Kürt Özgürlük Hareketi, gayet açık bir biçimde, ulusal kurtuluşçu bir çizgideyken de ezilen ulusu homojen bir birim olarak okumuyordu. Paradigma değişiminden sonra da KÖH yine demokratik ulus diyerek homojen ulus tasavvurunun dışından bir yerden konuşmaya devam etti. KÖH demokratik ulus derken politikleşmiş ve kendi hakkını arayan ulusu tanımlıyordu.

Kürt Özgürlük Hareketi hem tarih sahnesine ilk çıktığı 1970’ler ve pratik faaliyetini yazılı metin olarak kamuoyuna sunduğu 1978 tarihinde de, yani ulusal kurtuluşçu paradigma içinden siyaset sahnesinde yerini aldığı dönemde de Kürt ulusunun tarihsel olarak ezilme durumuna işaret etmekle birlikte diğer Kürt hareketlerinden farklı olarak Kürtlüğü, ezileni verili durumu içinden edinerek kendinde bir olumlamanın konusu haline getirmemiştir. Tıpkı ulusal kurtuluşçuluğun sınır figürleri olan Fanon ve Cabral gibi ulusu kendinde bir olumlamanın konusu yapmayarak ezilen ulusu, özelinde ezilen ulusun ferdi olan Kürt’ü, siyasal bir işlem içinden, ezme durumuna isyan eden ve ezme durumuna boyun eğen Kürt olarak ayrıştırma işlemine girişmiştir. Bunu çeşitli kavramlar aracılığıyla yapmıştır. Sömürgeciliğe isyan etmeyip kendi durumunu değiştirmek adına politik aksiyom sergilemeyen Kürt’e düşürülmüş kişilik ya da köle diyerek aslolanın siyasal mücadele olduğunu vurgulamıştır. Çoğunlukla bu ifadeler kendisiyle zamandaş diğer Kürt siyasal örgütlenmeleri tarafından Kürtlüğü aşağılamak olarak nitelendirilse de yapılan şey bambaşkadır.
Kuruluş bildirgesinde şehit yoldaşları için “köle bir halkın saflarına ilk direniş tohumlarını saçan” ifadesi de bu ayrımın bir başka dile gelişidir. Burada bırakalım Kürt ulusunu aşağılamayı, ezilmiş bir halkın mevcut durumunu (köleleşme, düşürülme) betimleyen bir gerçekliğin en yalın haliyle dile gelişi söz konusudur. Ve böylelikle politik olanın mevcut konumların olumlanması olmadığını tam da verili, sabit addedilen konumların değiştirilmesiyle edinileceğini gören bir kavrayış söz konusudur.
Ezcümle KÖH, ezilenin verili konumunu onaylayan her türlü ezilenciliğe, kendinde ezilen övgüsüne düşmeyerek ve bu okumaya mesafe koyarak sadece dönemin diğer Kürt örgütlerinden ayrışmamış, aynı zamanda bu tartışmayı ve tartışma içinde alınan pozisyonu Batı cephesine ve Türkiye Solu’na teşmil ettirdiğimizde Türkiye Marksist solu içinde, bilhassa 12 Mart yenilgisinden sonra peyda olan sınıf indirgemeciliğin kendinde sınıf anlayışından, ücretli emeği kendinde olumlayan ve ücretli emekçiyi süblime eden anlayışlardan da kopmuştur.
Özetle sınıf mücadelesi de, sınıf mücadelesinin ötekisi olmayan, bizzat onun belirlenimi altındaki ezilen ulus mücadelesi de aynı koşullara (ulusal baskı, üretim süreci) maruz kalanların mücadele dışı, koşullarının doğal sonucu olarak edineceği a priori bir kimlik değildir.
Sınıflı toplumdaki her türlü mücadeleyi üst belirleyen (sınıfsal, ulusal, dinsel, mezhepsel) sınıf mücadelesi verili konumlar içinden edinilen ya da baskı ve sömürüye maruz kalanların siyasal pozisyonlarına bakılmayarak onları konumları üzerinden eşitleyen bir işlem değil, mücadelenin her kertesinde mücadele eden ile etmeyeni ayrıştıran bir politik öznelliğin teorisidir.
Nitekim KÖH Kürdistan Devriminin Yolu Manifestosu’nda şu saptamalarda bulunur.
