PolitikART
Toplum-Politika

Neden yeni bir sosyalizm?

Sayı: 345
Zeki Bayhan
Öcalan, devlet iktidarını ele geçirme stratejisine mesafeli olduğu için devrimci potansiyellerin yıkıma hasredilmesine karşı durur. O’na göre devrimci enerji doğrudan, şimdi ve burada sosyalizmin inşasına yönelmelidir. Toplumcu sosyalizm, iktidarın devlette veya devlet tipi örgütlenmelerde merkezileşmesine karşıdır. Sosyalizm adına bile olsa!

“Ne yapacağımızı bilmenin mümkün olması için 

Önce ne olduğumuzu bilmemiz gerekir.”

P. Weis

Sosyalizm kavramının kullanımı çok eskilere uzanmaz, fakat kavramsal karşılığı toplumculuktur. Dolayısıyla toplum adına ve toplum için geliştirilmiş olan tüm toplumsal mücadele ve yapılanmaların ortak adı olarak okunabilir. Bu bağlamda sosyalist mücadeleler tarihi, egemenlik kültürüne karşı gelişmiş olan tüm mücadelelerin tarihidir. İster ekonomik, ister cinsel, ister kültürel olsun tüm sömürü ve tahakküm dayatmalarına karşı gelişen mücadeleler sosyalist mücadelelerdir. Bu nedenle sosyalizmi son 200-300 yıllık modern zamanla, dahası Marksizmle sınırlamak eksik bir okuma olarak kalır.

Marksizm ne kadar parlak ve hala önümüzü aydınlatan bir perspektif içerisinde olsa da son tahlilde bir dönem yorumudur. 19. yüzyıla dair somut koşulların somut tahlilidir. Üzerinden 200 yıl geçmiş koşullar değişmişse tahlil de değişir. 

Kuşkusuz ütopik sosyalistlerden Marksizme uzanan son 200-300 yıllık sosyalist teori ve mücadelelerin sosyalist fikriyatta stratejik bir yeri ve rolü vardır. Fakat bu, örneğin 9.-10. yüzyıllar arasında komünalist bir sistem kuran Karmatiler gibi deneyimleri görmezden gelmeyi gerektirmez. Zira Karmatiler, Sovyetlerden daha uzun süre ayakta kalan bir yapı oluşturmayı başarmıştır. Bu örneği şunun için veriyoruz, sosyalizm, Marksizm de dahil, hiçbir dönem temsiliyle sınırlı ele alınamaz, alınmamalıdır. Karmatiler egemen İslam siyasetine karşı gelmiş bir toplumcu akıl ve örgütlenmeyi ifade eder.

Bununla Marksizmi sıradanlaştırdığımız düşünülmemelidir. Marx insanlık tarihinin gördüğü en parlak sosyalist zihinlerden biridir. Biz halen Marksizmden ders çıkarıyor, Marx'tan öğrenmeye devam ediyoruz.

Önemle altını çizmek istediğiniz şey şudur: Marksizm ne kadar parlak ve hala önümüzü aydınlatan bir perspektif içerisinde olsa da son tahlilde bir dönem yorumudur. 19. yüzyıla dair somut koşulların somut tahlilidir. Üzerinden 200 yıl geçmiş koşullar değişmişse tahlil de değişir. Tahlilin değişmesi de ideolojiden örgütlenmelere ve mücadele stratejisine kadar çok yönlü değişim ihtiyacını doğurur. Marx'ın kendisi de Komünist Manifesto’yu yazdığı 1848 yılından ölümüne kadarki süreçte düşüncelerini sürekli gözden geçirmiştir.

Sosyalizm, Sovyet sisteminin çöküşünden bu yana önemli oranda bir entelektüel tartışma düzeyine geriledi. Toplumsal örgütlenmeler alanından üniversite kürsülerine, konferans salonlarına taşındı. Bu tartışmalar da çoğunlukla Sovyetler'in çöküşünden sonra sosyalist dünyanın kapıldığı melankolinin izlerini taşıdı, taşıyor. Başka bir deyişle sosyalizm kaybının ardından bakakalma hali gelişti.

Oysa yapılması gereken, doğru bir eleştirel-öz eleştirel analizle ortaya çıkan sonuçtan dersler çıkarıp sosyalist mücadeleyi yeniden yükseltmekti. Fakat bunu dert eden kimseler çıkmadı. Çıkan da kişisel, grupsal sınırlara hapsoldu.

Gerçekte, 1968 Hareketi ile birlikte modernist paradigmanın sağ ve sol veçheleriyle çöktüğü ortaya çıkmıştı. Sistemik kriz dediğimiz budur. Modernist düşünce ufku içinde şekillenen sağ-sol hiçbir yapı bu krizin dışında görülemez. Nitekim ’68 Hareketi bir klasik sosyalist hareket değildi. ’68 Hareketi, liberalizm kadar reel sosyalist deneyimlerin de vaat ettikleri ütopyaları gerçekleştiremediklerini ve daha önemlisi gerçekleştiremeyeceklerini söylüyordu.

Kapitalist modernistler bu gidişatın farkındaydılar. Bu nedenle başta küreselleşme siyaseti olmak üzere yeni çıkışlar aramaya koyuldular.

