Kürdistan meselesi bugüne dek çoğunlukla kimlik ve statü ekseninde tartışıldı. Bu çalışma ise Kürdistan meselesine bir de sınıf ve ekonomi-politik çerçevesinden bakmayı öneriyor. Diyarbakır örneğinden hareketle Kürt sermaye sınıfının sömürge koşullarında nasıl şekillendiğini, devletle kurduğu yapısal ilişkileri ve barış süreçlerinin ekonomi-politiğini Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Frantz Fanon, Mehdi Amel ve Fernand Braudel’in kuramsal perspektiflerinden inceliyor.

Kürdistan’da Sermaye Birikimi, Siyasal Hegemonya ve Diyarbakır Örneği
ÖZET
Kürdistan meselesi, akademik yazında ve siyasi tartışmalarda ağırlıklı olarak kimlik, statü ve dil hakkı eksenlerinde ele alınmıştır. Bu yaklaşım sömürgeciliğin sınıfsal ve ekonomi-politik boyutunun görece daha az tartışılmasına neden olmuştur. Bu çalışma söz konusu boşluğu gidermek amacıyla Kürdistan'ın sömürge statüsü ile Kürt sermaye sınıfının tarihsel oluşumu arasındaki yapısal ilişkiyi Diyarbakır örneği üzerinden analiz etmektedir. Teorik çerçeve, Öcalan'ın sömürge ve sermaye sınıfı tezi, Fanon'un ulusal burjuvazi eleştirisi, Mehdi Amel'in sömürge üretim tarzı analizi ve Braudel'in anti-ekonomik sermaye birikimi kuramı ekseninde inşa edilmiştir. Goyi'nin mimetik sömürge kavramı, Gramsci'nin hegemonya çerçevesi, Memmi'nin içselleştirilmiş sömürgecilik kavramı ve Wallerstein'ın dünya-sistemleri perspektifinin katkıları da gözetilmiştir. Çalışmada yöntem olarak ikincil literatür ve kurumsal veriler derlenerek karşılaştırmalı bir analize tabi tutulmuştur. Ek olarak, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası başkanlarıyla gerçekleştirilen söyleşiler, yerel iş çevrelerinin siyasi tutumlarını ve sınıfsal konumlanmalarını veri olarak sunmaktadır. Bu veriler, akademik çalışmalar, oda yayınları, gazete haberleri ve sivil toplum raporlarından derlenen materyallerle desteklenmiştir.
Çalışmanın temel katkısı beş düzlemde yoğunlaşmaktadır. Birincisi, Kürdistan'ın "inkâr sömürgeciliği" olarak kavramsallaştırılan özgün sömürge statüsünün, Kürt sermaye sınıfının oluşum koşullarını klasik sömürge örneklerinden yapısal olarak farklı kıldığı gösterilmektedir. Sömürgeciliğin bizatihi inkâr edilmesi, Fanon'un modelindeki "devralma" imkânını yapısal olarak ortadan kaldırmakta ve bu sınıfı sömürgeci devletle eklemlenerek var olmak zorunda bırakan özgün bir tarihsel konum üretmektedir. İkincisi, Diyarbakır merkezli Kürt sermaye sınıfının Fanon'un komprador modeliyle tam olarak açıklanamayacağı ortaya konmaktadır. İnşaat, endüstriyel tarım ve sınır ötesi ticarette üretici bir dinamizm sergilediği görülmekle birlikte, bu dinamizmin özerk bir birikime dönüşemediği ve sömürge koşullarının belirlediği yapısal sınırlar içinde kaldığı da gösterilmektedir. Üçüncüsü, bu sınıfın fraksiyonlara bölünerek "yurtsever sermaye" söylemini ortaya çıkardığı analiz edilmektedir. Gramsci'nin hegemonya çerçevesinden okunduğunda her fraksiyonun dışsal bir hegemonik zemine yaslanmak zorunda kalması, sınıfın bağımsız ve tutarlı bir hegemonik proje üretemediğini ortaya koymaktadır. Temsil ilişkisi bu süreçte ekonomik bir aracılıktan çıkarak siyaseti biçimlendiren, yeni bir kültürel hegemonya kurmaya çalışan ve Goyi'nin "mimetik sömürge" kavramıyla tanımlanan zihinsel içselleştirme sürecini besleyen etkin bir özneye dönüşmektedir. Dördüncüsü, Kürt sermaye sınıfının Öcalan'ın demokratik komünal ekonomi paradigmasıyla yapısal bir çatışma içinde olduğu, bu çatışmanın bireysel tutarsızlıktan değil tekelci birikim mantığının sınıfsal savunusundan beslendiği gösterilmektedir. Beşincisi, barış süreçlerinin ekonomi-politiği sermaye, sınıf ve ekoloji eksenlerinde sorgulanmaktadır. Güney Kürdistan'ın siyasal özerkliğin kazanılmasının bağımsız bir ekonomik yapılanmayı kendiliğinden üretmediğini ve yapısal bağımlılığın devralmanın ardından da sürdüğünü belgeleyen deneyimi, "barış kimin için?" sorusunu Kürdistan'ın yapısal gerçekliğine dayandırmayı zorunlu kılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Kürt sermaye sınıfı, sömürgecilik, inkâr sömürgeciliği, Diyarbakır, Öcalan, Fanon, Mehdi Amel, Braudel, Gramsci, sınıfsal hegemonya, mimetik sömürge, demokratik komünal ekonomi, yurtsever sermaye.