“Kapitalist sömürgeciliğin gelişmesiyle uluslaşmak için objektif şartların ortaya çıkması, “kapitalizm uluslaştırıyor” diye yorumlanamaz. Yolların açılması, pazarın gelişmesi, modern sınıfların doğması objektif olgulardır. Bu temelde, uluslaşma da gelişebilir, ulusal yok olma da. Ülkenin yurtsever güçleri, bu objektif temeller üzerinde geliştirecekleri ulusal kurtuluş mücadelesi süreci içinde, toprağı, dili, kültürü, ekonomiyi kurtararak yeni bir ulus yaratabilecekleri, yani uluslaşmayı sağlayabilecekleri gibi; sömürgeci güçler de, halkın dilini, kültürünü yok edip, topraklarını kendi ulusal yayılma alanı haline getirip, ekonomik kaynaklarını kurutarak, o halkın ulus olmasını önleyebilirler. Bu, bir güç ve örgütlenme meselesidir. Durgun, kendiliğinden, mücadelesiz uluslaşacağını söyleyenler, sömürgeciliğin uşaklarıdırlar. Hiçbir sömürge halk, mücadelesiz, durduğu yerde uluslaşmamıştır.” [1]
Buradaki işlem görüldüğü üzere ezilene, sömürülene bir de biz vuralım değil, kopuş momentini sunan bir alternatif siyasallığın (bir güç ve örgütlenme meselesi olarak siyasallığın) adres gösterilmesidir. Bu ekonomizm dışı siyasal okuma sadece Kürt ulusunun mücadelesine dair değil genel bir mücadele perspektifi olarak okunmalıdır. Bir Martinikli, Cezayirli ya da Gine’li için de ulusal boyunduruğa maruz kalmak tek başına kendinde bir siyasallık sunmaz. Onu esaret altında tutan koşulları ve bunu yeniden üreten ilişkileri karşısına almayan bir siyasallık söz konusu olamaz. Aynı tartışmayı belirli bir Marksizmin temel analiz kategorisi olan işçi sınıfı açısından düşünecek olursak işçilerin üretim sürecindeki konumları onların ücretli emek dünyasından kopuşlarının garantörü değildir. Siyasallık işçi sınıfının üretim araçlarına yakınlığı içinden de çıkarsanamaz. Şayet onun kendini bir diğer hükmeden sınıf olarak örgütlemesi yolundaki yapısal imkansızlığından (üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmama) bahsediliyor ise, bu da bir siyasallık oluşturmak açısından yeterli değildir. İşçi sınıfının siyasallaşması, onu ekonomik bir özne (ücretli) olarak kodlayan sistemin kimliklendirilmesinden farklı olarak, özgür emeğini zorunlu olarak satmak zorunda kalan bir sınıfa ait hissetmesiyle, akabinde ise varoluş konumunun sermaye ile uzlaşmadığını fark edip bunu değiştirmek adına mücadele yürütmesiyle mümkündür. Ezcümle işçi sınıfının politikleşmesi kendini mevcut sistemin ezdiği bir sınıfa ait hissetmesiyle sonrasında ise kendi sınıf intiharını gerçekleştirmesi ile mümkündür. Ezilen bir ulusun devrimcileşmesi de öncelikle sömürgeci sistemin kendisini yok sayma pratiğine karşı ezilen ulus kimliğinde ısrar ederek kimliklenmesi sonra egemen ulusun onu kimliklendirdiği kendi düşürülmüş ulus kimliğini yani sistemin onu kendi kimliğinden soyutlayarak yok saymasına itirazı içinden mümkündür. Yani, başka bir deyişle önce kimliklenme sonra kimliksizleşme değil, önce sistemin kimliklendirme pratiğine (ezilen sınıf, ezilen ulus, ezilen cins) karşı kimliklenme, buna koşut olarak kimliklenme pratiğinin (Kürt, kadın, işçi) özgürleşmesi mücadelesi (özgür Kürt, özgür kadın, özgür emek). Bu anlamıyla sınıf indirgemeciliğin etkisiyle unutulmaya yüz tutsa da Marksizmdeki “işçi sınıfı ya devrimcidir ya da hiç bir şeydir” ifadesinin de tartışma içindeki yeri siyasallığı işaret etmesi açısından özdeştir. Burada tartıştığımız siyasallık bağlamında arzu eden işçi sınıfının yerine ezilen ulus ya da ezilen cins de diyerek cümleyi yeniden düşünebilir. Özetle antagonizmanın verili olarak mı anlaşıldığı yoksa sürekli inşa edilmesi gereken bir politik işlem mi olduğu bahsi sadece Marksist bir ulusal harekete değil, kendini devrimci addeden bütün hareketlere (Marksist, anarşist, feminist) yöneltilebilecek ve yöneltilmesi elzem olan bir sorudur.