Sosyalist dünya ise genelde, ’68 Hareketi’ni kapitalist Batı Dünyasına karşı bir isyan olarak okudu. Aslında daha zorda, dolayısıyla daha fazla risk altında olan Sovyet sistemiydi. Sovyetler sisteminin 1970-1990 arası süreci iyi irdelenirse bu durum rahatlıkla görülecektir.

Sosyalizm ve eleştiri - özeleştiri

Marksist teori bir eleştiri kuramıdır ve baştan beri eleştirilmiştir. Marx-Proudhon tartışmaları hatırlanabilir ki bu tartışmalar oldukça verimlidir. Fakat Marksist-sosyalist hareketler iktidara gelince eleştiri kültüründe belirgin bir değişim gözlenmiştir. Sovyet sistemini de yıkıma götüren en önemli nedenlerden biri eleştiri-özeleştiri kültüründe yaşanan kırılmadır. Çünkü Sovyetlerde devrimden sonra eleştirinin yönü dışarıya çevrildi. Hatta Sovyet sistemini eleştirmek devrim karşıtlığı olarak algılandı. Sistem eleştiriden dolayısıyla da özeleştiriden kaçırıldı. Yapılan eleştirilerin sesi kısıldı. Eleştiri karşısında kapanan bir yapının kendisini yenilemesi, eksikli, sorunlu yönlerinden arınması mümkün değildir.

Marksist, Leninist veya Maoist olsun sosyalist deneyimler 20. yüzyılı büyük hayal kırıklıklarına yol açarak kapattı. Sosyalist deneyimler Sovyetler öncülüğünde dünyanın üçte birinde Marksist devrim stratejisine uygun olarak iktidarı ele geçirmiş olmalarına rağmen yıkıldılar. Neden?

Benzer bir sorunlu yaklaşım sosyalist hareketlerin çoğuna hakimdir. Devrimci hareketler kendilerini zaten egemen sisteme dönük eleştiri üzerinden var ederler. Kendileri birer eleştiri hareketidirler. Bu algı, sosyalist hareketlere dönük eleştirileri otomatikman devrim karşıtlığı olarak kodlar. Bu anlayış SBKP’den dünya sosyalist hareketlerine mirastır. Öylesine katı bir anlayış ki bu (dogma demeli) 100 yılı aşkın bir süredir sosyalist mücadele verdiğini iddia eden hareketler bir arpa boyu yol alamamış olmalarına rağmen kendilerini sorgulama, yenileme ihtiyacı duymaz, onca başarısızlığa rağmen ahkam kesmeye devam ederler.

Devrimci politikada gerçekçilik hem bir tuzak hem de bir basamaktır. Kendinizi gerçekçilikle sınırlarsanız günün sonunda muhafazakâr siyaset limanına demirler, tuzağa düşersiniz. Gerçekliği somut koşulların somut tahlili olarak okur, oradan devrimci ideallere doğru sağlam köprüler kurarsanız başarılı bir devrim sürecine öncülük edersiniz. Gerçekçilik, devrimci mücadeleyi ileriye taşıyan bir basamak olur.

Şu yalın bir gerçekliktir; adı Marksist, Leninist veya Maoist olsun sosyalist deneyimler 20. yüzyılı büyük hayal kırıklıklarına yol açarak kapattı. Sosyalist deneyimler Sovyetler öncülüğünde dünyanın üçte birinde Marksist devrim stratejisine uygun olarak iktidarı ele geçirmiş olmalarına rağmen yıkıldılar. Neden?

Bu yıkımın sadece deneyimlerin karşılaştıkları zorluklarla sınırlı olduğu yanılgısına kapılmamalıyız. Elbette her deneyimin kendi özgülünde yanlışları, eksiklikleri olmuştur. Bunlar da irdelenmelidir. Ama her yerde aynı sonuç ortaya çıkmışsa dayanılan ortak temeller sorunsallaştırılmalıdır: sistem analizi, devrim stratejisi, iktidar / devlet politikası vb.

Türkiye’de işsizlik, yoksulluk bu kadar derinleşmedi. İnanç, kimlik, kültür, yaşam tarzları bu kadar pervasızca baskı altına alınmadı. Toplum ve sermaye arasındaki uçurum bu kadar derinleşmedi. Tüm bunlara rağmen sosyalizm adına topluma inen, örgütleyen, toplumsal taban yaratabilen bir hareket var mıdır? Ve bu tablonun söylediği bir şeyler yok mudur?

Bugün dünya 20. yüzyıl dünyasından daha karanlık: Emekçiler için, ezilen kültürler-etnisiteler için, kadınlar için, doğa için, doğadaki canlılar için… Son 40-50 yıldır küreselleşme siyasetleri ile sadece emekçiler değil, yerkürenin kendisi de pervasızca sömürüldü, sömürülüyor. Küresel şirketler palazlanırken, yokluk-yoksulluk içinde yaşayan geniş toplumsal kesimlere her gün yenileri ekleniyor. Küreselleşme ile iç içe savaş ve şiddet sarmalı tırmanmaya devam ediyor. Şimdiden 10 milyonlarla anılan göçmen kitleleri oluştu.