1. GİRİŞ
Kürdistan'da sınıfsal çözümleme, gelinen aşamada tercih olmaktan öte siyasi, ahlaki ve entelektüel bir zorunluluktur. On yıllarca yıl Kürt sorunu ağırlıklı olarak kimlik, dil ve siyasal statü eksenlerinde tartışılmıştır. Bu tartışmaların ekonomi-politik boyutu, savaş koşullarının yarattığı aciliyet ve insan hakları ihlallerinin oluşturduğu yıkıcı atmosfer içinde gündemin gerisinde kalmıştır. Türkiye’de Kürtlere yönelik yürütülen özel savaş politikaları, faili meçhul cinayetler, zorla yerinden edilme ve OHAL rejimi fiziksel bir tahribatın çok ötesine geçmiş, sınıf ilişkilerine doğrudan müdahale etmiş ve bu ilişkilerin yeniden üretimine zemin hazırlamıştır. Bu süreçler sınıfsal soruları siyaset sahnesinden uzak tutmamış, bizzat bir sınıfın yeniden üretilmesi olarak tezahür etmiştir. Sömürgeci politikalarla tarım ve hayvancılıktan koparılan milyonlarca insan kentlere sürüklenmiş, göç ve mülksüzleşme yeni sınıfsal yapıların zeminini hazırlamıştır. Devletle kurulan seçici entegrasyonist ilişkiler aracılığıyla bir Kürt sermaye sınıfı oluşmasına imkân tanınmıştır. Bu imkân karşılıksız değildi. Devlet, özgürlük talebini ekonomik bir soruna indirgemek, Kürt siyasi hareketinin toplumsal tabanını parçalamak ve devrimci enerjiyi yatırım, istihdam, kalkınma söylemine akıtmak amacıyla belirli kesimlere büyüme olanağı sağlamış, bu kesimleri teşvik, ihale ve siyasi himaye mekanizmalarıyla sisteme bağlayarak bölgede kendi çıkarlarına uygun bir toplumsal blok oluşturmaya çalışmıştır.
Bu sınıfsal dönüşümü görünür kılan veriler giderek daha acil bir teorik çerçeveyi zorunlu kılmaktadır. Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin (SAMER) 2018 yılında 16 Kürt ilinde gerçekleştirdiği saha araştırmasında, katılımcıların yüzde 46,3'ü Türkiye'nin en büyük sorununu "ekonomi ve işsizlik" olarak tanımlamıştır. Bu oran, Kürdistan'da yapılan araştırmalarda, her ne kadar kökeninde siyasal dinamikler olsa da, ilk kez ekonomik sorunların Kürt halkının başat gündemi olduğunu göstermektedir. Gecikmiş bir tartışmanın artık zorunlu hale geldiğini belgeleyen bu veri, çalışmanın temel hareket noktasını oluşturmaktadır (Genç, Çiçek ve Karataş, 2019). Bu eğilim sekiz yıl sonra da yapısal bir süreklilik sergilemektedir. SAMER'in Kürdistan’da 16 ilde Mayıs 2026'da yürüttüğü güncel çalışmada, "Türkiye'nin en önemli sorunu nedir?" sorusuna katılımcıların yüzde 43,8'i "ekonomik kriz ve işsizlik", yüzde 27,1'i ise "Kürt sorunu" yanıtını vermiştir (SAMER, 2026). Kürdistan'daki ekonomik sorunların Kürt meselesi ile siyaseten derin bir ilişkisellik içinde olduğu ve birbirlerini besleyip pekiştirdikleri bilinmektedir. Bununla birlikte, 2018'de ilk kez ekonomik kaygıların birincil gündem olduğu tespit edilmiş ve aynı kurumun sekiz yıl sonra aynı coğrafyada yürüttüğü araştırmanın bulguları, ekonomik sorunların giderek daha kalıcı bit toplumsal değişkene dönüştüğünü doğrulamaktadır.