“Eskiden İrlanda'nın İngiltere'den ayrılmasını olanaksız diye düşünürdüm. Gerçi ayrılıktan sonra federasyon gelebilir ama, şimdi artık bu ayrılığı kaçınılmaz görüyorum. Uzun bir zaman ben, İngiliz işçi sınıfının yükselişiyle İrlanda rejiminin devrilmesinin olanaklı olabileceğini düşündüm. Sorunu daha derinden incelemem, beni, bunun tersine inandırdı. İngiliz işçi sınıfı, İrlanda'dan kurtulmadıkça, hiçbir şey başarmasına olanak yok.” Marx
Evrensellik ve yerellik tartışması bağlamında Marx’ta ve Marksizmde ulus sorunu
Ezilenlerin teorik kıtası ve kurtuluş grameri olan Marksizmin kendi gelişme sürecinde çeşitli teorik tartışma başlıklarında gerek Marx’ın kendi metinlerinde izleyeceğimiz gerekse de Marx’tan itibaren Marksistlerin metinlerinde gözlemleyebileceğimiz farklı teorik pozisyon alışlar olsa da komünistler liginde “dünyanın bütün işçileri kardeştir” şiarını, dünyanın bütün proleterleri birleşiniz diyerek değiştiren Marx’ın, hümanist evrenselliğin kozmopolitist söylemine karşı konum aldığını biliyoruz. Yine Marx’ın Hristiyan eskatolojisi ya da Burjuva aydınlanmasının evrensellik söyleminin takipçisi olmadığını, evrensellik tartışmasını proletarya enternasyonalizmi olarak dönüştürerek kendi tartışmasına kattığını biliyoruz. Fakat sanılmasın ki bu geçişler bir anda yaşanmamıştır. Marx’ın fikriyatında -sadece bu tartışma bağlamında da değil, bir dizi tartışmada- evrimler ve kopuşlar yaşanmıştır.
Fred Halliday evrensellik tartışması bağlamında “Marx, Babeuf’le başlayıp 1830'ların sosyalistlerine kadar uzanan Fransız komünizminden, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda da içsel olarak -belli hiçbir ulusa bağlılığı ya da çıkarı olmayan- uluslararası bir güç olarak emekçi sınıfı fikrini üretti.” der. [2] Yani Marx erken döneminde kendi soyutlama düzlemini sadece genellikler tartışması içinden değil, her türlü içsel bölünmeyi yok sayan bir evrensellik olarak sundu, demiş olur Halliday. Biraz daha açacak olursak, burada Marx, tarih sınıf mücadeleleri ya da üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çatışmasının tarihidir derken sınıfı, onu böldüğünü düşündüğü ulus sorunundan nötralize ederek düşünmüştür denmektedir. Nitekim kitabının ilerleyen sayfalarında Halliday; “Alman idealizminden, Marx tek bir dünya süreci, Hegelci Weltgeist fikrini aldı. Weltgeist yalnızca her türlü yer ve ulus özelliğinin ötesinde, tek, küresel bir tarih anlayışına varmakla kalmıyor, aynı zamanda insanlığı hiç olmadığı kadar büyük bir birliğe ve dünya çapında gerçekleşecek değişmelere götürüyordu: Hegel'in Weltgeist aracılığı düşüncesinin yerine, Marx yeni dünya tebaası proletaryanın aracılığını koymuştu” diyecektir. [3]
Yine Marx’tan önce Marx’ın ve Engels’in ütopik sosyalist olarak nitelendirdikleri ve eleştiri oklarının hedefi olan Saint Simon, 1814'teki yazılarında, modern bir sanayi toplumunun gelişmesinin çözümlemesini, halkların birliğinin gelişmesiyle bağlantılandırarak şöyle der: “Avrupa'nın tüm halklarının, ortak çıkarları ilgilendiren sorunların ulusal çıkarlarla ilgili sorunların önünde görüşülmesi gerektiğini düşünecekleri bir zamanın geleceğinden kuşku yoktur.” [4]

Görüldüğü gibi ulus sorunu sadece Marksizmde değil erken dönem Marksizmin bir şekilde tartışmalarını etkileyen ütopik sosyalizmde de sınıf mücadelesinin evrenselliğini bozan bir faktör olarak düşünülmüştür. Marx Babeuf’ün etkisiyle hiçbir ulusa bağlılığı olmayan emekçi sınıf fikrini üretti yargısı yazarın kendi savı olarak düşünülüp bir dayanak olarak görülemez diyenler olacaktır. Ne var ki Marx’ın 1845 tarihli Friedrich List’in Kitabı Üzerine Makale Taslağı metninde işçi sınıfını ele alırken şunları dediğini biliyoruz:
“İşçinin milliyeti ne Fransız, ne İngiliz, ne de Almandır; [onun ulusu] emektir, özgür köleliktir, kendini pazarlamaktır. Hükümeti ne Fransız ne İngiliz ne de Alman’dır; [onun hükümeti] sermayedir. Doğduğu yerin havası ne Fransız, ne Alman ne de İngilizdir; onun soluduğu hava fabrika havasıdır. Sahip olduğu toprak ne Fransız ne İngiliz ne de Alman’dır; yerin birkaç metre altıdır.” [5]
Marx’ın yukardaki ifadeleri her ne kadar işçi sınıfının mücadelesinin bir ulusal bütünlük anlatısının parçası olmadığını, evrensel olduğunu vurgulamak saikiyle kaleme alınmış olsa da ve yine işçi sınıfının kelimenin burjuva anlamıyla bir ulusu olmadığı şerhiyle beraber düşünülecek olursa da bu ifade, ezilen uluslar ve ezilen ulus emekçileri açısından tipik bir evrenselci okumadır.