Türkiye'ye bakalım. Türkiye'de emek hiçbir zaman bu kadar pervasızca sömürülmedi. Sendikal haklar bu kadar tırpanlanmadı. İşsizlik, yoksulluk bu kadar derinleşmedi. İnanç, kimlik, kültür, yaşam tarzları bu kadar pervasızca baskı altına alınmadı. Toplum ve sermaye arasındaki uçurum bu kadar derinleşmedi vb. Tüm bunlara rağmen sosyalizm adına topluma inen, örgütleyen, toplumsal taban yaratabilen bir hareket var mıdır? Ve bu tablonun söylediği bir şeyler yok mudur?

Özetle, 20. yüzyıl sosyalist mücadele ve iktidar deneyimleri çözülmüş, egemen sistemin ekonomi politiği değişmiş, emek sömürüsü derinleşmiş, küreselleşme politikaları toplumu çok yönlü yıkıma uğratmış, ekolojik kriz yaşamı tehdit eder düzeye ulaşmıştır… Bu koşullarda sosyalist dünyanın, Marksizm dahil sosyal mücadeleler tarihinden özeleştirel bir okumayla dersler çıkararak günümüzün somut koşullarının somut tahlili üzerinden teori pratiğiyle yeni bir çıkış yolu yaratması tarihsel sorumluluk gereğidir.

 

Çözülen sosyalist öncülük ve Öcalan misyonu

Sovyet sisteminin çözülüşü ardından kimileri ağıt yakar kimileri melankolik ruh haliyle cebelleşirken, Öcalan "Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” diyerek gelecekte de nerede duracağını ilan etmiş oldu. 90’lı yılların başlarıydı.

Bu, bir yol bulunacak kararının ilanıydı aynı zamanda. Öcalan'ın son 35 yıllık devrimci mücadelesinin en stratejik boyutlarından birini bu arayış oluşturur. Zira sosyalizmin içinde bulunduğu kriz bir Kürdistan veya Ortadoğu sorunu olmaktan çok küresel bir krizdi.

Öcalan'ın sosyalizmde çıkış yaratan arayışında Önderlik potansiyellerinin yanı sıra iki avantaja sahip olduğu söylenebilir. Birincisi mücadeleye bir sosyalist olarak başlamıştı. Mahir Çayan şahsında Türkiye sosyalist hareketinden etkilenmiş, güçlü bir sempati duymuştu. PKK kurulduktan sonra da Sovyetleri yakinen takip etmiş, Irak Komünist Partisi, Bulgar Komünist Partisi gibi çevrelerle ilişki geliştirmişti. Kuramsal açıdan sosyalizmi esas almakla birlikte politik temsilleriyle de ilişki içindeydi. Bu da teorik ve pratik bakımdan bir hakimiyet yaratıyordur.

İkincisi, Öcalan Türkiye, Suriye, Irak, İran özgülünde Ortadoğu gerçeğini, politik iktidar yapısını, toplumsal dokusunu iyi çözümlemişti. Kürt Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu gibi bir bölgede yarım asırdır her gün biraz daha gelişerek ayakta kalmış olmasının gerisinde Öcalan'ın bu ideolojik politik deneyimleri ile örülmüş mücadele stratejisi vardır.

Kaos yaratıcıdır, yaratımların anasıdır. Sosyalizmin içine sürüklendiği kriz ve kaos hali onun üzerine düşünme sorumluluğu kadar, özgürce düşünme imkanları da yaratır. Ayrıca büyük bedellerle verilmiş sosyalist mücadele öğretilerinden öğrenilenlerin sağladığı avantajlar da vardı. Zira doğrular kadar yanlışlar da öğreticidir.

Tarih, zamanı dalgalandırarak kendi oyununu oynarken bazen kimi insanları da başrolle oyuna dahil eder. Öcalan Kürt sorunun sosyalist perspektifle çözümü için mücadele başlatan bir liderliktir. Hızla mesafe almıştır. 90’lı yıllara girildiğinde, önünde ulusal, bölgesel, küresel düzlemde ezilen toplumsal kesimleri içine alan sosyalizm krizini bulmuştur. Sorumluluk üstlenebilecek bir yönüyle de üstlenmek zorunda kalan ender önderliklerden biriydi. Çünkü sosyalistti ve yükselişte olan, toplumsal desteği giderek güçlenen bir sosyalist hareketin temsiliydi ve belirtilen avantajlara sahipti. Bu, tarihin Öcalan’ın önüne koyduğu bir sorumluluktu. O da o gücü gösterdi.

Toplumcu sosyalizm kavramı 

Bu kavramsallaştırma bir parça rahatsız edicidir. Çünkü sosyalizm zaten toplumculuk demektir. O halde neden toplumcu sosyalizm deniyor? Çünkü sosyalizm hep devlet ve iktidarla anıldı. Ve bu bir algıya dönüştü. Bunun gerisinde de Marksist devrim stratejisinin devlet iktidarını ele geçirip proleterleştirme yoluyla sosyalizme ulaşma temelli olması yatar. 