Metinde "Kürt burjuvazisi" kavramı yerine "Kürt sermaye sınıfı" kavramı bilinçli bir tercih olarak kullanılmaktadır. Söz konusu Kürt sermaye sınıfı kavramı ile yerleşiklik yerine oluşum, durağanlık yerine dönüşüm, tamamlanmışlık yerine kurumsallaşma içindeki bir yapıya işaret edilmektedir. Zira klasik literatürdeki burjuvazi terimi, milli bir pazar yaratan, sanayileşme sürecinden geçen ve bağımsız bir ekonomik güç oluşturan tarihsel bir özneyi çağrıştırmaktadır. Ancak Kürdistan'daki burjuvazinin oluşum koşulları tam olarak bu şablona uymamaktadır. Öcalan'ın (2013d) ortaya koyduğu üzere, söz konusu kesim sömürgeci sistemin bir uzantısı olarak "yapay bir yapı" şeklinde biçimlenmiştir. Uzun bir dönem hakim ulus burjuvazisi yararına toplumsal gelişmenin önünde engel haline gelen bir "sosyal ajan" tabakası olarak işlev görmüştür. Mehdi Amel'in sömürge üretim tarzı analizi bu tablonun tarihsel zorunluluğunu derinleştirmektedir. Amel'e göre sömürge toplumunda sınıf farklılaşması dışarıdan belirlenen yapısal çerçeveler tarafından şekillenir. Sermaye güçlerinin gelişimi içsel bir dinamikten uzak, sömürge ilişkilerinin belirlediği çerçeveden beslenir. Bu koşullarda sermaye, bağımsız bir üretici sınıf olarak örgütlenme kapasitesinden yoksun kalır ve başka bir sınıfı yani metropol burjuvazisini temsil ettiği ölçüde var olabilir. Yani, sömürge burjuvazisinin tüketici ve aracı karakteri bir tercihten kaynaklanmaz. Sömürge üretim tarzı yapısal zorunluluğunun kaçınılmaz ürünüdür (Amel, 1985). Bu yapısal gerçeklik, "burjuvazi" kavramını kısmen işlevsiz kılmakta ve tarihsel oluşum sürecinin özgünlüğünü daha doğru yansıtan "sermaye sınıfı" kavramsallaştırmasını daha isabetli kılmaktadır.
Bu gecikmiş tartışmayı teorik düzeyde ele alabilmek için birbirini tamamlayan dört düşünsel perspektif bir araya getirilmektedir. Öcalan, Kürdistan'ın bir kaynak sömürüsünün çok ötesine geçen inkâr koşullarında sermaye sınıfının nasıl "sosyal ajan" işlevi gördüğünü ortaya koymuştur. Fanon, sömürge ve sömürgecilik sonrasında "ulusal burjuvazi"nin metropol ile yerel halk arasında aracılık yapan, bağımsız bir ekonomik güçten yoksun ve kurtuluş süreçlerini içten tehdit eden bir sınıf olduğunu analiz etmiştir (Fanon, 2007). Mehdi Amel, sömürge üretim tarzı kavramıyla bu oluşumun tarihsel zorunluluğunu göstermiştir. Sömürgede üretici güçlerin gelişimi dışsal bağımlılığı kalıcılaştıran bir yönelim içinde gerçekleşmekte, sınıf farklılaşması bastırılmakta, sömürge sermayesi tüketen ve temsil eden bir yapıya indirgenmektedir (Amel, 1985). Fernand Braudel ise sermayeyi üretim tarzı ekseninde değerlendirmek yerine bir birikim tarzı olarak okuyarak anti-ekonomik ve tekelci niteliğini açığa çıkarmıştır (Uysal ve Besili, 2016). Ayrıca, Memmi'nin içselleştirilmiş sömürgecilik kavramı ve Wallerstein'ın dünya-sistemleri çerçevesi ile bu dört perspektif desteklenmektedir.
Bu çalışma söz konusu teorik çerçeveyi beş temel soru etrafında sınamaktadır: Kürdistan'ın sömürge statüsü dünya genelindeki diğer örneklerden nasıl ve neden ayrılmaktadır? Sömürge koşulları Kürt sermaye sınıfının oluşumunu hangi mekanizmalarla belirlemiştir? Diyarbakır merkezli Kürt sermaye sınıfı Fanon'un sömürge burjuvazisi modeli ile hangi noktalarda örtüşmekte, hangi noktalarda uyuşmamaktadır? Bu sınıfın gelişimi Öcalan'ın demokratik komünal ekonomi paradigmasıyla neden yapısal bir çatışma içindedir? Son olarak, Afrika ve Cezayir deneyimleriyle örneklenen "devrimin çalınması" riski bugün Kürdistan için ne ölçüde geçerlidir?
Bu soruları yanıtlamak için çalışma iki tür veriyi bir arada kullanmaktadır. Birincil veri kaynağını, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası başkanları başta olmak üzere yerel iş dünyası temsilcilerine ait doğrudan bilgiler oluşturmaktadır. Bunlar basın açıklamaları, konuşma ve demeç metinleri, kamusal alana yansıyan özel röportajlar ile oda bültenleri ve raporlarıdır. Bu belgeler aracılığıyla aktörlerin sermaye birikiminin kaynakları, devletle kurulan ilişkinin biçimleri ve siyasal konumlanma tercihleri üzerine kendi ifadeleriyle dile getirdikleri değerlendirmeler metne alıntı ve atıf biçiminde yansıtılmıştır. İkincil veri kaynakları ise konuya ilişkin akademik çalışmaları, gazete haberlerini ve sivil toplum belgelerini kapsamaktadır. Her iki kaynaktan elde edilen veriler karşılaştırmalı bir çerçevede yorumlanmış; teorik iddialar hem tarihsel literatürle hem de yerel ölçekteki ampirik bulgularla sınanmıştır.