İşçiler kendilerini içlerinde onları sömürenlerin olduğu bir ulus anlatısı içinde düşünemez demek, onların ailesi proleter enternasyonalizmi demek eşitsiz gelişim olgusuna ve sömürgecilik pratiğine değinmeden evrenselleştirilemez.
Bizler, idealden farklı olarak biliriz ki işçi sınıfı, ulusu olmayan (non-national), vatansız dahası cinsiyeti, ırkı, dini aidiyeti olmayan değil, gerçekte kara derili, Kürt, kadın, erkek ve alevidir. Üretim süreci dışında da çeşitli aidiyetleri vardır. Ve bu aidiyetler siyasal mücadeleyi engellemek şöyle dursun işçi sınıfının hâkim ulus şovenizme düşmesine de engel olabilir yine baş çelişmeyi yani siyasal antagonizmanın kurulduğu, oluşturulduğu zemini teşkil edebilir. Nitekim tarihin bir dizi uğrağında da siyasal sınıf mücadelesi temel çelişkiyi (emek-sermaye) baz alan evrensel bir okumanın konusu değil aksine evrensel çelişkinin içinden daima baş çelişmenin ne olduğu sorusu üzerinden yürütülmüştür.
Yani temel çelişmeyi baz alan evrenselci okuma sistemle yaşanan diğer çatışma biçimlerini yok saydığında bir epistemolojik engel vazifesi üstlenir. Bu nedenle evrenselliği (birleşin mottosunu), tikel çatışmaları örten bir öncül olarak değil, mücadele sonrasının (dağılımdan sonraki dizilimin) adı olarak düşünmek gerekir. Sadece ücretli emek değil, ezilen ulus ya da ezilen cins de kendi mücadelesini evrenselleştirebilir. Dünyanın bütün işçileri ifadesinin yanına dünyanın bütün ezilen ulusları birleşin mottosunun Marksizm repertuarına girmesi bu açıdan önemlidir.
“Marx’ın önemi bu noktada sınıf demesinden ziyade (ki sınıf kavramını malum burjuva iktisatçılar Marx’tan çok önce açığa çıkarmıştır) tarihi kapitalist toplumsal kuruluştan başlayarak geriye dönük biçimde mücadele içinden okumasıdır. Dolayısıyla soyutlama düzlemi farklı olan hareketler açısından halen bir eşsiz bir yerde duruyor Marx ve Marksizm.”
Sadece Marx’ın 1845 Tarihinde yazdıkları yukardaki sözlerinde değil, Marksizmin kurucu metinlerinden olan 1848 tarihli Komünist Manifesto’da da ulus sorunu işlenmemiştir. Hintli Marksist Prabhat Patnaik Manifesto’yu değerlendirdiği bir makalesinde “Manifesto içinde yer aldığı bağlamın, Avrupa’daki devrimci durumun damgasını taşıyordu. Hitap ettiği kitle sınırlıydı; gözünde canlandırdığı devrim saf bir devrimdi; analiz ettiği kapitalizm ise, sömürgelerin [henüz] şekillenmediği “kapalı” bir sistemdi.” [6] demektedir.
Patnaik’in okuması önemlidir. Bilhassa Marx’ın göz önünde canlandırdığı devrimi saf bir devrim olarak nitelendirerek sömürgeler sorununu atlamasına yönelik vurgusu. Sadece 1848 Devrimleri ve içinde yer aldığı bağlam da değil burjuvazinin ücretli emeği yerine göre homojenleştirdiğini, kadın-erkek, beyaz derili-kara derili, ezen ve ezilen ulus gibi bütün ayrımları kendi mantığı lehine düzlediğini biliyoruz. Fakat Marksistler bu evrenselleştirme işlemine karşı başka bir evrensellik içinden yanıt üretmemelidir. Marksistler ezilenleri kimliklerini yok sayarak ücretli emekçi altında değil, kimlikleri ile birlikte bir antagonist politika içinden düşünmelidirler. Marx’ın işçi sınıfının politik devrimcilik yaptığı bir çağda yazması ve temelde kapitalizmin işleyiş yasalarını ve eğilimlerini göstermesi, yine soyutlama düzleminin sınıf kavramını merkeze alarak çalışması neticesinde bir evrenselci okuma yaptığını biliyoruz. Marx ulus ya da ırk sorununu düşündüğünde bile bunları işçi mücadelesindeki yeri açısından değerlendirmiştir uzunca bir süre. Hatta Kapital’de “kara derili emeğin özgür olmadığı yerde beyaz derili emek özgür olamaz” derken de temel tartışması emeğin özgürleşmesi tartışmasıdır.
