Sınıfı hala bir özgürleşme siyasetinin parçası olarak konuşmak demek, devrimle dertlenen bir tartışmanın içinde olmak demekse eğer, tarih bize göstermiştir ki devrimler, asla tek bir ekonomik kategorinin öznelliğiyle açıklanacak tarihsel olaylar değildir. Devrim, bir siyasal olay olarak önceden bilinemez bir siyasallaşma üretir. Bu noktada komün kavramı devreye girmektedir.

Leonardo Cremonini, Bassa Marea (1957-1958)
İmralı Adası’ndaki 26 yıllık tecrit boyunca Abdullah Öcalan özgürleşme siyaseti lehine birçok teorik müdahale gerçekleştirmiş, savunmalarıyla kendi görüşlerini belirli bir çerçeve içerisinde ortaya koymuştur. Bu müdahalelerin bilançosunu bir yazıyla çıkarma girişimi elbette tamamıyla eksik olacaktır. Ancak yine de perspektif metnine dayalı olarak bir okuma önerisinde bulunulabilir. Bununla beraber hızlıca belirtmek gerekir ki metne dair birçok okuma önerilmiş, yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. Sanıyoruz ki konu Öcalan olduğu müddetçe bu tartışmaları kestirmeden cevaplamak mümkün olmayacaktır. Ancak yine de tartışmaların yönüne dair birkaç müdahalede bulunmak da en az çeşitli çevrelerce tartışılması kadar önemlidir.
Bir zemin düzlemesi yapmak açısından şunu belirtmek zorunludur, bizim bu metindeki tartışmamızın, bir strateji tartışması, taktikler üzerine akıl yürütmeler yahut mevcut konjonktüre dair bir yorumu olmayacaktır. Aksine bu tartışmalar tamamen başka metinlerin ve tartışmaların konusudur. Bu metnin temel hedefi, gittikçe artan bir ilgiyle Öcalan ve Marksizm arasındaki ilişki üzerine düşünmektir.
Zira ne zaman Öcalan’ın Marksizm’e dönük eleştirileri söz konusu olsa, aşılmaz bazı duvarlar yükselmekte, tartışma aynı kavramlar ve referanslar içerisinde boğulmaktadır. Öcalan’ın yorumları üzerine gerçekleşen Marksist-iddialı eleştiri ve diğer taraftan O’nun kavramlarını açıklamaya girişen “açıklayıcı” yorumlar esasen tartışmanın sıkıştığı bu alandan uzaklaşamamakta, belirli aralıklarla kendisini tekrar etmektedir. Meraklı okuyucunun E.M. Woods referanslı sınıftan kaçış yazıları arşivini kurcalaması, önüne devasa bir yazı furyasını ve elbette Marx’ın meşhur alıntılarından bir toplamı çıkaracaktır.
Sarkacın diğer ucunda ise Öcalan’ı yorumlarken girişilen liberal-tandanslı Marksizm eleştirileri oluşturmaktadır. Genellikle Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne (KÖH) yakın entelijansiyanın sürdürdüğü bu damar, Öcalan’ın Marksizm’e dönük en temel eleştirisini, kapitalist modernitenin sol kanadı olma eleştirisini tamamen görmezden gelen, kolaycı ve kendi konumlarından doğru apolojist yorumlarıdır. Bu iki yaklaşımın temel ortak hatası ise metinleri, kavramlarının ya galat-ı meşhurundan ya da sözlük anlamından okumaktır. Belki de biraz hafızlık yapmak. Ancak bilimsel bir yaklaşım her ikisinden de uzak olmalıdır.
Ancak, şunu biliyoruz, Jacques Bidet, bugünü tanımlarken bin parçalı Marksizm çağında olduğumuzu haklı bir şekilde vurgulamıştı. Ama, buna şunu eklemek gerekir, Marksizmin belli bir kanonunun bütün Marksizm üzerindeki egemenliğinin sona erdiği bir çağdayız. Bu çağda Lenin’e dönmekle Leninizme dönmek arasında açık ayrımlar var artık.
Hassasiyetler Yaratan Bir Kavram Olarak Sınıf
“Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.
Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle, ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır.”