Çalışma, odaklandığı ana sorunsalları Diyarbakır özelinde ele almaktadır. Diyarbakır, Kürdistan'ın en büyük ticaret ve sanayi odalarından birine ev sahipliği yaparken sömürgeciliğin çok yönlü/katmanlı baskısının da en ağır biçimde deneyimlendiği merkezler arasında yer almaktadır. Sermaye sınıfının nasıl oluştuğu, hangi mekanizmalarla devletle eklemlendiği ve Kürt siyasi hareketiyle kurduğu ilişkinin ne tür çelişkiler ürettiği soruları, Diyarbakır'ı teorik iddiaları ampirik zeminde sınamak için özgün bir zemin kılmaktadır. Bu çalışmanın asıl ilham kaynağını ve entelektüel sorumluluğunun temel eksenini ise Abdullah Öcalan'ın 2013 tarihli "Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü"nde kitabında kaleme aldığı ve 2025 tarihli "Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu"nda yeniden hatırlattığı uyarı oluşturmaktadır. Öcalan, söz konusu uyarısında geleneksel feodal işbirlikçiliğin yerini modern bir yapay Kürt burjuvazisi oluşturmak istendiğini, küresel sermayenin ve Türk devletinin kendi uzantıları aracılığıyla bir sosyal oluşum inşa etmeye çalıştıklarını açıkça ortaya koymuştur. Erbil'e Dubai'nin oynadığı rolün benzerinin oynatılmak istendiğini, Süleymaniye ve Diyarbakır'ın bu projenin ikinci ayağı olarak konumlandırıldığını ve sahte Kürtçülük söyleminin bu yapıya paravan işlevi gördüğünü tespit eden bu çözümleme, on iki yıl sonra da güncelliğini yitirmemektedir. Öcalan'ın uyarısının esas hedefi açıktır: Canı ve malıyla, zihinsel olarak ağır bedeller ödemiş ulusal ve toplumsal güçlerin devrimci demokratik hareketini bölmek ve etkisizleştirmektir (Öcalan, 2013d ve Öcalan, 2025). Burada tanımlanan sahte Kürtçülük; işbirlikçi üst sınıfların şahsi ve sınıfsal çıkarları doğrultusunda, devrimci demokratik hareketi tasfiye etmek ve asimilasyon yoluyla yürütülen kültürel soykırımı meşrulaştırmak amacıyla kullandıkları, sömürgeci sistemle eklemlenmiş yapay bir maskedir (Öcalan, 2013d). Bu çalışma, bu uyarının akademik ve ampirik düzlemde tartışılması, görünür kılınması, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin gündemine taşınmasına yönelik bir çabanın ürünüdür. Öcalan'ın düşüncesi esas alındığında, toplumsal eşitlik ve sınıfsal özgürleşmeyi dışlayan her barış tanımı, onun on iki yıl önce adını koyduğu sahte Kürtçülük projesinin yeni bir biçiminden ibaret kalır.
2. KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Bu bölümde kullanılan teorik perspektiflere geçmeden önce, metnin bütününde merkezi bir işlev üstlenen "inkâr sömürgeciliği" kavramını kısaca tanımlamak gerekmektedir. Kavram, Kürdistan sömürgeciliğinin diğer tarihsel örneklerden ayrılan özgün boyutunu, yani sömürgeciliğin bizatihi kendisinin inkâr edilmesini ifade etmektedir. Afrika ya da Asya sömürgelerinde sömürgeleştirilen halkın varlığı kısmen de olsa kabul edilmekteydi, hukuki ve idari düzenlemeler açıkça sömürge yönetimi adı altında kuruluyordu. Kürdistan'da yönetim biçimi var olurken adı konulmamış, halkın kimliği yasal düzeyde tanımlanmamış ve sömürgeci ilişkinin kendisi sürekli olarak reddedilmiştir. Bu durum hem Kürt sermaye sınıfının oluşum koşullarını belirleyen hem de Fanon'un öngördüğü "devralma" senaryosunu yapısal olarak imkânsız kılan özgün bir tarihsel zemin üretmektedir. Kavramın bu teorik önemi göz önünde bulundurularak metnin ilerleyen bölümlerinde, özellikle Bölüm 3'te kapsamlı biçimde incelenmektedir.
