Marksizm’i aşmak, KÖH’ün doğuş tartışmasında içinde bulunduğu belirli bir tip Marksizm’le ilişkilerini yeniden-düzenlemesi ve onun sorunsalının dışında konumlanması anlamına gelir. Bu, sosyalizmi terk etmek değil, aksine sosyalizm tartışmasını başkaca kavramlar içerisinden yeniden sahiplenmek için üretilmiş ısrarlı bir müdahalenin sonucudur.

Öcalan ve Marksizm ilişkisi üzerine düşünmeye çalıştığımız bir önceki yazıyı(1) bu konuda eleştiriler içeren birçok yazı da takip etti. Bu yazıların varlığı elbette daha geniş bir tartışmanın, Demokratik Toplum Manifestosu’nda bazı açılardan geliştirilen ve bazı açılardan da tekrar altı çizilen eleştiriler ve yeniden düşünme girişimlerinin tetikleyici etkisiyle genişledi (2). Ancak her dikkatli okurun anlayacağı üzere, özellikle eleştirel yorumlar “aşma” kavramı üzerine odaklanarak tartışmayı tercih etti. Bu haklı yoğunlaşma, esasen önceki yazıda adı anılmasa da çağırılan aşma kavramı üzerine yeniden düşünme girişimi için bir zemin olarak değerlendirebilir.
Kavramın kullanıldığı bağlamı hatırlatmanın, bu minvalde ifade edilen şeyi tekrar etmenin bir anlamı varsa da aşma kavramının önümüze açabileceği bir teorik alan lehine bundan vazgeçebiliriz. Bu kavramla kastedilen şeyin ne olduğuyla zaten tartışmanın tarafları ilgilenmiyor, daha ziyade bu vurucu etki altında Öcalan ve Marksizm ilişkisi üzerine yorumlar yapılıyor. Dolayısıyla bir teorik müdahale, tam da kavramın yerleştiği bağlam içinde anlamlı olacaktır. Yani soruyu, “aşma nedir?”, “aşılmış olan nedir?” soruları çerçevesine yerleştirmek gerekmektedir.
Artık Marksizm önemli bir öncül, mücadeleler tarihinin önemli bir parçasıysa da onun siyasal stratejisinin sorunsalları ve KÖH’ün önüne getirdiği düşünsel kriz, onun içinde değil, dışında pozisyon almayı gerektirir.
Marksizm’le karşılaşma
Aşma, önsel olarak bir karşılaşma ve münasebeti ifade eder. Yani bir şeyin aşılması, o şeyle olan ilişki içindeki bir dönüşümü ifade eder. Bu, her anlamıyla bir küçümseme yahut önemini inkâr etmeyi değil, aksine, o ana kadar mevcut olan ilişkinin farklı bir tarzda düşünülmesini ifade eder. Dolayısıyla her şeyi yerli yerine oturtmak için aşma, zaten mevcut olan bir ilişki üzerinden düşünülebilir. Bu ilişki ise, herhangi bir tarihi olmayan iki okumadan birinin diğeri karşısındaki mukayeseli üstünlüğünü değil, tam da kendi siyasal pratiği içinde bir siyasal stratejiyle karşılaşan bir okumayı merkeze alır.
Diğer bir ifadeyle, aşma kavramı, somut olarak belirli bir tip Marksizm’le karşılaşan Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin (KÖH), onunla kurduğu ilişkideki dönüşümü tarif eden bir kavramdır. Ama daha da özele doğru gideceksek bu, KÖH’ün kendi konjonktüründeki Marksizm’e içkin, onun krizleriyle tartışan okuması içinden bir pratiği tarif eder. Dolayısıyla aşma, belirli bir tip Marksizm tartışması içinde başlayan, kendi konjonktürünün de etkisiyle düşünülen, ancak Marksizmin evrenselleşen kriziyle de örtüşen bir tartışmayı işaret etmektedir.