Komünist Parti Manifestosu, etkileyici bir edebi açılışın hemen ardı sıra yukarıdaki cümleleri sıralar. Bir dipnotla tüm toplum tarihi, yazılı tarih olarak daraltılır elbette. Marx da Engels de ihtiyatlı yazarlar ne de olsa. Ancak bu ifade, dilindeki kesinlik ifadeleri ve tokluğa rağmen birçok tartışmayı tetiklemiştir. Bu ifadenin genel bir yorumu, tüm yazılı-toplumsal tarihi, iki sınıfın karşıtlığı ekseninde şekillenen bir toplumsal tarih olarak ortaya koymaya meyil gösterir. Anılan kaba okumanın hala kendisini sürdürdüğü de not düşülmeli.
Hakkını teslim etmek gerekir, Manifesto bir teorik metin olmanın ötesindedir, adından da anlaşılabileceği üzere. Metin komünizmin kaçınılmaz yükselişini, tarihi iki karşıt sınıflardan oluşan toplumsallıkların iç dinamikleri içerisinden bir ilerleme olarak açıklar. İlerleme, burjuva toplumuyla, kapitalizmle son raddesine gelmiş, bu sefer mevcut olan proletarya-burjuvazi çelişkisiyle, tarihin sonuna yaklaşılmıştır. İki sınıfın mücadelesiyle yazılan yazılı tarihin ölümü yaklaşmış, yeryüzü cenneti komünizmin ise karası artık gözle görünür hale gelmiştir.
Öncesinde Alman İdeolojisi hiç yayınlanmamış, Proudhon’a denenen diyalektik aşının işe yaramayacağına kanaat getirildiğinden Felsefenin Sefaleti araya girmiş, sonrasında ise Kapital’in birinci cildi yayınlanmıştır. Bu arada Hegel’in bazı kavramlarıyla hesaplaşılmış, Alman felsefesiyle hesap kesilmeye çalışılmış, ne kadar Kapital’de hala etkileri sürse de Hegel’deki terslik giderilmeye çalışılmıştır.
Hayli zaman sınıfla kastedilen açıklanmamıştır. Aslında sınıf kavramı üzerinden çeşitli kavramsallaştırmalara gidilmiş olsa da bu kavramın içeriğine dair bir tanımlamaya girişilememiştir. Marx’ın ömrü vefa etmediğinden, Engels’in canı istemediğinden -tartışma açısından sebebin hiçbir önemi yok elbette- yahut binlerce sebepten… Sınıf kavramsal olarak ne anlama geldiği açıklanmamış bir miras olarak kalmıştır. Behemehâl sınıf mücadelesi kavramsal olarak Marksist literatürü hiç terk etmemiştir.
Ancak sınıf mücadelesi, hayal kırıklığı kaderiymişçesine, sınıf kavramına dair bir ipucu barındırmayacak ölçüde tartışmalı bir kavram olarak yer tutmuştur. Sınıf mücadelesi eğer, tüm tarihi açıklayıcı bir genel ilke olarak düşünülürse -ki çoğunlukla yapılan budur Manifesto’nun çağrıcı dilinden etkilenir- hiç de sanıldığı kadar açıklama yeteneği güçlü değildir. Peşi sıra birçok soru doğurur, sınıf mücadelesinin tarihin tümü için geçerli tek okuma biçimi olarak konumlandırılması, ilkel birikim bölümünde karşılaşmalarla doğduğu keşfedilen ve daha sonra kan ve barutla egemen üretim tarzı haline gelen kapitalizmin açıklanması için bile yeterli analitik desteği sunmaz.
Zira, önceden verili sınıfların arka arkaya mücadeleye tutuştukları tarih, para sahibiyle özgür işçinin karşılaşması tartışması içinde görünmez hale gelir. Sermaye sahibinin, yüzer gezer hale gelmiş özgür işçiyle karşılaşmasından önce özgür işçi, özgür işçi olarak var olamaz. Bu karşılaşmayı önceleyen bir sınıf-oluşumu olarak özgür işçiden değil, çitlemenin yerinden ettiği eski-serften, berduştan ve serseriden söz edilebilir. Özgür işçi olabilmek için serseri, berduş, kapitalist üretim tarzının kanlı disiplin mekanizmaları içinde öğütülmelidir.