2.1. Öcalan'ın Sermaye Sınıfı Kuramı: Tekel, İktidar ve Toplumkırım
Abdullah Öcalan, sermaye sınıfını gerçek anlamda üretimle uğraşan bir sınıf olarak görmez. Ona göre sermaye sınıfı, zanaatkârların, çiftçilerin ve işçilerin yarattığı toplumsal değerlere pazar ve siyasi güç yoluyla el koyan bir "ev hırsızı" konumundadır. Öcalan'a göre kapitalist ekonomi olarak adlandırılan unsurlar, dolaylı olarak ekonomiyi denetleyen ama esas olarak içinde yer almayan yapılardır (Öcalan, 2013b). Sermaye sınıfının temel amacı, üretim sürecine doğrudan katılmaksızın pazarını genişletmek, toplumsal emeğin yarattığı artı değere el koyma kapasitesini artırmak ve kârını maksimize etmektir. Öcalan, kapitalizm ile sermaye sınıfının özdeşleştirilemeyeceğini vurgular. Bu kapsamda, korsanlık, talancılık ve çete düzeninin hızla bir sınıfa dönüştürdüğü bu yapıyı, kent olgusunun içinden doğan ama özünde gasp üzerine kurulu bir iktidar sistemi olarak tanımlar (Öcalan, 2025).
Öcalan'ın analizinde orta sınıf ise sermaye sınıfının kendini yeniden ürettiği siyasi ve toplumsal mekanizmanın merkezinde yer alır. Sermaye birikimi yalnızca ekonomik bir süreç olmaktan öte, meşruiyetini orta sınıf üzerinden üretir, toplumsal denetimi onun kurumları aracılığıyla kurar. Bu sınıf, büyük sermayenin doğrudan temsilcisi olmaktan çok onun düzenleyicisi ve koruyucusudur. Aşağıdan gelen talepleri savuşturur, yukarıdan gelen sistemi savunur ve bu işlevi yaparken kendini demokratik değerlerin güvencesi olarak sunar. Öcalan bu görünümü açıkça reddeder. Liberal iddiaların aksine orta sınıfın "faşizmin ana deposu" ve “savaş ilahı” olduğunu savunan Öcalan, ulus-devleti "orta sınıfın yoğunlaşmış savaşı" ve "modern tanrısı" olarak konumlandırır (Öcalan, 2013b). Orta sınıf, sermaye iktidarının kılık değiştirmiş bir genişlemesine dönüşür.
Bu analiz Kürdistan özelinde son derece somut bir anlam taşımaktadır. Devlet, özellikle AKP döneminde, Kürt toplumundaki orta sınıfın yükselişine stratejik destek vererek Kürt siyasetinin devrimci enerjisini liberal zemine çekmeyi hedeflemiştir. Özellikle Diyarbakır'da iş odaları, ticaret kurumları, şirketler bu sürecin mekânsal karşılıklarına dönüşmüştür. Orta sınıfın parlamenter ve demokratik siyaset alanlarında edindiği ağırlık büyüdükçe, hareketin sokak politikasını belirleyen emekçi ve yoksul kesimlerin sesi görece gerilemiştir. Öcalan'ın kuramsal uyarısı bu bağlamda soyut kalmaz. Orta sınıfın yükselişini sınıfsal bir zafer olarak okumak, bu yükselişi mümkün kılan sömürgeci stratejiyi görünmez kılar. Diyarbakır'daki süreç bu uyarının teorik olmaktan çıkıp ampirik bir gerçekliğe dönüştüğünü göstermektedir. Bir sınıfın yükselmesi ile o yükselişin kimin çıkarına hizmet ettiği sorusu, bu çalışmanın temel gerilim noktasını oluşturmaktadır.
Öte yandan Kürdistan özelinde Öcalan, hem küresel sermayenin hem de Türk devletinin kendi uzantısı olan bir Kürt sermaye oluşumu inşa etmeye çalıştığını açıkça ortaya koyar. Amaç, Kürdistan'da can ve malıyla ağır bedeller ödemiş halk hareketini bölmek ve etkisizleştirmektir. Bu sınıf, hakim ulus burjuvazisi yararına toplumsal gelişmenin önünde engel haline gelen bir "sosyal ajan" tabakasıdır (Öcalan, 1978). Kürt üst tabakası, Avrupa burjuvazisi gibi milli bir pazar için savaşmak yerine kişisel çıkarları karşılığında sömürgeci sistemle uzlaşmıştır. Önceki dönemlerde Kürtlüğü inkâr etme temelinde korunan çıkarlar, artık sahte Kürtçülük söylemiyle sürdürülmekte ve büyütülmektedir. Öcalan bu yapıyı "ağacın kurdu" metaforuyla tarif eder. Görünüşte Kürt ulusal varlığının bir unsuruymuş gibi davranan bu kesimin, halkın ağır bedellerle elde ettiği kazanımları içten kemirmekte olduğunu ifade eder. (Öcalan, 2013d).
