklı bir şey olması gerektiğini ısrarla vurgulamak gerekir. Yani, Marksist tartışmanın, kriz kavramlarıyla ifade olunduğunda dahi, Marx’ın yanlış yorumlarından ya da doğru yorumların yanlış pratiklerinden neşet etmediğini, bunun hem kendi teorik konjonktüründe hem de kendi politik konjonktüründeki ifadeleri arasında ayrımları doğru/yanlış yorum kavram setiyle ifade etmenin, evrenselci-pozitivist pozisyona tekabül ettiğinin vurgulanması gerekir.
Bu noktada şunun altının kalın olarak çizilmesi gerekir: Marksizmin krizi tartışmasını üstlenmek için, Marksizmin, Marx isimli insan bireyinin metinlerine doğru indirgenemeyeceğini, bundan çok daha geniş ve zengin bir tartışma içerisinde, çeşitli şekillerde kendisini gösteren bir tartışma olduğunu akılda tutmak gerekir. Yani Marksizmin teorik krizinden söz etmek, Marksizmin yorumlarının yanlışlığından, Marx’ı anlamamaktan ya da onun yalnızca politik yenilgisinden söz etmek demek değildir. Aksine, bundan söz etmeye koyulmak, onun çeşitli konjonktürlerde yerleştirdiği sorunsalların, içine yerleşen çeşitli tartışmaların üstlenilmesi ve onun kavramları içerisindeki teorik tartışmanın üstlenilmesi anlamına gelir. Ancak bu, Marx sonrası Marksizmin tamamen başka bir şey olduğunu değil, tam da Marx’ın sorunsalının da Marksizmin krizi içinde konumlandığı belirtmek demektir.
Yani, Marx’ın belirli metinlerini merkeze alarak, kriz tartışmasının tam da Marx’ın sorunsalı içinde Marksizme içkin olduğunu es geçerek, krizi reddederek çözmenin mümkün olduğunu iddia etmek, Marksist olmayan bir pozisyona tekabül etmektedir. Elbette burada derdimiz tartışmaları Marksizmin alanı içerisinden sürgün etmek değil, aksine onların yerleştiği yerlerin ortaya çıkartılmasını sağlamaktır. Bu yolla Marksist olan ya da olmayan yorum ve tartışmalar Marksizmin içine doğru ilerleyebilir.
Dolayısıyla Marksizmin krizi, bir yerlerde sıkışmış Marx’tan neşet eden yanlış anlaşılmaların, bir kılıç darbesiyle kesilip atılması basitliğinde ele alınamaz. Aksine, Marx’ta başlayan ve 20. Yüzyıl deneyimlerini içererek bugüne kadar genişleyen Marksist bir pozisyonu üstlenmek demektir. Bunun toptan reddiyle, unutulmuş saf metinlere dönme beklentisi, tam da karşısında konumlandığı pozisyonun önerdiği idealist bir metin yorumculuğuna düşmektedir.
Evrensel-Siyaset-KÖH
Tartışmanın hemen başında Baysoy’un enternasyonalizm olarak selamladığı evrenselci pozisyonun altının çizilmesi gerekir. Bu tartışmada evrensel, tekrar belirli bir zaman aralığından sonra, ulus-devletlerin çözülüşünü koşutlayan neoliberalizmle tekrar gün yüzüne çıkmıştır. Böylelikle Marx’ın öne sürdüğü -varsayımsal- bir evrensele, tekrar Marx’a dönerek, ama Marksizmin tartışmasını da bir kenara bırakarak varılabilir.
Bu noktada evrensel, artık tikellikleri göz ardı edebilecek düzeyde her yerdedir. Yani her yer evrenseldir ve evrensel her yerdedir. Yani diğer bir deyişle, ulus üstü yasalar her şeyi belirler, Cengiz Baysoy’un yazısındaki gibi ulus-devletler nihayete ermiştir, artık ancak ve ancak evrensel-toplumsal mücadeleler yol alabilir. Kapitalizm her şeyi, 20. Yüzyılın büyük parantezinde sonra evrenselde belirler hale gelmiştir. Evrensele varmak için geçilmesi gereken dolambacın ulus-devletlerin çözülmesi olması, evrenselin belirli bir ilişkinin homojenleşmesi olarak okunduğunun en temel işaretidir elbette.