Diğer taraftan bu bölüm dikkat çekici bir şekilde feodalizmden kapitalizme geçişi, feodal lord ile serfin sınıf mücadelesi içinden değil, sermaye sahibiyle özgür işçinin karşılaşması içinden okur. Daha sonra burjuvazinin kendi suretinde bir dünya yaratma çabası da başkaca üretim tarzlarının kendi içinde var olan iki karşıt sınıflı sınıf mücadelesinden değil, kapitalizmin kan ve barut tarihinden doğru okunur.
Tekrar edecek olursak, Manifesto’nun bu satırları, bariz bir siyasal geleceğin çağrıcısı olarak yerleştirir tartışmayı: Bir uzlaşmazlık kavramı olarak- buna daha sonra tekrar ihtiyacımız olacak. Ancak tüm tarihi kapsayan tek bir ilke iddiası, elbette Marksizmin belirli bir pozitivist okumasına tekabül eder. Tüm yazılı tarih, tüm üretim tarzları ve tüm üretim tarzı geçişlerini açıklayan tek bir ilke yoktur. Kapital’de yapılan çalışma ve genel hatlarıyla Marx’ın yayınladığı eserler Batı Avrupa’ya özgü bir geçiş tartışmasını ortaya koyar. Diğer taraftan sınıf mücadelesi, Marx’ta, tüm tarihi incelemeyi içeren, tüm üretim tarzlarında aynı tarzda ortaya çıkan ve kapitalizmde son halkasını bulan bir varlık değildir. Aksine, Marx’ın analizi kapitalizmden, Batı Avrupa’daki kapitalist üretim tarzından yola çıkar.
Tabii ki özgül olarak Öcalan’a dönük eleştirilerin içerdiği sınıf kavramı ise bariz bir şekilde ya sınıfı bir ekonomik kategoriye indirgeyen ya da “kurtarıcı tek özne” olarak kutsayan okumalardır. İlk okuma sınıftan, yalnızca ekonomik kavramlar içinde açıklanan ve bu ekonomik kavramlarla analitik bir şekilde yeri tespit edildikten sonra belirli çabalarla siyasallaşması beklenen bir yekûnu anlar. İkinci okuma ise ilkiyle el ele bir biçimde, devrimci öznelliğin, bu ekonomik kategorinin kalbinde verili olduğunu, yalnızca bu cevhere sahip yekûnun siyasal pratiğiyle özgürleşmenin ortaya çıkacağını öne sürer. Her iki okuma da hem evrenselci hem özcüdür. Bu, her toplumsal formasyonda mevcutlu bir öznenin aktifleşme macerası olarak tarihi okumak anlamına gelir. Bunun bariz bir örneği, her türden “sınıf tartışmasının” peşi sıra grevlerden, artan ücret baskısından bahsetmektir. Bu bağlamda sınıf, yalnızca ekonomik bir kategori olarak, ekonomik pozisyonundaki yerinden doğru ortaya konur.
Sınıfı hala bir özgürleşme siyasetinin parçası olarak konuşmak demek, devrimle dertlenen bir tartışmanın içinde olmak demekse eğer, tarih bize göstermiştir ki devrimler, asla tek bir ekonomik kategorinin öznelliğiyle açıklanacak tarihsel olaylar değildir. Aksine çeşitli toplumsal gruplar ve ekonomik katmanlar bu süreçlere iştirak etmektedir. Devrim, bir siyasal olay olarak önceden bilinemez bir siyasallaşma üretir. Bu noktada komün kavramı devreye girmektedir.
Bu bağlamda Öcalan, komün kavramıyla, devlete gitmeyen bir siyasallaşmayı siyasal tarihe yerleştirmek istemektedir. Ancak bu kavrama gelene kadar geniş bir dolambaçtan geçildi. Bu dolambacı kısaca gezdikten sonra neden sınıf değil de komüne başvurulduğunu anlamaya çalışacağız sonraki bölümde.
Marksizmin politik pratik varlığı, devlet iktidarına indirgenemez bir siyasal mücadeleyi içerir. Bu anlamda bugünkü Çin’de sosyalizmin varlığı yahut sosyalizmin komutasını elinde tutan ÇKP’nin varlığı, yalnızca devlete yaslanan bir tartışma olması sebebiyle, Marksizmin politik pratik varlığıyla ilgilenmez.