Öcalan, sermayeyi "toplumu bir kene gibi emerek" şişen bir güç olarak tanımlar (Öcalan, 2013b). Sömürgeci güçler Kürt toplumunun tarihsel üretim dokusunu tahrip ederek halkı işsizliğe mahkum eder. Savunmasız bırakılan bireylere öz kimliklerinden vazgeçmeleri karşılığında sunulan sınıflı imkânlar, ekonomiyi bir "ajanlaştırma aracı" olarak işlevselleştirir (Öcalan, 2013d). Bu tablonun tek gerçek alternatifi olarak Öcalan, kâr güdüsü yerine kullanım değerini esas alan "demokratik komünal ekonomi" modelini önerir (Öcalan, 2012).
2.2. Fanon'un Ulusal Burjuvazi Eleştirisi ve Wallerstein'ın Katkısı
Frantz Fanon, en sert eleştirilerini "ulusal burjuvazi" olarak adlandırdığı sınıfa yöneltir. Batı'daki muadillerinin aksine bu sınıf, üretim araçlarını elinde tutan ya da sanayi devrimini gerçekleştiren dinamik bir yapıdan uzaktır. Ekonomik gücü son derece sınırlı olan bu kesim, tarihsel misyonu bakımından sömürgeci metropol ile yerel halk arasında aracılık yapmaktan ibarettir (Fanon, 2007). Büyük fikirlerden ve yaratıcılıktan yoksun olan bu sınıf, üretim, icat veya inşa ile uğraşmayıp tamamen aracı tipi faaliyetlere yönelmiştir. Fanon bu yapıyı, ulus ile yeni sömürgecilik maskesi takan vahşi kapitalizm arasında bir "iletim hattı" olarak tanımlar (Gümüş, 2025).
Wallerstein, Fanon'un bu analizini dünya-sistemleri perspektifinden derinleştirmiş ve sömürge ülkelerindeki sermaye sınıfını "idari burjuvazi" olarak kavramsallaştırmıştır. Bu tabakanın yapısal konumu, suistimali kaçınılmaz bir sonuç olarak üretmekte ve çoğu sömürge sonrası rejimin asli dayanağını oluşturmaktadır (Wallerstein, 2025).
Bu ayrım özünde aynı sınıfın iki farklı işlev iddiasını tanımlamaktadır. Ulusal kimliği sahiplenmek meşruiyet zemini kurar, ancak bu zemin gerçek anlamda bir ulusal demokratik bir ekonomi stratejisine dönüşmek yerine sermayenin büyümesi için araçsallaştırılır. Kürdistan'daki sermaye birikiminin özgün koşulları bu gerilimi daha da derinleştirir. Burada söz konusu olan sermaye sınıfı hem devlet kaynaklı sermaye aktarımlarına bağımlılığıyla aracı bir konum sergiler hem de Kürt kimliği söylemi üzerinden milli bir konum iddiasında bulunur. Bu çakışma onu her iki kategorinin dışına taşır ve özgün bir çözümlemeyi zorunlu kılar.
Kürdistan bu zorunluluğu en belirgin biçimde ortaya koyan örneklerden biridir. Fanon'un modelinde ulusal burjuvazi için öngörülen "devralma" senaryosu, sömürgeciliğin bizatihi inkâr edildiği bir coğrafyada yapısal olarak imkânsız kılınmaktadır. Mevcut durumda sömürgeleştirilen halkın varlığı kabul edilmediğinde, o halkın ulusal burjuvazisinin tanımlanabileceği meşru bir zemin de ortadan kalkmaktadır. Bu koşullarda Fanon'un çerçevesi bir başlangıç noktası olarak işlevini korurken tek başına yetersiz kalmaktadır.
Sömürge döneminde sermaye sınıfı, sömürgeci yönetimle uyum içinde çalışarak halk üzerindeki baskıyı yönetmiş ve sömürgecinin "yerli kâhyaları" rolünü üstlenmiştir (Yiğit, 2025). Fanon bu sınıfın zihinsel yapısını "siyah deri, beyaz maskeler" metaforuyla açıklar. Sömürge aydını ve sermaye sahibi, beyaz efendisinin kültürel değerlerini ve dünya görüşünü taklit ederek kendi halkına ve gerçekliğine yabancılaşmıştır (Fanon, 2009). Albert Memmi, sömürgeciliğin en yıkıcı etkisini ezilen bireyin sömürgeciyi taklit etme arzusu ile kendi kimliğine duyduğu utanç arasında kalarak kendisine karşı yürüttüğü içsel savaş olarak tanımlar (Memmi, 2014). Kürt sermaye sınıfında bu içsel savaş bireysel düzeyden sınıfsal düzeye taşınmıştır. Bir yanda Kürt kimliği ve "yurtsever sermaye" söylemi benimsenmekte, öte yanda yaşam tarzı, ekonomik model ve siyasal tercihler bakımından hakim ulus sermaye sınıfı taklit edilmektedir.