Bu kavramsallaştırma sosyalist mücadele ekseninin devlet iktidarını ele geçirmek hedefinden, toplumsal inşaya oturtulduğuna işaret eder. Öcalan bu kavramsallaştırmayla sadece sosyalizmin felsefi özüyle buluşturulmasını amaçlamıyor. Aynı zamanda sosyalist örgütlenme ve politikasıyla bir doğrultu çiziyor. Buna göre tüm politik, ekonomik, kültürel örgütlenmeler toplumu esas alacaktır. 

Kimi çevreler bu argümanda bir iktidar perspektifi olmadığı yönlü eleştiriler yaptı, yapıyor. Eğer iktidar devlet ve merkezileşmiş siyasal güç olarak tanımlanırsa bu eleştiri doğrudur. Fakat iktidar toplumsal güç ve irade olarak tanımlanırsa değil. Çünkü bu argümanda esas alınan iktidar perspektifi, iktidarın devlet ve siyasal güç odaklarından topluma, toplumsal tabana devridir. Herkesin iktidar olduğu bir yerde iktidar yoktur denemez. Ama iktidar odakları yoktur. Bu, merkezi siyasal iktidarın yerine toplumsal iktidarın ikamesi perspektifi olarak tanımlanabilir. 

Toplumcu sosyalizm, iktidarın devlette veya devlet tipi örgütlenmelerde merkezileşmesine karşıdır. Sosyalizm adına bile olsa! 

Eleştiri ve sistem inşası aynı şey değildir

Marksizmde sosyalist deneyimler de sürekli eleştirilmişlerdir. Anarşizm, iktidar merkezileşmesi (devlet) ve hiyerarşi bakımından; feminizm, cinsiyet sömürüsünün ele alınma biçimi bakımından; Ekoloji Hareketi doğa sömürüsü ve endüstriyalizmin olumlanması bakımından; kültürel hareketler kimlik siyaseti bakımından eleştirilerde bulunmuşlardır. Bunlara postmodernizmin çok yönlü eleştirilerini de eklemek lazım. 

Bütün bu eleştirilerin, perspektifleri dolayısıyla tek taraflı kalan yönleri olabilir. Fakat bu eleştiriler birer eksikliğe, aksaklığa işaret ederler. Sosyalizmin yeniden sistemsel inşası ise farklı bir şeydir. Örneğin; Marksist sosyalist teori ve deneyimler cinsiyet sorununun feminizmin istediği temelde ele alsa bile bu durum öteki eleştirilerin de karşılandığı anlamına gelmez. 

Frankfurt Ekolünün, postmodernizmin Marksizme ve sosyalist deneyimlere dönük çok yönlü eleştirileri olmuştur. Ki hem Frankfurt Ekolü hem de postmodern felsefede güçlü bir Marksist damar da vardır.  Fakat ufuk açıcı eleştirilerine rağmen sosyalizmin yeniden ve sistemsel inşasına dair söz kurmazlar. 

 

Sosyalizmin yeniden inşası

Sosyalizmin yeniden inşası felsefi, ideolojik, örgütlenme modeli bağlamında sistemsel bir bütünlük gerektirir. Zira sistemsel bir bütünlük yakalanmadan parça-bütün diyalektiği sağlamaz. 

 Öcalan’ın ulaştığı Demokratik Toplumcu Sosyalizm formülasyonu bu özellikleri karşılayan bir bütünlük arz eder. Zira bu formülasyonda felsefi düzlemde Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü bakış, ideolojik düzlemde Demokratik Toplumcu Sosyalizm, örgütlenme düzleminde konfederalizm birbiriyle iç içe bir sistem şeklinde örülmüştür. 

 

A- Felsefi Bağlam: Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Bakış üç katmanlı bir düzlem üzerine yapılanır: 

1- Sistem Analizi: 

Öcalan, Kapitalist sistemi son birkaç yüzyıllık bir sistem olarak değil, 5 bin yıllık devletli uygarlığı son ve kriz aşaması olarak çözümler. 

Kapitalizmin yerine devletli uygarlığın sorunsallaştırılması analizde paradigmasal bir değişimi ifade eder. Sadece kapitalist sistemi sorunsallaştıran analiz kapitalist iktidar ve devlete karşı çıkar. Devletleri uygarlığı sorunsallaştıran analiz ise devlet örgütlenmesinin kendisine karşıdır. Bu fark devrim teorisinin iktidar analizinden devrim stratejisine, toplumsal örgütlenme modeline kadar pek çok bileşenini doğrudan belirler. 

Öcalan'a göre kapitalizmin doğru analiz edilebilmesi onun devletli uygarlıkla birlikte ve onun bir aşaması olarak değerlendirilmesi ile mümkündür. Çünkü kapitalist ekonomi politiğin kodları devletli uygarlığın şafağında temellenmiştir.

Kimi sosyalist çevreler Öcalan'ın “Marksist sınıf çelişkisi yerine komün-devlet çelişkisi ikame edilebilir” önermesine karşı çıkmakta, eleştirmektedirler. 

Değinecek olursak; komün-devlet çelişkisi temelli tarih-toplum analizinin gerisinde kapitalizmi devletli uygarlığın bir aşaması olarak gören sistem analizi vardır. Sorunsallaştırılan olgu devletli uygarlık ise eğer; devlet ve onun yıktığı ve ona karşı mücadele eden komünalite ile ilişkisinin esas alınması sosyolojik okumanın kaçınılmaz sonucudur. Kaldı ki Marksist teorinin de devletin, komünal toplum yaşamını yıkarak geliştiği savunusu vardır. Engels'in bu konuya dair çalışmaları biliniyor.