Öyle ki, Demokratik Uygarlık Savunması’nın 5. cildinde bu kriz şöyle ifade edilir: “Muğlaklığa iki katlı olarak düşmüş bulunuyoruz: Birincisi, reel sosyalizmin tek partili ulus-devletçi modelini esas almamız; ikincisi, Türkiye Cumhuriyeti adı altındaki iktidar kurgulanmasının Kürt inkârına dayalı karmaşık ve köreltici yapısı” (3). PKK’nin kuruluşundaki muğlaklık içerisinde düşünülen bu bunalım tartışması, okurların fazlasıyla aşina olacağı, ilerlemecilik, devlete yaslanan sosyalizm, ulus devlet, pozitivizm, kadın özgürlüğünü esas almama gibi eleştiriler içerisinde düşünülür. Buradan bakıldığında bu eleştiri, yine kendi konjonktürü içinde yerli yerine oturtulur.

Elbette bununla beraber, 20. yüzyıl Marksizm’inin, ama adıyla anarsak -ki sanıyoruz ki dönemin devrimci hareketinin Marksizm-Leninizm’den başka Marksizm tanımadığı bir vakıadır-, Marksizm-Leninizm’in stratejisinin krizinin de patlayıcı bir etkisi olmuştur. Zira Bir Halkı Savunmak’ta Öcalan, yaşayan sosyalizmin çöküşü ile kendi teorik açılımı arasında açık bir bağlantı kurmaktadır. “1989'da reel sosyalizmin çözülüşü, sanıldığının aksine kapitalizmin lehine değil aleyhine bir gelişme oldu. Bu, sistemin en temel halkalarından birinin kopması anlamına geliyordu. Soğuk Savaş’la kendi kitlesini tutan, reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketleriyle de dünyanın diğer halk yığınlarını adeta oyalayan sistem çökmüştü. Bunun sonucunda devlet-merkezli toplumsallık fikrinden ilk defa dünya çapında bir soğuma, çözüm aracı olmayacağına dair köklü kanılar doğdu” (4).
Dolayısıyla, iç içe geçen iki krizin, birincisi PKK’nin kendi konjonktüründe karşılaştığı ve alımladığı Marksizm çerçevesinin, ikincisi ise giderek genişleyen ve her zaman özgün yorumları da içeren devletin ele geçirilmesine dayalı egemen siyasal strateji olarak Marksizmin krizinin örtüştüğü bir konjonktürde tartışmaya aşma kavramı dahil oldu. Bu kavram Öcalan’ın Marksizm’le yürütegeldiği iç tartışmasının, Savunmalar özelinde kristalleşmesini ifade eden bir yer tuttu.
Aslında aşma kavramının işlev kazandığı temel tartışma devlet-iktidar-devrim üçgeninde genişleyen bir okuma tarzıydı. Bu anlamda hem Marksizm’e dönük eleştirel külliyattan hem de kendi tecrübesinden doğru KÖH, eleştirilerini ortaya koydu, genişletti ve bugün hala sürdürüyor. Dikkatli okur Bir Halkı Savunmak’tan Manifesto’ya olan bu eleştirel sürekliliği elbette görecektir. Elbette aşma kavramı, yalnızca eleştirel bir sahiplenmeyi işaret etmez. Bilindiği üzere Marksizmin krizi tartışması ve yukarıda anılan tartışmalar Marksizmin içinde de yapıldı. Ancak aşma kavramı bir pozisyonu işaret eder: Artık Marksizm önemli bir öncül, mücadeleler tarihinin önemli bir parçasıysa da onun siyasal stratejisinin sorunsalları ve KÖH’ün önüne getirdiği düşünsel kriz, onun içinde değil, dışında pozisyon almayı gerektirir.
Tam da komün kavramıyla devletin karşısına çıkartılan şey, devletin karşısında kendini siyasal olarak konumlandıran toplamın siyasallığıdır. Yani, sınıf indirgemeci yaklaşımdan keskin hatlarla ayrılan yeni bir okuma ortaya konmaktadır.
Aşarak var olmak
Savunmalar boyunca Marksizm’den mülhem ulusal kurtuluşun yapısal ve konjonktürel sınırları, dramatik ifadelerle çeşitli sorunlarda kendisine yer buldu. Bu sınırlar özellikle iktidarlaşma tartışmasıyla başlayan ve devlet iktidarına yaslanarak toplumu dönüştürme stratejisi olarak bedenlenen stratejiydi. Görüleceği üzere bu iktidarlaşma tartışması, sınıf diktatörlüğünün bir parti diktatörlüğü olarak yorumlanmasını da odağına almıştı.