Bunun nedenleri üzerine kafa yormalıyız. Marx geçmişten gelerek sömürgecilik, ırksallaştırma, cinsiyetlendirme gibi sınıflaştırma pratiklerden yola çıkarak kapitalizmi keşfetmemiş, tam da özgür emeğin pazarda satın alınması ve ücretli emek haline gelmesi içinden kapitalist toplumsal kuruluşu yakalamış ve geriye dönerek, retrospektif bir biçimde, tarih sınıf mücadeleleri tarihidir demiştir. Bu nedenle Marx’ın ücretli emekçiler üzerinden düşünmesi gayet anlaşılır. Marx’ın önemi bu noktada sınıf demesinden ziyade (ki sınıf kavramını malum burjuva iktisatçılar Marx’tan çok önce açığa çıkarmıştır) tarihi kapitalist toplumsal kuruluştan başlayarak geriye dönük biçimde mücadele içinden okumasıdır. Dolayısıyla soyutlama düzlemi farklı olan hareketler açısından halen bir eşsiz bir yerde duruyor Marx ve Marksizm.
Buradan esas tartışmamıza dönecek olursak Marx’ın ulus soruna dair yaklaşımlarının farklılık arz ettiğini bilhassa kendi mektuplaşmalarından biliyoruz. Bu nedenle Marx’ın ulus sorununa bakar kör olmadığını fakat düşüncesinde değişimler olduğunu, daha doğrusu konuya özgül olarak eğilmesi ile birlikte onu diğer mücadelelere tabi kılmadan özgünlüğü içinde ele aldığını biliyoruz.
Burada Marx’ın yoldaşı Engels’e yazmış olduğu özel önem taşıyan iki mektuptan söz etmemiz gerekecek. Marx 2 Kasım 1867 tarihli ilk mektubunda şöyle der: “Eskiden İrlanda'nın İngiltere'den ayrılmasını olanaksız diye düşünürdüm. Gerçi ayrılıktan sonra federasyon gelebilir ama, şimdi artık bu ayrılığı kaçınılmaz görüyorum.” [7] İki yıl sonra yazmış olduğu 10 Aralık 1869 tarihli mektubunda işe şunları söyler: İrlanda için “enternasyonal” ve “insancıl” adalet konusundaki sözlerden -ki Enternasyonal Konsey bunları başka türlü düşünülemez konular sayar- ayrı olarak, İrlanda'yla şimdiki bağlantıdan kurtulmak İngiltere işçi sınıfının doğrudan ve mutlak çıkarınadır. Kimilerini İngiliz işçilere söyleyemeyeceğim nedenlerden ötürü, benim yürekten inancım budur. Uzun bir zaman ben, İngiliz işçi sınıfının yükselişiyle İrlanda rejiminin devrilmesinin olanaklı olabileceğini düşündüm. Bu görüşümü New York Tribune'da her zaman belirttim. Sorunu daha derinden incelemem, beni, bunun tersine inandırdı. İngiliz işçi sınıfı, İrlanda'dan kurtulmadıkça, hiçbir şey başarmasına olanak yok.”[8]
Marx’ın bu sözleriyle artık Rosa Luxemburg gibi ulusal meseleyi ele alırken “ama ya onlar milliyetçi doğrultuda örgütlenirse…” gibi rezervleri olmadığını daha açık bir biçimde görebiliyoruz. Yine Anton Pannekoek gibi ulusu basit bir “burjuva ideolojik fenomen” olarak saymadığını da biliyoruz. Marx ve Engels’in ulusal soruna dair görüşleri çok geniş bir yazının konusudur. Bu nedenle bu tartışmayı burada kısa tutup temel tartışmaya geçiyorum.