2.3. Mehdi Amel: Sömürge Üretim Tarzı ve Sınıf Farklılaşmasının Engellenmesi
Öcalan'ın "sosyal ajan" kavramlaştırması ve Fanon'un ulusal burjuvazi eleştirisi, Kürt sermaye sınıfının ne olduğunu anlatmak bakımından güçlü analitik araçlar sunar. Peki bu sınıf neden bu biçimde var olur? Oluşumun tarihsel zorunluluğunu açıklamak için ayrı bir kuramsal adım gerekmektedir. Mehdi Amel bu adımı sömürge üretim tarzı kavramıyla atar. Amel, sömürge ekonomisini tarihsel olarak belirlenen ve yapısal özgünlüğü olan ayrı bir üretim tarzı olarak kavramsallaştırır. "Azgelişmişlik" gibi indirgemeci tanımlar bu özgünlüğü görünmez kılmaktadır (Amel, 1985). Bu kavramsallaştırma Fanon'un tespitlerini tarihsel bir zemine oturturken Kürdistan'a özgü koşulların analizine kapsayıcı bir çerçeve de sunar.
Kürt sermayesi bağımsız bir üretim zemini inşa edebildiği ölçüde büyüyemiyor, bilakis devlet ihalelerine ve siyasal himayeye eklemlenebildiği ölçüde var olabiliyor. Amel'in "başka bir sınıfı temsil ettiği sürece var olabilme" tespiti Kürdistan'da kurumsal bir karşılık bulmaktadır.
Amel'e göre sömürge üretim tarzı iki eksen üzerinde biçimlenir. Birincisi kapitalist üretimin pre-kapitalist toplumsal yapıya nüfuz ederek yayılmacı bir biçimde gelişmesidir. İkincisi kapitalist toplumsal yapı içinde pre-kapitalist üretimin yinelenen bir tarzda sürdürülmesidir (Amel, 1985). Bu iki eksenin bir arada işleyişi sömürge toplumlarını özgün bir yapısal konuma yerleştirir. Kürdistan bu çerçevede okunduğunda tablo daha berrak bir anlam kazanır. Metnin ilerleyen bölümlerinde ele alınan Diyarbakır'ın inşaat ve tekstil sektörleri modern kapitalist örgütlenme biçimleri sergilemeye çalışırken, tarımsal ilişkilerin büyük bölümü ve çatışmanın yoğun yaşandığı dönemlerde köy ekonomileri bu iki eksenin iç içe geçtiği karma yapıların örneklerini sunar. Sömürge toplumu bu iki eksenin geriliminde var olur. Sömürge üretim tarzı ne tam kapitalist ne de tam feodal bir çerçeveyle tanımlanamaz.
Amel'in analizinin temelinde daha keskin bir sav yatar. Sömürge üretimi bağımsızlıktan yapısal olarak yoksundur. Üretici güçlerin gelişimi içsel bir dinamikten doğmaz, dış güçler tarafından belirlenen ve kendisine yörünge çizilmesiyle biçimlenen bir süreçte gerçekleşir. Kapitalist üretim Avrupa'da feodal çerçeveyi zorunlu olarak parçalayarak üretici güçleri “özgürleştirirken” sömürge coğrafyalarda bu özgürleştirme yalnızca sömürgecinin çıkarına hizmet eden ve yapısal bağımlılığı kalıcılaştıran bir yönelim içinde gerçekleşebilmiştir. Üretici güçlerin gelişiminin yöneldiği tek olası amaç bağımlılıktır (Amel, 1985). Bu tespit Diyarbakır sermayesinin yapısal konumunu anlamamız bakımından doğrudan devreye girer. İhracat büyümesinin tamamına yakını Irak ve Güney Kürdistan'a yönelmiş olmakla birlikte büyümeyi belirleyen etken içsel bir üretici dinamizmden bağımsız biçimde, 2003 sonrası dışsal konjonktürün açtığı fırsattır. Büyüme gerçekleşmiştir. Bu büyümenin temeli özerk bir birikim dinamiğine dayanmaktan uzak kalmış, dışarıdan belirlenen konjonktürel fırsatların izinde şekillenmiştir. Amel'in öngördüğü bağımlılık yönelimi burada ampirik bir karşılık bulmaktadır.
Sömürge burjuvazisi sanayileşme sürecinden geçmeksizin ithalat ve ihracat hareketlerine dayalı bir ticaret sınıfı olarak biçimlenmektedir. Tüketici karakteri ağır basan bu sınıfın var olabilmesi başka bir sınıfı -metropol burjuvazisini- temsil etme işlevine bağlıdır (Amel, 1985). Keza, Kürt sermayesi bağımsız bir üretim zemini inşa edebildiği ölçüde büyüyemiyor, bilakis devlet ihalelerine ve siyasal himayeye eklemlenebildiği ölçüde var olabiliyor. Amel'in "başka bir sınıfı temsil ettiği sürece var olabilme" tespiti Kürdistan'da kurumsal bir karşılık bulmaktadır.