“PKK’deki bunalımın temelinde otorite olma ve iktidarlaşmanın çarpık, yoz ve düşürücü biçimlerinin gelişmesi yatar. Yaşanan iktidarlaşma hastalığıdır. Reel sosyalizmde de yoğunca yaşanan bir hastalıktır bu. (…) Kültürel etkinin olumsuz biçimlerinin üstesinden gelmek için ideolojik ve politik partiye gereksinim duyuluyordu. Fakat partinin kendisi reel sosyalizmde sınırsız otorite ve iktidar kaynağına dönüştü. Ulus-devlet modeli en çok partileşme yoluyla kendini üretiyordu. Ulus-devletlerde partiler, ulus-devlet iktidarını ele geçirmenin veya aynı iktidarı topluma taşırma ve meşrulaştırmanın aracı olarak rol oynadılar. Reel sosyalizm bu anlayışın en çok uygulandığı ve tekleştirildiği sistem oldu. Tek partili sistem olmak, parti devleti olmak demekti. Reel sosyalizmin sonunu getiren işte bu parti devleti olma anlayışıydı” (5).
Bu ikili bir sorun yarattı, öncelikle bir siyasal strateji olarak, partinin devleti ele geçirerek devlete dönüşmesine dayanan ulusal kurtuluş stratejisinde bir krize yol açtı. Bununla el ele bir biçimde ise özgürleşme siyasetinin karşı karşıya kalmaktan kaçamayacağı bir başka soruna yol açtı: Devlet iktidarını ele geçirmeye ilerleyen 20. yüzyıl stratejisinin kavramları, bir yenilenme tartışmasına alan açmıyordu.

Bu noktada aşma, tam da bu siyasal stratejinin, adıyla anacaksak Marksizm-Leninizm’in siyasal sorunsalının dışında konumlanmak anlamına geldi. Böylelikle, bu stratejinin ürettiği çıkmazlar, limitler ve belirli bir pratik kısır döngü aşılmış oldu. Onun yerine, yeni bir kavram seti seferber edildi ve bu tartışma hem Marksizmin krizinden doğru Marksizmin içinden tartışan gelenekle hem de Marksizm’in dışından Marksizm’i eleştiren gelenekle buluşmanın önünü açtı.
Ancak, belirtmek gerekir ki bu tartışma, hiç de resmedildiği gibi “sınıfların ortadan kalktığı” bir bağlamda kültüralist bir siyasal strateji üretmek için yapılmadı. Aksine, sınıf kavramına dayanan siyasi stratejinin birçok eksiği ve tıkanıklığını aşmak için daha geniş anlamda bir özgürleşme siyasetinin imkanlarını düşünmek için gerekli görülen bir hamle olarak yer tuttu (6). Diğer bir deyişle, sınıfı merkezi kategori olarak oturtan belirli bir tip okuma, onun siyasal temsilini de dışlayıcı bir öncü parti siyasetinden okudu. Bu hem sınıfı hem de siyasalı önceden verili kabul eden bir stratejiye mahal veren bir okuma üretti. Ancak siyasala önceden verili ayrıcalıklı konumlar olmadığı, siyasalın da ancak buraya dair müdahaleler içinden düşünülebileceği bir zemine hareket edilmeye çalışıldı. Zira çokça iddia edildiği gibi ne radikal demokrasi ne de demokratik toplum bir uzlaşı siyasetine değil aksine uzlaşmazlığın indirgenemezliğine ilerlemek için tartışmanın merkezine yerleşti. Bu, son olarak Manifesto’da tekrar öne çıkarılan komün kavramı içinden ortaya kondu (7). Dahası, devlete karşı komün tartışması, sınıfların var olmadığı bir düzlemi değil, aksine sınıfı, komünün içinde devlete karşı düşünen bir bağlamı öne çıkartmıştı.