Ezilen Ulus’tan Demokratik Ulus’a:
Yerelden, tikel olanın evrenselliğine
Bir ulusun içinde farklı sınıfların olması gerekçesiyle evrenselliği koşul olarak alıp, ulusal soruna mesafelenmek (Rosa) ulus sorununun özgüllüğünü, onun mevcut sistemin ürünü olduğunu anlamamaktır. Bağlam burada ulusal baskı ya da inkardır. Ve ezilen ulusun bütün fertleri (sadece yoksul ve karkerleri değil) egemen ulus tarafından yok sayılma anlamında ulusal baskıdan mustariptir. Ve bu ulusal baskı sömürgecilik faaliyetinden, bir dünya sistemi olarak örgütlenen kapitalizmden ve onun emperyalist aşamasından, özcesi sınıflı toplumdan bağımsız değildir. Ezilen ulus içindeki farklı çıkar gruplarını ayrıştıracak faaliyet bu nedenle politik pratiktir. Ezilen ulus mücadelesine rezerv koymak adına “ama ezilen ulus da homojen değil, içinde farklı sınıflar var” denilemez. Ezilen bir ulus zaten egemen devlet aygıtına ve ezen ulusa karşı mücadele yürüttüğünde kendi içinde ayrışacaktır.
Tarihte ezilen ulusların mücadelesinin plebyen olması ve bu mücadeleyi kır yoksullarının yürütmesi bir tesadüf değildir. Yani ayrışma ve bölünme önsel değil, politik pratik içinde sağlanır. Öncelikle sömürgecilik tartışması bağlamında ulusal inkara ve baskıya maruz kalan ezilen ulus, ulusal baskıya maruz kalma anlamında düşünülür. Sonra o homojenlik de politik mücadele içinde yeni bir dağılım ve dizilime uğrar. Ezilen uluslar ve onların öncüsü ulusal kurutuluş hareketleri tarihe ezilme durumuna isyan edip etmeyenler olarak sadece tabanda bir ayrışmaya gitmemiş, aynı zamanda kendi üzerindeki ulusal baskıyı “görmeyip” ekonomik ayrıcalığını korumak adına egemen ulusun işbirlikçisi olan, ya da ezen devletle bütünleşen bazı işbirlikçi aşiretler aracılığıyla da kendi içinde ayrışmıştır. Bu nedenle baştan ulusal inkârı ve yok saymayı baskıyı dillendiren bir ulusa akıllı bir Marksist “ee… ama sizin içinizde de farklı sınıflar ya da çıkar grupları var, ezilen ulus da nihayetinde homojen değil” demez. Tartışmayı bağlamsallaştırıp önce ulusal yok sayma ve baskıyı ve ezilen ulusun fertlerin sistemle yaşadığı bu maddi çelişkiyi ya da çatışmayı edinir. Sonra ayrıştırıcı olan mücadele ve bu mücadelenin büyütülmesi üzerine kafa yorar. Özetle ayrıştırıcı olan ve ilk evrensellik (homojen ulus) anlatısını bölen, mücadele öncesi ona koşul olarak sunulan sınıf kavramı değil, geçişleri ve konumları değiştiren, sınıf-intiharlarına yol açan mücadelelerin kendisidir. Ulusu da yeniden kuran bu politik mücadeledir.
Murray Bookchin'in 1995 tarihli, “Enternasyonalizm, Milliyetçilik ve Konfederasyon” [9] başlıklı makalesinde “Marx ve Engels'in Polonya milli hareketini desteklemelerinin ana nedeni, o gün için Avrupa kıtasındaki en büyük karşı-devrimci güç olan Rus İmparatorluğu'nu zayıflatmak istemeleriydi. Ve ulusal devletin, -kanımca hatalı olarak tarihi açıdan ilerici olarak gördükleri kapitalizmin gelişmesi için en iyi arena olması açısından -kanımca çok hatalı olarak arzulanır olduğunu iddia ederek Almanya'nın birleşmesini istediler. Ama asla kendi başına bir amaç olarak milliyetçiliğe herhangi bir erdem atfetmediler.” [10] der. Bu sözlerin akabinde ise (enternasyonalizm anlayışını daha iyi yansıttığını düşündüğü) bir karşı örnek olarak Rosa Luxemburg'tan bir alıntı verir. Alıntı şöyle:
“Ulusların kendi kaderini tayin hakkından bahsederken, bir bütün olarak ulus fikrinden vazgeçiyoruz. Burada ulus sadece [ölçüm amacına yönelik] toplumsal ve politik bir birlik haline geliyor. Ama, Marksist teorinin “ulusların kaderini tayin etmesi” veya “tüm yurttaşlara özgürlük”, “yasa önünde eşitlik” gibi sloganların ardında her zaman çarpıtılmış ve sınırlı bir anlamın gizlendiğine işaret edip, burjuva ideolojisinin kategorilerinden biri olarak ateşli bir biçimde saldırdığı tam da bu ulus kavramıydı. Sınıflara dayalı bir toplumda, ulus tek tip toplumsal-politik bir bütün olarak bulunmaz. Aksine her ulusun içinde çatışan çıkar ve “haklara” sahip sınıflar vardır. Mülk sahibi sınıflar ile bilinçli bir proletaryanın birlikte ve aynı pozisyonu alabileceği ve farklılaşmamış bir ulusal bütün gibi görüneceği hiçbir toplumsal arena -en yalın maddi ilişkiden en karmaşığına dek- mevzubahis olamaz.” [11]
Bu tartışmaları Kürt Özgürlük Hareketi’nin teorik-politik edinimi, konumu içinden düşünecek olursak; Kürt Özgürlük Hareketi, gayet açık bir biçimde, ulusal kurtuluşçu bir çizgideyken de ezilen ulusu homojen bir birim olarak okumuyordu. Yani dar anlamıyla, siyasal bölünmeyi perdelemek anlamında, milliyetçi değildi. Fanoncu bir yaklaşımla ezilme durumuna isyan eden ile, isyan etmeyeni (köle), aynı ezilme durumuna maruz kalsalar bile eşitlemeden, ayrımı politik bir yerden çiziyordu. Paradigma değişiminden sonra da KÖH yine demokratik ulus diyerek homojen ulus tasavvurunun (ulus ezilme anlamında homojendir ama siyasal mücadelesi içinde homojen değildir) dışından bir yerden konuşmaya devam etti. Fakat bu ayrım da Rosa Luxemburg’un ayrımından farklı olarak ezilen ulusa sınıf koşulunu şart koyan, heterojenliği, bölünmeyi ilk etapta sınıfsal olanda aramalıyız diyen evrenselci okumadan farklı olarak, heterojenliği ulusal baskıya maruz kalıp kalmama, politik olup olmama, ezilme durumuna isyan edip etmeme (bu baskıya itiraz edip etmeme) üzerinden kuran ilk politik ayrımın izini taşıyordu. KÖH demokratik ulus derken politikleşmiş ve kendi hakkını arayan ulusu tanımlıyordu. Elbette bu kavram farklı toplulukları içerse de kalkış noktası olarak bu nitelemeyi Kürtlük üzerinden yaptı.
Bookchin ise kötü bir dikotomiyle aslında ulusal kurtuluşçuluğun bir tür milliyetçilik olduğunu, Rosa’nın ulusu homojen bir birim olarak okumayan tavrının ise enternasyonalizm olduğunu söylüyor. Oysaki ulusal kurtuluşçuluk ilk ayrımı ezen ve ezilen ulus arasında yaptığı gibi bunun dışında Fanon, Cabral ya da KÖH örneklerinde olduğu üzre başka alt ayrımlara da gidebilir. Dolayısıyla Bookchin gibi düşünürler Konfederasyon fikrini enternasyonalizmin gerçek dile gelişi olarak şayet savunuyorsalar da milliyetçilikler arasında yapılan alt ayrımlar enternasyonalizm fikrine gölge düşünür diye düşünmemek gerekir, enternasyonalizmi bir öncül olarak değil, ezen ulus ve ezilen ulus milliyetçiliği arasındaki ilk ayrımdan sonra ezilenin mücadelesi içinden okumak gerekir.
Diğer yandan mesele bu anlamda tek başına bir hareketin işçi sınıfını mı yoksa ezilen ulusu mu merkeze alıp almadığı da değildir. Bir hareket ister temel çelişki içinden tarihi düşünerek işçi sınıfını merkeze alsın ve hatalı bir şekilde diğer tüm mücadeleleri ona bağlasın, ister baş çelişme nedir sorusu içinden ezilenleri esas alsın, esas soru evrenselliği bir öncül olarak mı (kendinde işçilik/ücretli emekçilik ya da kendinde kürtlük) yoksa siyasal dağılımdan sonra politik olanın dizilimi içinden mi düşünüp düşünmediğidir. Kürt Hareketi konfederalizm tartışmasına yüzünü dönerken de Bookchin’den farklı bir işlem yapıyor. Ezilen ulus tartışmasını muhafaza ederek, politikleşmiş ulusun adı olarak demokratik ulus diyor. Yani şu: sınıf indirgemeci Marksizmin süblime ettiği işçisi, Kürt hareketinin erken dönem tartışmalarında, yani ulusal kurtuluşçu döneminde ezilme durumuna isyan etmeyen, düşürülmüş kişiliğe, köleye karşılık geliyorken; demokratik ulus KÖH’ün yeni dönem paradigmasında çeşitli okumaların zannettiği gibi Kürtlüğü askıya almamış aksine onu içererek, kölelik koşullarını karşısına alan siyasallığın adı olarak demokratik ulus demiştir.