Kısa Bir Dolambaç
1978’de, Venedik Sempozyumu’nda Althusser, “Sonunda Marksizmin Krizi!” başlıklı bir sunum yapmıştı. Başından niyetini belli eden bu coşku, esasen bir tartışmayı açma çabasıydı. 78’de Marksizmin krizde olduğundan söz etmek için ortada veriler mevcuttu tabii ki ama, kimse bir karar anı olduğuna dair düşünmemişti. SBKP, ÇKP, Üçüncü Dünya, Avrupa Komünist Partileri, kimse böylesi bir karara gerek olduğunu düşünmüyordu muhtemelen, birkaç eleştirel aydın dışında.
Ama Althusser Marksizmin tarihinde ne ilktir ne de son. En azından öncesine Korsch rastlar… Marksizm bir krizdedir, ama Marksizm hep krizdedir zaten. Bu onun agonistik varlığından gelir. Bunun bir önemi yok bu tartışmada, yaşayıp yaşamadığına karar verecek olan doktor henüz ortalarda yok.
İlginç bir şekilde Korsch Marksizm’in krizinden söz ettiğinde, ilginç noktalara parmak basıyordu;
“Tarihsel bir fenomen olarak Marksizm, geçmişe ait bir şeydir. O, 19. yüzyılın ilk yarısındaki devrimci sınıf mücadelelerinden hareketle geliştirilmiş ve 19. yüzyılın ikinci yarısında da sadece, devrimci gücünü henüz yeniden kazanmamış olan bir işçi sınıfının devrimci ideolojisi olarak muhafaza edilmiş ve yeniden biçimlendirilmiştir.”
Bundan dolayı 20. Yüzyılın hemen başında kitlelerle buluşan Marksizm krizle yüzleşmişti. Bir de buna Devrimci Doğu eklendiğinde, Marksizm toptan bir krize sürüklenmişti. Fakat, Korsch Marksizm’in periferideki bu yayılmasını Hristiyanlığın Roma’daki yayılmasına benzetiyordu. Doğru bir benzetme, bu bağlamda Leninizm, Marksizmin yaşaması gerektiğine dair bir karardan başka bir şey değildi.
Marksizm daha sonra geniş bir coğrafyada, başkaca tartışmaların içinde, Marx’ın belki de en uzağında yaşamayı sürdürdü. Bunun ardından Althusser örneğinde kriz tartışması, hakkında bir karar vermeyi gerektirmeyen, esasen görmezden gelinen bir süreç olarak okundu. Gerçi hakkını vermek lazım Perestroyka ve Glasnost’la, Yugoslavya’nın darmadağın olmasıyla, Çin’de kapitalist yolcuların devleti tamamen ele geçirmesiyle bir yanıt üretildi ama, bu hiç de Marksizmin ruhuna uygun değildi. Hala kimileri tarafından Çin’de sosyalizmin savunusu yapılıyorsa da sosyalizmin varlığıyla Marksizmin pratik politik varlığı arasında herhangi bir ayrım yapılmadığından, bir yanılsama üretiliyor.
Marksizmin politik pratik varlığı, devlet iktidarına indirgenemez bir siyasal mücadeleyi içerir. Bu anlamda bugünkü Çin’de sosyalizmin varlığı yahut sosyalizmin komutasını elinde tutan ÇKP’nin varlığı, yalnızca devlete yaslanan bir tartışma olması sebebiyle, Marksizmin politik pratik varlığıyla ilgilenmez.
Bunun yanında bir yanıt daha üretilmeye çalışıldı bu krize. Kürdistan merkezli olarak yapılan tartışma, Marksizmin krizini üstlenmeden, onun bazı sorularına doğrudan yanıtları içeren yeni bir siyasallaşma üretti. Bu siyasallaşma, artık Marksizmin adını önemli bir öncül olarak alıyor, fakat politik pratiğinin tartışmasını Marksizmin içinde yapmıyordu. Anlaşılabilir ideolojik ve stratejik sebeplerle Marksizmin krizi, Foucaultvari bir görmezden gelmeye tabi tutuldu.