Ancak şu ayrımı hatırlatmak gerekir; sınıfı, siyasala verili özne olarak müdahale etme ayrıcalığına sahip bir toplam olarak düşünmek, elbette ki bu tartışmanın içinde yer etmez. Tam da komün kavramıyla devletin karşısına çıkartılan şey, devletin karşısında kendini siyasal olarak konumlandıran toplamın siyasallığıdır. Yani, sınıf indirgemeci yaklaşımdan keskin hatlarla ayrılan yeni bir okuma ortaya konmaktadır.
Yine de aşmak, tam da yukarıda anıldığı üzere tartışmanın içinde şekillendiği kavramların da terk edilmesi ve yeni bir çerçeve içinden başka kavramlarla konuşulması demektir. Yani, sosyalizm tartışmasını aşarak üstlenmek, tam da eski kavramların artık eski yerlerinde kullanılmadığı yeni bir kavramsal çerçeve için harekete geçmek demektir. Ancak, daha önce de belirtildiği üzere bu teorik kavramsal çerçeve önden verili olmadığından, Marksizm’e dönük eleştiriler ve münasebet içerisinden üretilmektedir.
Dolayısıyla Marksizm’i aşmak, KÖH’ün doğuş tartışmasında içinde bulunduğu belirli bir tip Marksizm’le ilişkilerini yeniden-düzenlemesi ve onun sorunsalının dışında konumlanması anlamına gelir. Bu, sosyalizmi terk etmek değil, aksine sosyalizm tartışmasını başkaca kavramlar içerisinden yeniden sahiplenmek için üretilmiş ısrarlı bir müdahalenin sonucudur.
Eğer tarih iki unsurun sürekli başka belirlenimler altında karşılaşması değilse, her kaos aralığında birden fazla unsurun bir araya geldiği ve dağıldığı olumsallıklar mevcutsa, demek ki devlet ve komün, bir tarih yazımının kavramları olarak devreye girmektedir.
Aşmanın sorumlulukları
Esasen Marksizm’i aşmak iddiası, en azından yukarıda çizmeye çalıştığımız anlamıyla belirli bir siyasal stratejinin sorunsalının dışında konumlanmak ve bir zihniyet değişikliği iddiası olarak önümüze doğrudan başka bir soruyu getirir: Belirli bir kavram seti önden verili olmadığı müddetçe -ki hiç olmaz-, aşma tartışmasını nasıl bir süreklilik içerisinden okuyabiliriz? Diğer bir ifadeyle yeni seferber edilen kavram setinin, eskinin eleştirisi yönünden negatif bir gücü varsa da pozitif bir teorik kuruculuk ancak bu kavramların tarihleri üzerine çalışmak, bağlaşımlarını ortaya çıkarmak ve kavram seti haline getirmekle mümkündür. Burada yalnızca iki kavramın birbiriyle ilişkisi üzerinden inceleyeceğimiz bu tartışma özünde çok daha yoğun bir emek isteyen geniş bir çalışmayı gerekli kılmaktadır.
Örneğin, ilerlemeciliğin karşısına bir alternatif olarak çıkan kaos aralığı kavramı(8), lineer ve belirli bir yönde akışına dayalı bir tarih okumasının eleştirisinde konumlanmaktadır. Yani tarihin önden belirlediği bir akış ve bu akışı yürütmek için atadığı önden verili özneler mevcut değildir bu okumada. Zira her kaos aralığı bir yöne doğru hareket eden bir krizi değil, çeşitli gerçekleşme ihtimallerinin ortaya çıkışını tartışır. Yine buradan yola çıkan kaos aralığı kavramı olumsal(9) bir yaklaşımın tarih okumasının içerisine yerleştirilmesi hamlesinin kritik bir kavramıdır. Bu kavram(10) hem kriz kavramından hem de geçiş kavramından farklı olarak belirli bir konjonktürün unsurlarının sürtüşmelerinden ve yapının bir arada tutucu etkisinin zayıflamasından yola çıkar. Böylelikle tarih, iki unsurun sürekli aynı tarzda karşılaşmasından farklı olarak, olumsallıklar içerisinden okunur. Yani, tarih, yalnızca iki unsurun değil, çoklu unsurların çeşitli tarzlarda karşılaşmaları ve münasebet kurmaları içerisinden düşünülür. Bu okuma özellikle her tartışmada demokratik uygarlık kavramının yere, tarihe ve bağlama göre genişlemesinde kendisini gösterir. Ancak bu haliyle okuma bize bir başka soruyu sordurtur: Madem iki en genelleştirilmiş anlatı versiyonları dışında tarihte iki unsurun sürekli karşılaşması mevcut değilse, Manifesto’da defaatle vurgulanan devletle komünün çelişkisini nasıl yorumlayabiliriz?