Komün-devlet çelişkisi temelinde tarih-toplum okuması sınıf çelişkisini yadsınamaz. Komün kavram olarak sınıfsal, cinsel, kültürel ve benzeri tüm sömürü ilişki ve yapıların reddidir. Sömürü sisteminin merkezi iktidar kurumu olarak devlet sadece sınıf ilişkisi üzerine bina edilmemiştir. Devlet örgütlenmesi eril karakterlidir ve temelinde cins sömürüsü de vardır. Hatta cinsiyet sömürüsünün tarihsel olarak sınıf sömürüsünü öncelediği de bilinen bir gerçekliktir.

Komün, toplumsal özgürlük kültürünün çok yönlü dinamiklerini birlikte kavradığı için tarih toplum analizi için sınıfa nazaran çok daha verimli ve tarihsel sosyolojiye uygun, gerçekçi bir yapıdır.

Demokrasi, ekoloji ve cinsiyet alanlarındaki sömürü ilişkilerinin kurumsallaşması devletli uygarlık yapılanmasının marifetidir. Bu alanlarda bütünlüklü mücadele öngören sosyalist bakış ve perspektif bu sistem analizi üzerinden şekillenir.

 

2- Marksizm eleştirisi 

Demokratik Toplum Sosyalizmi diyoruz. Oysa sosyalizm karakteristik olarak toplumcu olduğu gibi demokratiktir de. Fakat bu adlandırma politik bakımdan gereklidir. Çünkü başta Sovyetler olmak üzere sosyalist deneyimler pek başarılı bir demokrasi sınavı veremediler.

Bu sorunun gerisinde Marksist devrim stratejisinin devlet iktidarını ele geçirip proletarya diktatörlüğü inşasını öncelemesi vardır. Strateji böyle kurulunca demokrasiden önce iktidar hedeflendi. Ve devrim yapıldıktan sonra da Sovyetler örneğinde olduğu gibi öncelik devletin güçlendirilmesine verildi. Dolayısıyla demokrasi (eksikliği) Marksist-sosyalist deneyimler de sosyalizme zarar veren bir alan olarak ön plana çıkıyor.

Marksist kuramın dolayısıyla sosyalist deneyimlerin en önemli yetmezliklerinden biri cinsiyet sömürüsü alanındadır. Marx elbette cinsiyet sömürüsünün farkındaydı ve bunu sorun olarak görüyordu. Aksi düşünülemez. Fakat sınıf merkezli toplum analizi nedeniyle Marx, sınıf sömürüsünün aşılması ile birlikte cinsiyet sömürüsünün de aşılacağını öngörüyordu. Dolayısıyla cinsiyet sömürüsü Marksist kuramda objektif olarak taliye indirgenmiş, bu da teoriyi eksikli kılmıştır.

Ekoloji alanı ile ilgili olarak Marksist kuramda güçlü bir doğa felsefesi olduğu yadsınamaz. Fakat Marx-Engels'in endüstriyel gelişmeleri övgü ile karşılayıp, ilerleme olarak selamlamaları sosyalist çevrelerde endüstriyalizmin yüzeysel ele alınması sonucunu doğurmuştur. Bu da hem kapitalist sistemin doğa sömürüsünün önünü açmış hem de Marksist kuramı ekolojik perspektif bakımından eksikli kılmıştır.

Büyük oranda yerleşik hale gelmiş ve halen varlığını güçlü biçimde sürdüren; “Ekolojik yıkımda endüstriyel gelişmeler değil, onu kullanan iktidar sorumludur” algısının gelişmesinde Marksist kuramın endüstriyel gelişmeleri yüzeysel ele almış olmasının rolü vardır. Oysa endüstriyel gelişmeler o kadar masum addedilemezler.

Özetle, demokrasi, ekoloji, cinsiyet Marksist kuramın eksikli yönlerinden en önemlilerini teşkil ederler. Oysa özgürlükçü bir sosyalist bakış ve eylem demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü olmak durumundadır. Dolayısıyla bu, aynı zamanda Marksist-sosyalist bakışın tamamlanması demektir.

3- Günümüz dünyası

Günümüz dünyasında demokrasi, ekoloji ve toplumsal cinsiyetçilik en can yakıcı toplumsal alanların bileşkesini oluştururlar. Devletli uygarlık bu alanların sömürüsü üzerine yapılandığı ve kapitalizm de bu yapılanmanın zirvesi olduğu için bu sonuç şaşırtıcı değildir.

Ana akım siyaset bilim ve felsefesinde üzerine en çok tartışılan, yazılıp çizilen konulardan biri demokrasidir. Bu bağlamda geliştirilen hemen her analiz, demokrasinin devletli uygarlığın bir bileşeni olduğu kabulü ile başlar işe. Oysa devletli uygarlık sisteminde ne sınıfsal ne kültürel ne politik ne cinsel demokrasiden bahsedilebilir. Çünkü devlet demokrasinin inkârı üzerine bina edilmiştir. Demokratik devlet, içi boş bir kavramlaştırmadır. Demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesidir. Öz yönetimin olduğu yerde de devlet yapılanması işlemez.