Ancak, şaşırtıcı bir gelişme oldu. Kendisinden dört yıldır haber alınamayan Öcalan, gerçekleştirilen kısa görüşmede, tüm stratejik, pratik gerilimin içinde, Marx’ın eserini tamamlamaktan söz etti. Bu, bazı bazı teslimiyetçi kalemler tarafından ağzı köpürerek yanıtlanırken, geniş bir kesim görmezden gelmeyi tercih etti. Herhangi bir stratejik, pratik ittifak hedefi gütmediği açık olan bu tartışma nereden gelmişti?
Lenin değil de Marx’ı refere etmenin bir anlamı var mı? Bunu bilmiyoruz ve esasen bu konuda spekülasyona şimdilik gerek yok. Ancak, şunu biliyoruz, Jacques Bidet, bugünü tanımlarken bin parçalı Marksizm çağında olduğumuzu haklı bir şekilde vurgulamıştı. Ama, buna şunu eklemek gerekir, Marksizmin belli bir kanonunun bütün Marksizm üzerindeki egemenliğinin sona erdiği bir çağdayız. Bu çağda Lenin’e dönmekle Leninizme dönmek arasında açık ayrımlar var artık.
Bu prelüt başka bir yola doğru girmek için bizi yeterince cesaretlendirmiş olsa gerek. Hemen akabinde adına birinci çözüm süreci denen bir süreçte ve ona giden bir patikada birtakım stratejiler üretilmişti. Ama bu stratejiler, tam da kendisinden önceye, Marksizmin krizinin sonrasına rastlayan bir zihniyetin ürettiği zeminde ortaya çıktı. Bu zemin, devletli bir siyasal çözümü dışlıyor, demokratikleşmeyi içerikte dönüştürerek bir mücadele aracı haline getiriyor, demokratikleşmeden de mücadelelerin yeni bir zeminini anlıyordu.
Bugün cenahımızda adlarına rastlanılmasa da bu tartışma Castoriadis ve Lefort’a sıklıkla yakınsayan bir cumhuriyet-devlet fikrini kendi dışında var edebilecek bir zemini görüyordu. İndirgenemez farklılıkların çatışmasıyla, onun toptan çöküşünü imkânsız kılan devletin varlığında, dönüştürücü bir pozisyonlar kümesi üretecek olan demokratik siyaset. Hiç de AB uyum yasalarına yakınsamayan bir anlayışı, antagonizmayı teoriden çıkartmadan ama agonizmayı öne çekerek içermişti.
Castoriadis ve Lefort, erekli bir tarih okuması olarak Marksizmi, tam da antagonizmanın içsel çelişkisinden yakalamaya çalışmıştı. Antagonizma bir kere çözülmeyedursun, bir daha ortaya çıkmayacak diyordu Marksizm. Hegel’i ters çevirmek yeter bunun için. Yalnız bu da değil, tüm çelişkileri tek bir çelişkiden türetiyor, bunun dışındaki mücadeleleri ya görmüyor ya da üstünü örtüyordu. Marksizm bu tartışmayı görmezden geldi, üstlenmedi ve bugün hala bir hakaret ifadesi olarak görüyor.
KÖH, bu bağlamda tartışmayı üstlenmeyerek, ama bu tartışmanın sorularına kapsamlı yanıtlar üretmeyi deneyerek hareket etti. Demokratikleşme; devlet-dışı pozisyon alma, mücadelelerin çoğulluğu gibi kavramların genel adı haline geldi. Örneğin, artı-değer teorisinin üstünü örttüğü bir eksiklik olan Marksist sömürü teorisi eksikliğini, KÖH doğrudan üstlenmedi. Marksizmi bu anlamda kusurlu buldu ve kendi sömürü teorisini daha geniş bir eksenden ortaya koymaya çalıştı. Bu sömürü teorisi, iktidarcılık tartışmasını içerecek şekilde büyüdü, bugünlerde tekrar unutuldu. Böyle bir sömürü teorisi var mıdır yok mudur bu ayrı bir soru olmakla birlikte, sömürünün koşullarına dair Marksist tartışma cılız bir damar olarak varlığını sürdürdü.