Yani Marksizmde işçi, işçi mücadelesi ve proleter siyaset nasıl aynı anlamlara gelmezse, KÖH’te de ezilen ulus, ezilen ulusun kurtuluş mücadelesi ve demokratik ulusa giden hattın kavramları aynı anlama gelmez. Kürt Hareketi ezilen ulusun kurtuluşu dediğinde de ezilme durumunun, sömürgeciliği kırmak ve siyasal mücadeleyi ilerletmek adına tek başına yeterli olmadığının ayırdında olarak meseleyi siyasal okuyordu fakat burada yeni paradigma ile yapılan işlem sadece tikelde Kürtleri değil, çok etnikli, çok uluslu ezilen toplumların tikeldeki çelişkileri edinip, örgütleyerek evrensel bir soyutlama düzlemine ulaşması anlamına geliyor.

Sonuç yerine
Özetle Ulus meselesinde KÖH’ü Bookchinci diye savunmak da eleştirmek de belirli temel noktaları, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ulus tartışmasını edinimini bu tartışmaları nasıl temellük ettiğini atlamak anlamına geliyor. Zira Bookchin’in ulus ve milliyetçilik konusundaki evrenselci okuması, ayrımı evrensel bir ayrımın önden verili olduğu sınıf yahut başkaca pre-politik pozisyonlar içerisinden kurar. Ancak, tersine, KÖH örneğinde görebileceğimiz üzere bu ayrım, önden verili bir kimliklendirmenin üstlenilmesi, ve buna başka evrensel ayrımların dayatılması değildir. Aksine ulus, bir politik birlik olarak, ya da yalnızca ezilen ulus politik birliği olarak ele alınmaz.
Bu noktadan daha da ileri giderek KÖH, verili ezilen ulus mücadelesine evrenselden gelerek soru sormaz, ezilen ulusun kimliklenmesini politik pratiğin içinden ayrımlara tâbi kılar. Yani her ulusun verili bölünmüşlüğünün, evrensel bir bölünmüşlüğün yansısı olduğunu varsaymak yerine, ezilen ulusun devrimci politik pratiğinin ayrımlarını oluşturur ve üstlenir. Bu sistemin kimliklendirme pratiği karşısında, evrensele seslenen bir kimliklenme değil, kendi politik pratiğini içsel olarak ürettiği bir kimliklenme ve onun özgürleşmesi mücadelesi olarak anlaşılır.
Ulusal kurtuluşta içerdiği kadar demokratik ulusta da bu ayrımları içerir. Bu anlamda bu adım, ulusal kurtuluşla birlikte ulusa ait tartışmanın rafa kaldırılması değil, demokratik ulus içinden ulusun yeni ayrımlarıyla sürdürülmesi anlamına gelir. Bu noktada da Bookchin’den farklı olarak, evrensele ulaşmak için özgün mücadelelerin tikelliklerini düzlemeyi değil, aksine enternasyonalizmin ancak tikellikten kurulabilecek bir olumsallık olduğunu söyleyebiliriz.
Dipnotlar
[1] Kürdistan Devriminin Yolu, Kürdistan Sosyalist Solu Kitabı, der. Emirali Türkmen, A. Özmen, Dipnot Yayınları, s. 502
[2] Devrim ve Dünya Siyaseti, Fred Halliday, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Çev. Mehmet Moralı, s. 91
[3] Devrim ve Dünya Siyaseti, Fred Halliday, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Çev. Mehmet Moralı, s. 92
[4] Devrim ve Dünya Siyaseti, Fred Halliday, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Çev. Mehmet Moralı, s. 90
[5] Karl Marx, Friedrich List’in Kitabı Üzerine Makale, http://hiaw.org/defcon6/works/1845/03/list.html
[6] Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, (150 Yıl Sonra Komünist Manifesto, Prabhat Patnaik,) Yordam Kitap, Çev. Şükrü Alpagut s.179
[7] Seçme Yazışmalar Cilt 1, Karl Marx, Sol yayınları, Çev. Yurdakul Fincancı s. 228
[8] Seçme Yazışmalar Cilt 1, Karl Marx, Sol Yayınları, Çev. Yurdakul Fincancı s. 273
[9] Toplumsal Anarşizm Mi, Yaşam Tarzı Anarşizm Mi?, Murray Bookchin, Kaos Yayınları Çev. Deniz Aytaş s. 90-93.
[10] Toplumsal Anarşizm Mi, Yaşam Tarzı Anarşizm Mi?, Murray Bookchin, Kaos Yayınları Çev. Deniz Aytaş s. 91
[11] Toplumsal Anarşizm Mi, Yaşam Tarzı Anarşizm Mi?, Murray Bookchin, Kaos Yayınları Çev. Deniz Aytaş s. 92
Yayın Tarihi: 16/09/2025