Eğer tarih iki unsurun sürekli başka belirlenimler altında karşılaşması değilse, her kaos aralığında birden fazla unsurun bir araya geldiği ve dağıldığı olumsallıklar mevcutsa, demek ki devlet ve komün, bir tarih yazımının kavramları olarak devreye girmektedir. Bu tarih yazımı, doğal olarak mevcut siyasal konjonktürün ve ihtiyaçların belirlenimi altında, bugünden geriye doğru düşünülür.
Ancak diğer taraftan komün, her zaman zorunlu olarak devrimin, uzlaşmazlığın bir kavramı olarak ortaya çıkmaz (11). Hatta komün, bir “form” olarak burjuva cumhuriyetlerin temelinde, onların kurucu unsuru olarak da işlev kazanabilir. Dolayısıyla komün, bir kavram olarak önden-verili bir ayrım çizmez. Ancak komünü devletin karşısına yerleştiren müdahale, bu kavramın ayrımlar üretmesine yol açmak için yapılabilir. Dolayısıyla bu müdahale, komünün soy-kütüğünde ayrımlar üretmeyi, onun tarihinin ayrımlarını sormayı gerektirir. Manifesto metninde yapılan müdahale, başkaca kavramlara yapılan müdahaleler gibi, kavramların olduğu gibi alımlanmasını değil, o kavramların siyasal strateji içerisindeki ayrımlarla birlikte edinilmesinin bir örneğidir. Başka bir deyişle, Manifesto metninin ele aldığı komün, zaten yönetilemez olanı, devlete içerilemeyecek olanı, siyaset lehine terkedilemeyecek olanı işaret eder. Yani önden verili bir ayrımı değil, kendi tartışması içinde ayrımını getirir. Dolayısıyla yalnızca komün kavramının en genel bilinirliği içinden değil, Manifesto’nun müdahale ettiği yerden komün kavramının içeriklendirilmesi gerekir.
Özgürleşme siyasetinin içinde bulunduğu kriz, bu krize yol açan kavram setleri ve zihniyet üzerinden ele alındığında, aşma kavramı Marksizm(ler) tartışması özelinde bir dönüş noktasına işaret eder. Bu, eski düşünme biçiminin, onun alışkanlıklarının terk edilmesi ve yeni bir kavramsallaştırma çabasının ortaya konmasıdır.
Sonuç
Sonuç olarak aşma tartışması eğer belirli bir siyasal stratejinin kavram setinin ve krizinin dışında düşünmek, onun dışına yerleşmek olarak ele alınacaksa elbette kastedilen budur. Özgürleşme siyasetinin içinde bulunduğu kriz, bu krize yol açan kavram setleri ve zihniyet üzerinden ele alındığında, aşma kavramı Marksizm(ler) tartışması özelinde bir dönüş noktasına işaret eder. Bu, eski düşünme biçiminin, onun alışkanlıklarının terk edilmesi ve yeni bir kavramsallaştırma çabasının ortaya konmasıdır. Diğer bir deyişle aşmak, tartışmayı tamamen kenara bırakmak, onu küçümsemek anlamına gelmez. Yine dikkatli okur hem Savunmalar’da hem de Manifesto’da bunu açık şekilde görecektir. Ancak, tam da bu noktada aşmak, özgürleşme siyaseti ve sosyalizm lehine, belirli bir tıkanma yaşayan bir stratejinin örüntüsünün dışından düşünmeye başlamaktır.
Ancak bunun anlaşılması için, aşma pratiğinin muhatabı olan nesneyi tanımak gerekir. Bu nesne, belirli bir dönemin Marksizm’i edinme tarzıdır. Evrensel-genel tek bir Marksizm olmadığından, her siyaset Marksizm’le belirli bir konjonktürde ilişki kurarak onu edindiğinden, bu tartışma “Marx’ın yanlış yorumlanması” gibi basit eleştiriler içerisinden anlaşılamaz.