Yani esasen KÖH, bu krizi üstlenmedi ama sorularını üstlenmek zorundaydı. Bunun açık bir sebebi var, Marksizm, bütün bir yirminci yüzyılın, ezilenler safında ve ezilenler lehine konuşan en güçlü diliydi. Bugün de öyle. En azından dilimiz, bugün Marksizmin lingua franca versiyonu. Bu bağlamda eleştiri, hala Marksizmin soruları içinde kaldığı müddetçe KÖH, bir evrensellik iddiasını da üstlenmişti. Ama bu sefer karşı karşıya kalınan görev, başka ülkelerin kesin belirlenmiş sınırlarıyla ayrılan siyasal yapılarıyla ittifak kurmaktan öteye geçmişti.
Marksizme dönük geniş bir eleştiri kampanyası da bunu takip etti. Özellikle kendi pozisyonlarını üretmek isteyen küçük burjuvazinin, yarı aydın tabakanın durmadan tartıştığı bir konu haline geldi. Bugüne değin etkileri açıkça görülebileceği üzere açık bir anti-marksizm üretti.
Ama önce bir hatırlatma, Foucault’dan bir Marksizm tanıklığı verelim. Şöyle diyor Foucault;
“Altmışlı yılların başında Fransa’da katıldığım Marksizm üzerine o heyecandan yoksun akademik tartışmaları hatırlıyorum. Buna karşın Tunus’ta herkes Marksizme radikal bir coşku ve yoğunlukla, büyük bir ilgiyle yaklaşıyordu. Bu gençler için Marksizm yalnızca gerçekliği analiz etmenin daha iyi bir yolunu temsil etmediği gibi aynı zamanda bir tür ahlaki canlılık, oldukça dikkat çekici bir tür varoluşsal eylemdi.”
Tam da benzer terimler altında, Foucault’dan yaklaşık yirmi yıl sonra Marksizm adı altındaki tartışma de facto olarak terk edilmişti. Ancak, görüldüğü üzere birbirine yakın sebepler taşıyordu bu. Zira yalnızca gerçekliği analiz etmenin “daha iyi” bir yolu olarak Marksizm, aynı siyasal uzlaşmazlık kapasitesini üretemiyordu, bir kısmı yukarıda sayılan birçok uluslararası sebepten.
Velhasıl, tartışmaya girilen koşullar altında kavramlar, çok daha sert anlamlara sahipti. Sert diyoruz, atomik demek daha doğru. İndirgenemez bir şekilde devrimciliği sürdürmenin kavramlarıydı bunlar. Marksizm-Leninizm’de somutlanan uzlaşmazlığın devri kapanırken, uzlaşmazlığı zihniyet boyutunda da sürdürmek için kopuldu buradan. Hatırlatmak gerekir, Marksizme dönük en önemli eleştiri şuydu; Marksizm, hepi topu liberalizmin sol kanadı olabilmişti Batı’da. Ne kadar da kuvvetli bir adım değil mi? Demek ki demokratikleşme, tam da demokrasiyi bir uzlaşmazlığın adı olarak kavram seti içinde yer ettiği taktirde ele alınıyordu. Uzlaşmazlık. Bu kavramı anmak için önce tozunu silmek gerekecek.
Uzlaşmazlığın Kavramı Olarak Komün
Yukarıda açıklandığı gibi tüm yazılı tarih sınıflar mücadelesinin tarihidir demek, belirli bir siyasal konjonktürü, kendi uzlaşmazlığı içinden okumak demektir. Zira bu ifade, kendi içinde, teorik olarak doğru olmadığı gibi, sınıftan anlaşılması gereken şeye dair de hiçbir ipucu vermez. Ama başka bir şey yapar; belirli bir biçimde tarihi okumaya, doğrusu bir uzlaşmazlığı öne sürerek siyasallaşmaya çağırır.
Benzer bir şekilde komün de bir uzlaşmazlığı, devlete gitmeyen, devletle bütünleşmemesi gereken bir siyasallığı tarif eder. Ancak bu, içeriği önceden verili bir pozisyonu değil, oluşlarıyla tutulması gereken bir pozisyonu ortaya koyar. Perspektif metninde bu uzlaşmazlığın altı şöyle çizilir: “Ahlaki politik toplum kavramı, komün değerlendirmesinin başka bir ifadesidir. Komünün devlet karşısında ifade bulması.”