Bu noktada ulus-devletin, evrenselin önünde bir teorik engel mi bir politik pratik engel mi olduğu sorusu yazarın ilgilendiği bir noktada durmuyor elbette. Neoliberalizmden bu yana evrenselleşen kapitalist ilişki, kendisi dışındaki her şeyi kontrolü altına alarak, ulus tartışmasını da bir kenara bırakmaya sebebiyet veriyor ve evrensel, tam da kapitalist ilişkilerin uluslararasılaşmasının bir sonucu olarak dolambacını tamamlayıp Marx’ın tartışmasına başka bir evrensel önererek geri dönüyor.
Bu evrenselci okumanın, hümanist-Marksist evrenselci okumasından içerikte farklı olduğuna inanmak için bir gerekçemiz mevcut değil. Zira, her zaman için politika, Kapitalist Üretim Tarzının her çağında, tikellikler içinden mümkün olan ve tikellikler içinden evrenselleşebilen bir şeydi. Yani, PKK, tikellik olarak (yazarın iddiasına göre) ulusallığı bir kenara koyup evrenselleşmeye adımlamaktadır ve bunun kavramları da devlet ve komün çelişkisidir. Oysaki PKK kendi tikelliği içinden evrenselle temas etti ve kendi tikelliği içinden bir evrensel okuması kurdu. Buna bir anlamıyla olumsal-evrensellik diyebiliriz. Yani, kendi tikelliğinin yasaları içinden olumsal-evrenselin başka tikellikleriyle kesişen, karşılaşan ve dayanışan bir hat çizdi. Ancak bu noktada ne evrensel enternasyonalin yerine kullanılabilir ne de ulusallık tikelliğin yerine. PKK’nin ulusal kurtuluşu bir tikellik içerisinden üstlenmesi, onun evrenselle temas etmediği anlamına gelmediği gibi, devlet ve komün çelişkisinden söz etmesi onun tikelle bağını kopardığı anlamına da gelmez.
Bununla birlikte bu okuma iki tehlike doğurur: ilki KÖH’ün herhangi bir uluslaşma iddiasından vazgeçtiğini iddia edemeyeceğimiz için, halihazırda zaten tartışmanın dışına çıkılmış olunur. Diğer taraftan ise devlete karşı komün tezinin başkaca evrenselci temel çelişme fikri yerine ikamesine yol açar. Ki devlet, genel bir devlet mevcut olamayacağından ve aynı zamanda genel bir komün de varolamayacağından, her zaman tikel devlet-komün karşılaşmasına, sınırlı bir analiz alanına sahiptir. Ancak bunu evrensel lehine terk etmek, sanıyorum ki bizi yalnızca hümanist-Marksist evrensel okumasının başka bir kanadına götürür.
Ancak öte yandan Marksistler, yani ismiyle ne Marx ne Lenin ne de Mao, kendi politik pratiğini ve teorisini, belirli bir evrenselden türetilen pozisyonlardan değil, kendi tikellikleri içerisinden düşünmüştü. Onlar için verili bir evrenselin pozisyonlarından başlayan bir siyasallaşma mümkün değildi. Aksine, evrensele giden tartışma her koşulda kendi tikelliği içinden düşünülebilirdi. Aynı şekilde PKK için de uluslaşma tartışması, ulusun önden verili olarak sunulduğu çerçeve içerisinden edinilmek yerine, ulusu bölerek kimliklendiren tikelden-evrensele bir süreçti. PKK’nin Marksist siyaset teorisi içerisindeki büyük katkısını, yeni bir evrensel okuması lehine terk etmek, KÖH’ün de tartışmasını boşa düşürme tehlikesi taşır.
Cihan Tuğal’ın, tartışmaya dair yorumlarındandan birinde belirttiği gibi, tartışma evrensel tartışmasına doğru ilerleyecekse eğer, komünün tarihsel olarak proletarya kavramını, evrenselcilikte ikame etmesi için gerçekçi bir argümantasyon bulunmamaktadır. Ancak, bu noktada, tartışmayı Marksizmin krizi tartışmasına doğru ilerletmek istersek, Cihan Tuğal’ın güçlü sorusunu desteklemek açısından şöyle sorabiliriz: proletaryayı evrenselci bir kavram olarak kuran evrenselci-Marksist okumanın karşısında başka bir evrenselin çatışmasını yerleştirmek, teorik olarak aynı sorunsalın içinde kalmak demek olmaz mı?