Bununla birlikte aşmak, aynı anlama gelmek üzere başka bir kavram setini hem kendi tutarlılığı içinde ilişkiye geçirmek hem de bu kavramların soy-kütüklerine dair belirli bir tartışmayı örgütlemek anlamına gelir. Yani, daha yalın bir ifadeyle bir kavram setinin terkedilmesi ve onun eleştirilmesi negatif adımını, yeni kavram setinin inşası ve bu kavramlar arasındaki ilişkiselliklerin kurulması takip etmelidir. Bu hem aşmayı süreklileştirmenin hem de tartışmayı iki anlayışın zıtlıkları üzerinden gelişen yanlış anlamalarla dolu kısır döngüyü aşmanın yoludur.
Dipnotlar
(1) https://www.politikart.net/yazi/ocalan-marksizmin-krizi-ve-bir-tartsma-icin-notlar
(2) Burada ilgilisi için iyi bir arşiv mevcut: https://serdargunes.wordpress.com/2025/06/12/abdullah-ocalanin-perspektif-metni-tartismalar-arsivi/
(3) Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5. Cilt, s. 291
(4) Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, s. 92
(5) Demokratik Uygarlık Savunması, aynı yerde
(6) Burada mevcut tartışma, temelde sınıfı bir veri olarak Kabul eden ve onun temsilini ve öncülüğünü tek partinin üstlendiği bir dönüşüm stratejisidir elbette. Burada kopulan konumlanma çoklu olduğundan yalnızca daha önce betimleyici düzeyde yapılmış bir tartışmayı şimdilik sunabiliriz. Ancak elbette bunun dışında çok daha geniş anlamda bu tartışma yapılmıştır. https://politikart.net/yazi/snf-ve-kimlik-soylemleri-uzerine
(7) https://www.lekolin.org/demokratik-toplum-manifestosu-ve-yeni-donem-perspektifi-1/
(8) Bir Halkı Savunmak, s. 94-95
(9) Burada olumsallık doğrudan zorunluluğun karşıtı olarak değil, ancak bütün okumayı tarihsel olarak verilen ödevler ve bunların gerçekleştirilmesi içinden okuyan tarih anlayışının karşısında konumlanmaktadır. Zira, görevlerin önceden verili olduğu ve öznelerin halihazırda belirli olduğu okuma, ya mutlak anlamda siyasetsizliğe yol açan bir nedensellik düşünür ya da siyasete alan açmak için “determinizm” karşısında “volantarizme”, iradeciliğe zemin sağlar. Zira hem özne hem ödev önden veriliyse, ya bu görev yerine zaten getirilecektir ya da özne tarafından getirilmesi gerekir. Yine bu okuma, tarihin holistik ve merkezi bir referans noktasına sahip olduğu bir anlayışa yol açar, her şey bu merkezi referans için şekillenmektedir. Ancak, verili yapının unsurlarının özgün tarihleri, karşılaşmaları, dağılmaları ve süreksizlikleri bu okuma içinden görülemez. Dolayısıyla olumsallık, zorunlu hale gelişleri okumak için ve bu zorunlu hale gelişlerden türeyen karşılaşma alanlarını düşünmek için bir kaldıraç işlevi görebilir. Ancak Türkçede alışılagelen bazı dikotomiler ve çevirilerden doğru oluşan muğlaklıklar sebebiyle bu kavramların kullanıldığında ayakları üstüne oturtulması gerekir.
(10) “Kaos aralığı olgular dünyasında yeni biçim, tür, yapılanma benzeri değişimler için gerekli olan karmaşayı ifade eder. Bir olgudaki çelişik yönler artık birbirleriyle ilişkiyi, mevcut yapılanmayı sürdüremez duruma düşmüşlerdir. Biçim özü koruyamamaktadır; yetersiz, dar, tahripkar olmaktadır.” Age, S. 95
(12) Jasper Bernes, The Future of Revolution, s. 35-36
Yayın Tarihi: 18/09/2025