Peki, sınıf mücadelesi, proletarya diktatörlüğü gibi kavramlar neden terk edildi? Buna dair geniş bir açıklama yapmak bu metnin sınırlarını hayli aşar. Ancak, kısa bir yoldan, devlete çıkan kavramların terk edilerek yerine yeni bir anlayış geçirilmesi gerekliliğinden buraya varılmaktadır. Bu, tarihin yönlü akışını açıklayan kavramların terk edilmesi anlamına gelir. Zira proletarya diktatörlüğü, güçlü bir şekilde devletçi siyasallaşma içinde özgülenmiştir.
Burada birkaç ayrımı hatırlatmak herkes açısından faydalı olacaktır. Proletarya diktatörlüğü, esasen bir sınıf egemenliğinin kavramı olarak ortaya konmuştur. Bu, kapitalizmden komünizme geçişte bir ara durak, bir zorunlu bekleme noktası, anlamına gelen bir çatı kavram olmaya doğru ilerlemiştir. Sonuçta proletarya diktatörlüğü, bütün örneklerinde birer siyasal diktatörlüğe dönüşmüş, egemenliğin başka tarzları tamamen dışlanmıştır. Ancak bu kavrama dönük eleştiri, liberal eleştirinin hevesle üzerine atıldığı gibi demokrasi versus diktatörlük üzerinden değil proletarya diktatörlüğünün tarihsel örneklerinden ileri gelmektedir.
Diğer bir ifadeyle proletarya diktatörlüğüne dönük eleştiri, liberal eleştirinin bir kopyası olan “demokratik” olmama üzerinden gelişmez. Öcalan’da demokratik olmama, devletli hale gelme anlamına gelir, ki liberal demokrasi de bu eleştirinin elbette muhatabıdır. Dolayısıyla bu eleştiri, diktatörlük kavramının çevresine üşüşen liberal “demokrasi” havarilerinin değil, komünün eleştirisinin muhatabıdır. Bir uzlaşmazlığın adı olan demokratik paradigma, proletarya diktatörlüğüne dönük liberal eleştiriyle aynı yerde konumlandırılamaz.
Komünün okuması içerisinde demokrasi, belirli bir zorlamanın, bizim örneğimizde ezilenlerin egemenleri zorlamasının adıdır zaten. Demek ki demokrasi, nazarımızda, acil durumlarda askıya alınması gereken geniş bir taviz, bir aldatma hamlesi, bir batılılaşma-uygarlık göstergesi değildir. Tam da plebyen anlamda demokrasi, asla uygarlaşmayacak olan demokratik toplumun kendisini siyaset sahnesi içerisinde sürekli temsilidir. Bu, mutatis mutandis proletaryanın kendi tikel adı altında farklılıkların burjuva topluma karşı mücadelesinin sürekliliğidir. Yeter ki proletarya, dar ekonomik, tarihselci, özneli ve erekli bir okumaya indirgenmesin.
Bu benzetmeyi, bir uzlaşmazlık siyasetinin çağrısı olarak ele almanın ortaya çıkaracağı ortaklıklar üzerinden yapıyoruz elbette. Ve aynı zamanda bir şeyin daha altını çizmek için; Marksizme dönük eleştiri, liberal eleştiriden değil, aksine radikal eleştiriden yola çıkmalıdır. Yani, tam da 20. Yüzyıl deneyimlerinin tıkandığı noktadan, devleti ele geçirmenin tüm siyasalı devlete indirgediği kriz anından kurtulmak için düşünmek gerekir. Ancak krizin ve çöküşün ölçeği düşünüldüğünde, cevapların ve tartışmanın henüz adımlama aşamasında olduğunu, bu adımların ilerlemesinin hala zamana ihtiyacı olduğunu da akılda tutarak.
Bu bir yandan da Öcalan’ı yorumlamayı, yalnızca O’nun metinlerinin özetlemenin yahut bazı noktalar üzerinden pedagojik bir müdahaleye girişmenin ötesine geçmek demektir. Zira, sadece metinlerde işaret edilen isimler üzerinden kavramların açıklanmaya çalışılması, tam da bu kavramların Öcalan’ın kullanımında oluşturduğu farkların silinmesi anlamına gelir. En kaba haliyle liberalizm tandanslı diktatörlük eleştirisinde kendisini gösteren bu eğilim, geniş anlamda okumayı zorlaştırmaktadır.