Proletarya Diktatörlüğü ve Komün
Tuğal’ın işaret ettiği bağlamı genişletmek istersek eğer, şu ileri sürülebilir: komün ve proletarya arasındaki ortaya konan karşıtlıkta, komünün kendiliğinden devrimci olamayacağını, ancak proletaryanın bir siyaset kavramı olarak ancak kurularak mümkün olmasından dolayı göreli bir kapsayıcılığa ve tikele gidebilme becerisine işaret etti. Ancak bu noktada da proletarya kavramının pratik kullanımlardan dolayı üstlendiği temel gerilim, proletarya kavramının iki türlü kullanımının mevcut olması: bir yandan proletarya, verili ancak bilincinde olunmayan bir pozisyona, yani diğer bir deyişle kendinde sınıfa tekabül ederken, tartışmanın başka bir noktasında bu kavram Marksizmin öne sürdüğü gibi mevcut düzenin ilgasına yönelen hareketlerin genel adı haline geliyordu. Bu haliyle kavram, bir yanda bir evrensel pozisyonun tikel üstlenimini önerirken, diğer yanda kavramın kendisiyle birlikte getirdiği, her konjonktürde tikellikten evrensele çıkan Marksist okumayı barındırmaktadır.
Bu noktada tekrar sorunun Marksizmin Krizi tartışmasıyla bağlandığı noktaya gelmekteyiz: proletarya diktatörlüğü ve komün arasındaki pseudo ayrım, proletarya diktatörlüğünün uzunca bir süre rejim tipine doğru indirgenmesinden gelen Marksist siyaset teorisine bir sınır çizen teorik bir krizden gelmekteydi. Yani Marksistler, proletarya diktatörlüğü bir siyasal rejim tipi, bir geçiş devleti ya da siyasete ait bir kavram olarak tanıyıp üstlendi ya da reddettiler. Bugünkü tartışmada bunun karikatürleri arasında dönmektedir. Oysaki proletarya diktatörlüğü ne bir rejim tipi ne de bir geçiş devletidir. Proletarya diktatörlüğü bir sınıf egemenliğinden, sınıfsız bir topluma doğru geçmekte olan sınıflı geçiş sürecinin genel adıdır.
Diğer bir deyişle bu kavramın yarattığı zorluk, onun bir sınıf egemenliğinden sınıfsız bir topluma geçerken sönümlenmeye doğru ilerleyen sınıflı toplum sürecini tanımlamasından doğmaktadır. Bu noktada hem Lenin hem Mao, devlet olmayan devlet, sosyalizmde iki çizgi mücadeleleri ve sosyalizmden geriye dönüş tartışmalarıyla bu geçiş sürecinin olumsal doğasına da işaret etmiş, ancak bunu yaparken onu bir siyasal rejim tipine ya da bir devlet kipliğine hapsetmemeye özen göstermiştir. Dolayısıyla evrenselci bir Marksist okumayı başka bir evrenselci okumayla ikame ederek Marksizmi üstlenmenin gidimli bir tartışmaya yol açması mümkün değildir. Daha açık bir ifadeyle, proletarya diktatörlüğü kavramını komün kavramıyla ikame etmeye çalışmak, aynı alanda çalışmayan iki kavram arasında bir karşıtlık kurmak anlamına gelir.
Dolayısıyla KÖH’ün hamlesi, proletarya diktatörlüğünü Marksizmin tartışması içinde başka bir kavramla ikame ederek Marksizmi üstlenmek değil, aksine sorunsalını dönüştürerek Marksizm dışına hareket ederek bir sosyalizm tartışmasını sürdürmek anlamına gelir. Bunu isteyelim ya da istemeyelim bu tartışma, Marksizmi güncellemeye değil, kendi sorunsalını ondan ayrıştıran bir yere ilerler. Bunu ifade etmek, daha gelişkin bir birlik ve ittifak tartışmasını yapabilmek için ayrımları belirtmek ve bunları görmek anlamına gelir. Aksi taktirde hem KÖH’ün tartışmasının mahiyeti daraltılır hem de Marksizmin -mümkünse- tartışması kapatılmış olur.
Bu noktada sanıyorum ki belirtmekte hiçbir beis yok ki Marksizmin krizini üstlenmeyen sosyalizm tartışmaları, kendi krizleri içerisinde tekrar onunla temas etmiştir, etmektedir. Ancak bu tek başına bu krizin üstlenilmesini zorunlu kılmadığı gibi, bu krizi üstlenmeden Marksizmin de mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Daha açık bir ifadeyle KÖH’ün üstlenmediği bir pozisyonu KÖH’ün tartışmasına taşırmak, onun kendi teorisi ve tartışmasıyla ve de Marksizmle tartışmasıyla kurduğu ilişkiyi de kapatmak anlamına gelir.