Halkların iliklerine kadar sömürüldüğü, açlık-yokluk içinde kıvrandığı günümüz kapitalizm dünyasında demokrasiden bahis bile edilemez. Ekolojik kriz artık biyolojik yaşamı tehdit eder bir düzeye ulaşmıştır. Günümüzde insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük sorunların başında ekoloji gelir.

Toplumsal cinsiyet alanında çelişkiler derinleşmiştir. Kadınlar ekonomik, kültürel, politik, psikolojik, cinsel ve her alanda eşi görülmemiş düzeyde sömürülmekte, yok sayılmaktadırlar.

Sosyalizmin, toplumsal yaşam ve özgürlükleri yok eden bu sorun alanlarına çözüm üretmesi ahlaki politik sorumluluk gereğidir. Ve bu sorunların aşılabilmesi, bakış açısında bir doğrultu ve derinlik yakalamak ile imkân dahilinde girer.

Bu noktada şu farkı koyalım: Bu sorun alanları demokrasi çevreleri, feminizm ve ekoloji hareketi tarafından da irdelenmektedir.

Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Bakış’ın farkı bu alanların iç içe çözümlenip toplumcu sosyalizm perspektifine temel kılınmasıdır. Buna göre ekolojik bakış ile cinsiyet özgürlükçü bakış veya demokratik bakış birbirinden ayrılmaz. Bir sosyalistin demokratik bakışa sahip olması onun ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü olmasını da zorunlu kılar. Bir sosyalist emek sömürüsüne karşı çıkıp kadın ve doğa / çevre sorusuna sessiz kalamaz. Kalırsa tutarsızlaşır, sosyalist kimlikten düşer.

Bütün bu sorun alanlarının gerisinde devletli uygarlığın egemenlikçi zihniyet ve kültürü vardır. Sömürülen emek, kadın, doğa, kimlik olur ama sömürü mekanizması aynıdır. Buna karşı sosyalist mücadele de kendisini tek alanla sınırlayamazsınız. Sosyalistler egemenlik sisteminin bu karakterini gözeterek çok yönlü bir ilişkisel bütünlük temelinde mücadele etmek durumundadır.

 

B-İdeolojik Bağlam: Demokratik toplumcu sosyalizm

Demokratik Toplumcu Sosyalizm, temel çelişkinin komün-devlet arasında yaşandığını, toplumsal tarihin bu çelişki üzerinden karakterize olduğunu savunur. Komün, bu perspektifte özgür toplumsallığı oluşturan değerler bileşkesidir; eşitlik-özgürlük ilkesine dayanır. Eşitlik-özgürlük diyalektiğini dayanır da diyebiliriz. Çünkü eşitlik ve özgürlük birbirinden ayrılması mümkün olmayan toplumsal tamamlayanlardır. Biri olmadan diğeri düşünülemez. Emek, politika, cinsiyet, kültür, doğa ve benzeri tüm toplumsal ilişki alanlarında bu ilke esastır. Sınıf da eşitlik-özgürlük ilkesi hilafına gelişmiş temel çelişki alanlarından biridir ve komüne içkindir. Fakat komün sınıfsal değil toplumsaldır. Sınıfsallıkları aşan toplumsallıktır. 

Bu analiz, toplumsal dönüşümde herhangi bir sömürü ilişkisini diğerlerine öncelemez. Özgür yaşam kültürü bakımından emek sömürüsünün cins sömürüsünden, cins sömürüsünün değer sömürüsünden bir farkı veya üstünlüğü yoktur. Özgürlük etiği açısından sömürü alanları asli-tali ayrımına tabi tutulamaz. 

Bu nedenle Demokratik Toplumcu sosyalist perspektifte toplumsal dönüşümün öznesi ne tek başına proletarya ne kadınlar ne de benzeri bir kesimdir. Toplumsal dönüşümün öznesi emekçiler, kadınlar, ekolojistler, ezilen kimlik, kültür ve diğer toplumsal kesimlerdir. Bunu komünal toplum değerlerini savunan, yaşayan, yaşatan toplumsal çevreler olarak da ifade edebiliriz.

Marksist devrim stratejisi, devlet iktidarını ele geçirmeyi öncelediği için toplumsal dönüşümü başka bir deyimle sosyalist toplum inşasını sonra gelecek bir zaman dilimine havale eder. Öyle ki devlet iktidarı ele geçirilemezse sıra sosyalist toplum inşasına gelmeyecektir.

Bu devrim stratejisinin işlemediği 20. yüzyıl reel sosyalist deneyimler özgülünde ortaya çıkmıştır ve bu bir eleştiriden çok, tarihin ortaya koyduğu bir gerçekliktir. Sosyalizm dünyası bu gerçeğe gözlerini kapatma lüksüne sahip değildir.

Demokratik Toplumcu Sosyalizm, devlet iktidarını ele geçirmeye dayalı devrim stratejisini ve bu amaçla mücadeleye girişmeyi reddeder. Çünkü devlet olgusunun karakteristik olarak özgürlükler karşıtlığı üzerinden yapılandığını ve özgürlük karşıtı bir kurum eliyle özgürlükçü toplumsal dönüşümlerin sağlanamayacağını analiz ve tespit eder. 