Sonuç Yerine
Bu kısa metinde hedeflenen tartışma, esasen Öcalan’ın metni üzerinde yoğunlaşan iki yönlü basmakalıp yorumları aşmaya dönük bir çağrının ortaya konmasıdır. Bunun bir yolu, tartışmanın bugünkü koşullarını oluşturan tarih-öncesine dair bir özet sunmaktır. Zira kolaycı bir yol olarak yalnızca Marx’ı tekrar tekrar refere etmek henüz bir sonuç kazandırmamıştır.
Bununla birlikte Marksizm açısından söylenmesi gereken daha çok şey olduğu aşikardır. Marksizmin bilim olma iddiası, bugünlerde ciddiyetle yinelenmese de önemli bir iddia olacaksa Marx’ın metinlerinde daralıp kalmış bir biçimde kalmamalıdır. Basitçe sınıflar yerinde duruyor dolayısıyla Marksizm hala geçerli diyen anlayış, bilgi nesnesinin mevcudiyetiyle bilimin mevcudiyetini eşitleyen hatalı bir anlayıştır. Halbuki bilme nesnesiyle bilme arasındaki ilişki yalnızca nesnenin dönüşümüyle ilişkili değildir. Tam da bilme nesnesi üzerindeki işlemi sırasında bilme dönüşüme uğrar, kurucularını aşar, yenilenir. Diğer bir deyişle, bir bilmenin kuruluş koşullarına sıkışıp kalan her türden bilme pratiği, dogmatikleşir ve yenilenmeye kapalı hale gelir. Bu anlamda bu muhafazakâr okumayı tartışmanın içine çekmek imkansızdır.
Bir diğer yandan, her türden tartışma açısından tartışmanın kavramları, kendi konjonktürü içinde okunmalıdır. Bu konjonktür, bir pratik-politik önder söz konusu olduğundan en azından siyasal, iç-ideolojik ve teorik konjonktürün etkisi altındadır. Yani, bir politik önder, kendi içinde bulunduğu siyasal konjonktürü, buna dair müdahalesini ve konumunu gözeterek kavramlarını seçer. İç-ideolojik konjonktür ise, inşa edilegelen ideolojik projenin belirli bir tutarlılık etkisi içerisinde düşünülmesi için kritiktir. Zira bir politik önderin ideolojik bütünlüğü hedeflemesi kadar olağan bir şey yoktur. Ancak teorik konjonktür, bunlardan farklı olarak kavramların belirli bir teorik bütünlük yahut bütünlük-etkisini tarif eder.
Diğer bir ifadeyle Öcalan’ı okuma girişimi, onun kullandığı kavramların başkaca metinlerdeki anlamları yahut sözlük anlamları üzerinden anlaşılması mümkün olmayan bir girişimdir. Bu her türden okumanın açık bir ön koşuludur. Açık ifadesiyle, proletarya diktatörlüğü kavramı Lenin’de farklı, Blanqui’de farklı anlamlara gelir. Bir adım daha ileri giderek şu söylenebilir, hiçbir teorik okuma, bir kavram setindeki kavramların sökülerek incelenmesi yoluyla gerçekleştirilemez.
Sonuç olarak komün kavramıyla ruhu çağırılan şey, bir uzlaşmazlık siyasetinin uzun süreli varlığıdır. Bu, teleolojik bir tarih okumasına dayalı olan ve siyasalı devlet içinden kuran özgürleşme siyasetlerinin eleştirisine dayanan bir tarzda mevcut olan özgürleşme siyasetlerinin eleştirisiyle bir yol açma girişimidir. Hatırlatmak gerekir ki bu tartışmaların hiç birisi tamamıyla yeni değil, özgürleşme siyasetlerinin geleneğine içkin tartışmalardır. Dolayısıyla Öcalan’ı anlamak ve anlatmak isteyen her okuma, geleneğin bu kadim tartışmasını, en azından liberal eleştiriden daha muteber tutmalıdır.
Yayın Tarihi: 14/07/2025