Zira kavramların alanları belirlendikten ve ayrımları hatırlatıldıktan sonra tartışmanın süreceği zemin çok daha verimli bir hale gelebilir. Temelde komün kavramının çeşitli anlamlarda kendisiyle taşıdığı zorluklar hem de bir temel çelişme ikamesi olmasından kaynaklanan maraz karşısında geçiş tartışmasını, onun olumsallığı içinden edinerek sosyalizm tartışmasını genişletmek mümkündür. Diğer bir deyişle Marksist sorunsalı üstlenmemek KÖH’ü sosyalizmin dışına çıkartmadığı gibi, geçiş tartışması olarak proletarya diktatörlüğü tartışmasıyla rabıta kurmak, onun tarihindeki aşağıdan hareketleri anlamayı ve onlarla teması da içerecektir. Sosyalizmi eleştiriyi bir özeleştiri olarak yerleştirmenin güçlü bir yolu da bu olabilir.
Sonuç Yerine
Öncelikle bir ayrımı sonuca giderken hatırlatmak gerekir: KÖH Marksizmin krizi tartışmasını ve Marksist tartışmanın bütününü üstlenmek yerine onun temel tartışmalarının dışında bir pozisyon tutmayı tercih etmiştir/etmektedir. Bunu yaparken de Marksist olamayacağından değil, kendi pozisyonunu ondan ayırmayı tercih ettiğinden yapmaktadır. Bunun sebepleri üzerine düşünmek elbette her Marksist için geçerli bir soru ve kaygı olmalıdır. Ancak, KÖH’ün üstlenmediği bu tartışmayı, belirli bir evrenselci okumayı başka bir okumayla yerinden ederek, KÖH’ün tartışması içerisinden üstlenmeye çalışmak, tartışmanın gidimli bir hale gelmesini imkansız kılmaktadır.
Diğer taraftan bu haliyle hatalı bir biçimde ulusal kurtuluş-tikellik, sosyal kurtuluş-evrensellik ayrımı yapılmaktadır. Oysa her ikisi de belirli bir tikellikten okunabilecek pozisyon alışlardır. Ne PKK’nin ulusal kurtuluş olarak varlığı onun Marksist siyaset teorisine katkı sunmasına engeldir, ne de onun ulusal kurtuluşa dair yorumundaki gelişme onun tikellikle kurduğu ilişkinin başka bir kipliğe geçmesi anlamına gelir. Diğer taraftan bu da elbette KÖH’ün yapmadığı bir tartışmanın ona doğru sürüklenmesi demektir.
Daha muğlak bir tartışma olarak proletarya diktatörlüğü ve komün tartışması ise, tam da sorunsalların birbirinden ayrıştırılması içinden çözülebilecek bir ayrımdır. Zira komün kavramı, içinde bulunduğu alan gereği proletarya diktatörlüğünü ikame edemez, etmek niyetinde de değildir. KÖH’ün tartışmasının içinde kendine yer edinen proletarya diktatörlüğü kavramı, onun bir rejim tipi-bir devlet tipi olarak edinilmesinden gelmektedir. Ancak bu, kavramın birileri tarafından saf Marksizme, Marx’ın saf dünyasına zerk edilmiş Engels’e ait, Lenin’e ait, daha da kötüsü Stalin’e ait bir zehir değildir. Tam da Marksizmin sorunsalının içinde kurulmuş ve onsuz düşünülemeyecek bir kavramsallaştırmanın adıdır.
Ancak diğer bir taraftan Marksizme katkı sunmak, onun kavramları ve tartışmalarını tekrar etmek demek de değildir. Ayrımlarını belirttikten sonra bir hareket çeşitli şekillerde Marksizmden beslenebilir ve ona katkı sunabilir. Nasıl ki KÖH’ün ulusal kurtuluşu edinme ve bugün hala sürdürme tarzı Marksizme açık bir katkı ve birçok kritik soru sunduysa, proletarya diktatörlüğünü bir geçiş tartışması olarak düşünmek, onu bir rejim tipi tartışmasına indirmemek de böyle bir yolu açabilir.
Marksizm üstlenilmeden bir sosyalizm tartışması mevcut olamaz mı? Elbette olabilir. O halde KÖH’ün üstlenmediği bir tartışmayı KÖH’e dayatarak okumak yerine, ayrımları tutan bir okumayı önermek daha iyi bir yol değil midir?
Yayın Tarihi: 02/01/2026