Demokratik Toplumcu Sosyalizmin dönüşüm stratejisi özyönetimcidir ve toplumun bu ilke doğrultusunda tabandan örgütlenmesine dayanır. 

Toplumun başta ekonomi olmak üzere yaşamın her alanında özyönetimci ilke temelinde örgütlenmesi devletin toplum üzerindeki sömürü politikalarını geriletecektir. Zira toplumun yerinden inisiyatiflerle ekonomik politik ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir örgütlenmeler ağına ulaşması durumunda devlet işlevsizleşecektir.

Politik bakımdan özyönetim devleti dışlar. Veya tersi. Çünkü devlet, toplumu merkezi iktidara dayanarak yönetir. Bu nedenle halkın politik özneler olarak doğrudan katılımıyla işleyen yerel inisiyatifler geliştikçe özyönetim mekanizmaları kurumsallaştıkça devletin altındaki halı önce daraltılacak ardından çekilecektir. Bu anlamda özyönetim ile devlet örgütlenmesi arasında bir çelişki olduğu ve bu çelişkinin yapısal bir nitelik arz ettiği unutulmamalıdır. Zira devlet ekonomik, politik gücü kendi elinde merkezileştirmek üzerinden varlık kazanırken, özyönetim gücün yerellere, tabana yayılmasını öngörür, buna dayanır. Bu çatışma yapısal karakterde olduğu için, devlet var olduğu sürece özyönetim ve merkezi devlet arasında bir politik gerilim de olacaktır.

Özyönetim halkın hızla dönüşümünü sağlayacak en etkili okuldur aynı zamanda. Zira özyönetimci toplum her bileşenin hem yöneten hem yönetilen politik özneleri olarak eylemesini öngörür. Ve pratik öğreticidir, geliştiricisidir. Bu anlamda özyönetim, toplumun ahlaki politik karakteriyle buluşmasının, kamusal alanda eylemselleşme yoluyla özgürleşmesinin de yolunu açacaktır.

Demokratik Toplumcu Sosyalizmin dönüşüm stratejisinin fark yaratan bir yönü de toplumsal dönüşümü geleceğe havale etmeden hemen ve burada başlayacak bir süreç olarak ele almasıdır. Bu yönüyle de sosyalizmin inşası şimdi ve burada örülmeye başlayacak bir program olarak somutlaşır.

Süreçsellik bu toplumsal dönüşüm stratejisinin önemli bir özelliğidir. Basitleştirerek söyleyecek olursak; her şey birden olup bitmeyecek, sosyalizm her yerde adım adım örülecek ve bu adımlar ağ örgütlenmeleri yoluyla dayanışma içinde bir sisteme dönüşecektir.

 

1. Pozitif devrim

Öcalan, bu toplumsal dönüşüm stratejisine atfen son zamanlarda yer yer ‘pozitif devrim’ kavramını kullanmaktadır.

Bilindiği üzere devrim, yıkım ve inşa içeren katmanlı bir eylemdir. Önce eski olan yıkılacak, onun yerine yeni olan inşa edilecek ve bu yeni doğrultusunda toplum da yeniden yapılandırılacaktır. Bana göre yıkım devrimin negatif, inşa ise pozitif yönünü oluşturur.

Öcalan, devlet iktidarını ele geçirme stratejisine mesafeli olduğu için devrimci potansiyellerin yıkıma hasredilmesine karşı durur. O’na göre devrimci enerji doğrudan, şimdi ve burada sosyalizmin inşasına yönelmelidir. Devrim teorisinde yıkımı değil, doğrudan inşayı esas alan bu dönüşüm stratejisi devrimin pozitif yönünü ön plana çıkarır. Dolayısıyla pozitif devrim, doğrudan inşa yönelimli toplumsal dönüşüm ve devrim adlandırması olarak okunabilir.

 

2. Demokratik ulus

Demokratik Toplumcu Sosyalizm kimlik, kültür özgürlüğünü özgür toplumsallığın varlık koşulu olarak görür. 

Toplum, ontolojik olarak farklılıklara dayanır, doğası gereği heterojendir. Bu nedenle toplumsal düzlemde kimlikseli kültürel farklılıkların korunması tekil kimliklerden çok tüm toplumun sorunu olarak addedilir. 

Toplumsal özgürlük etiği bakımından da bir kimliğin özgürlüğü diğer kimliklerin de özgür olmasını gerektirir. Çünkü özgürlük ilişkisel bir eylemselleşmedir, öteki ile ilişki gerektirir. Her şeyin tek ve aynı olduğu bir düzlemde ne ilişki ne de gelişme olabilir.

Bu nedenle Demokratik Toplumcu Sosyalizmin, ulus devlet modelinin ulus nosyonunu reddeder. Zira bu ulus nosyonu, iktidarcı, tekçi dolayısıyla da kimlik ve kültür kırımcıdır. Toplum karşıtıdır. 

Demokratik Toplumcu Sosyalizmin kimlik ve kültür sorunlarına dönük çözüm modeli Demokratik Ulus’tur.

Demokratik ulus, tüm kimlik ve kültürlerin özyönetim kültürü temelinde örgütlenip kendilerini geliştirebilecekleri: Eşitlik-özgürlük ilkesi temelinde dayanışma içinde olacakları örgütlenme modelidir. Demokratik Ulus modelinde kimlikler farklılıklarını koruyarak diğer kimliklerle birlik içinde yaşamaları öngörülür. 

Demokratik Toplumcu Sosyalizmin politik örgütlenme bakımından özyönetimci olması; bu yönüyle de her kimliğin öz örgütlenmesine imkân sunar. 

C- Örgütlenme modeli: Konfederalizm/Komünler birliği

Demokratik Toplumcu Sosyalizmin öngördüğü toplumsal örgütlenme modeli konfederalizmdir. Zira konfederalizm özyönetime dayalı toplumsal örgütlenmelerin ağsal, yatay ilişki ve dayanışmacı birliğini mümkün kılan bir modeldir.

Öcalan, özgürlükçü toplumsal örgütlenme modelinin ana hücresi olarak komünlere işaret eder. ‘Komünler Birliği’ olarak formüle ettiği sistem, literatürde konfederalizme karşılık gelir.

Öcalan’ın toplumsal örgütlenme modelini komüne dayandırması, tarih-toplum tezinin ürünüdür. Buna göre toplum doğası gereği komünaldir. İlk toplumsallaşmanın komünler olması bir tesadüf veya tercih değil, toplumsallaşmanın doğası ile ilgili bir sonuçtur. Ve komün özgürlük-eşitlik ilkesinin işlediği bir toplumsal dokuya sahiptir.

Devlet örgütlenmesi bu özgür toplumsallaşma formundan sapma onu dejenere etme üzerine yapılanmıştır. Komün-devlet çelişkisi bu anlamda özgür toplum ile karşıtlarının çelişkidir.

Kapitalist sistemin anti-propagandası ve sosyalist deneyimlerin başarısızlığı nedeniyle komüne dair kimi sosyalist çevreler dahil hemen her çevrede bir çekince oluşmuştur. Fakat sosyalist mücadele algılar üzerinden değil; gerçeklikler ve toplumsal ihtiyaçlar üzerinden hareket etmekle mükelleftir.

Bu negatif algıya rağmen son on yıllarda komünal örgütlenmeler farklı coğrafyalarda daha çok gündeme gelmeye başlamıştır. Meksika/Chipas, Venezuela, Brezilya akla ilk gelen örneklerdir. Yine yerindenliği, katılımcı, ekonomi politiği önceleyen Porto Alegre, Montreal gibi yerel yönetim deneyimleri var. Bizzat Öcalan perspektifleriyle örgütlenen Rojava deneyimi var. Bunlar birer tesadüften çok sosyalist arayışının ürünüdürler. Ve bizce geç kalmış eylemselleşmelerdir, hızlanmalı, çoğalmalıdırlar.

Marx'ın da geç döneminde özyönetime, komünlere daha çok ilgi gösterdiği biliniyor. Zira Marx, erken dönemde geliştirdiği teorileri 48 Devrimleri ve Paris Komünü Deneyimi ardından gözden geçirmeye başlamıştır. Sovyet devrimi öncesindeki Rus devrimcileri vasıtasıyla Rusya'nın köylerinde hâkim olan komünal kültüre dönük değerlendirmeleri de anılmaya devam ediyor.

Komün, ekonomi ile sınırlı bir örgütlenme olarak düşünülmemelidir. Toplumsal ihtiyaçların yerinden inisiyatifleriyle karşılayacak ekonomik, politik, kültürel örgütlenmeler ağıdır komün. Üretim, arz mekanizmalarından, halkın doğrudan katılım ve iradesiyle işleyen halk meclislerine kadar uzanan geniş yelpazede bir örgütlenmeler ağıdır bu.

Hiç kuşkusuz komünler günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak bir nitelikte yapılanmak durumundadırlar. Komünlere dayalı örgütlenme perspektifi bu yönüyle dar ve tekçi şablonlara indirgenmemelidir. Aslolan toplumsal ihtiyaçları özgürlük-eşitlik ilkesi temelinde karşılayacak; katılımcı, dayanışmacı kolektiviteler ve bunların ortaklaşmasını sağlayacak politik yapılanmalar vardır.  Komün-Konfederalizm/Komünler Birliği ilişkisi gibi.

Sonuç olarak felsefi temelleri ve örgütlenme perspektifi ile birlikte çok özet vurgularla işlemeye çalıştığımız Demokratik Toplumcu Sosyalizmin her yönü üzerinde ayrıca ve uzun uzun durma ihtiyacı olduğu açıktır.

Bizim sunduğumuz çok genel hatlar üzerinden örülmüş bir özettir. Ve bu özetten yeni sorular çıkabileceğinin farkındayız. Olsun. Sorular çoğaldıkça cevaplar güçlenecek, derinleştirecektir. Sosyalist fikriyatı zarar veren şey sorular değil, suskunlukla vardır. Zira soru arayışın göstergesidir ve sosyalizmin sorulara her zamankinden çok ihtiyacı var.

 

345. sayıyı indirmek

için tıklayın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yayın Tarihi: 17/12/2025