Amel'in tezini iktisadi bir yapı çözümlemesiyle sınırlı tutmak onun en çarpıcı savını geri planda bırakmak anlamına gelir. Sömürgeciliğin varlığının sona ermesi sömürgeciliğin doğrudan sona ermesine eşit tutulamaz. Sömürgecilik özünde bir ilişkidir ve bu ilişki, üretim sürecini sömürge tarzında örgütleyen sınıfsal yapıların aracılığıyla varlığını sürdürmektedir. Sömürgeci güçlerin fiziksel olarak geri çekilmesi, sömürge toplumsal yapı içindeki özel sınıf ilişkileri sürdüğü müddetçe sömürgeciliği ortadan kaldırmaz (Amel, 1985). Kürdistan söz konusu olduğunda bu sav çok daha keskin bir boyut kazanır. "İnkâr sömürgeciliği" koşullarında sömürgeci ilişki yalnızca sürüyor olmakla kalmaz, bizzat inkâr aracılığıyla yeniden üretilir. Açık bir sömürge yönetiminin bile bulunmadığı bu yapıda sömürgeci ilişki kendisini taşıyacak bir yerel sınıfa -Amel'in sömürge burjuvazisi olarak tanımladığı yapıya- olan ihtiyacını daha da keskinleştirir.
Tam bu noktada Amel'in çerçevesi Öcalan'ın "ağacın kurdu" metaforuyla ve Fanon'un "iletim hattı" kavramıyla kesişmektedir. Kürt sermaye sınıfının devletle kurduğu ilişki pragmatik bir uyum kararı olarak okunamaz. Amel'in tanımladığı sömürge üretim tarzı içinde bu ilişki, sömürge ilişkisinin sınıfsal düzeyde yeniden üretilmesinin mekanizması olarak kavranması gereken bir bağa karşılık gelir. 1990'ların fiziksel tasfiye döneminden AKP'nin seçici entegrasyon stratejisine uzanan süreç bu mekanizmanın tarihsel sürekliliğini belgeler. Baskı biçimleri değişmiş, sömürge ilişkisinin kendisi sürmüştür. Amel'in analizi bu sürekliliğin kuramsal zeminini sunmaktadır.
"İnkâr sömürgeciliği" koşullarında sömürgeci ilişki yalnızca sürüyor olmakla kalmaz, bizzat inkâr aracılığıyla yeniden üretilir. Açık bir sömürge yönetiminin bile bulunmadığı bu yapıda sömürgeci ilişki kendisini taşıyacak bir yerel sınıfa -Amel'in sömürge burjuvazisi olarak tanımladığı yapıya- olan ihtiyacını daha da keskinleştirir.
2.4. Braudel ve Anti-Ekonomik Birikim: Kürt Sermaye Sınıfını Anlamak
Fernand Braudel, kapitalizmi arz-talep ilişkisine dayalı serbest piyasanın adı olarak okumayı reddetti. Ona göre kapitalizm tekel ağları ve fiyat istismarıyla biçimlenen bir iktidar sistemidir. Piyasa ekonomisinin üstünde ayrı bir katmanda konumlanan bu düzen, tekelci güçlerin hâkimiyet kurduğu anti-ekonomik bir işleyiş üzerine kuruludur. Braudel bu tablonun altındaki formu "zemin kat" metaforuyla anlattı. Temel insan ihtiyaçlarının karşılandığı, kullanım değerinin belirleyici olduğu bu zemin tarihsel olarak toplumun eşitlikçi varoluş pratiğine karşılık geliyordu (Uysal ve Besili, 2016). Kapitalizm bu zemini gasp eden, üzerine çıkan ve kendi tekelci mantığına tabi kılan bir birikim rejimidir. Bu ayrım Braudel'in en özgün katkısını oluşturur. Piyasa ile kapitalizmi birbirinden ayıran bu çerçeve, sermaye birikiminin her zaman rekabetçi bir mantıkla işlemediğini, aksine iktidar ilişkilerinin belirlediği tekelci kanallar aracılığıyla büyüdüğünü gösterir.
Bu kavrayışın sömürge toplumlarındaki sermaye oluşumuna uygulanması, Amel'in bir önceki bölümde ortaya koyduğu yapısal bağımlılık argümanını farklı bir açıdan tamamlamaktadır. Sömürgeciliğin üretim ilişkilerine şiddet yoluyla müdahale ederek yerleşik ekonomik yapıları tasfiye etmesi, Braudel'in tekelci kapitalizm ile piyasa ekonomisi arasında kurduğu ayrımın somut tarihsel örneğidir. Sömürge topraklarındaki sermaye birikimi rekabetçi bir piyasanın içsel dinamiklerinden türememiştir. Askeri fetih, zorunlu vergi, el koyma ve ticaret tekelinin dayatılmasından beslenmiştir. Kürdistan'da bu sürecin görünümü hem daha örtük hem de daha katmanlıdır. İnkâr tam da bu noktada işlevselleşmektedir. Adı bile konulmayan bir sömürgede tekelci birikim açık bir yönetim aygıtına ihtiyaç duymaz. İhale ağ(a)ları, kamusal yaşamın şirketleştirilmesi ve devlet teşvikleri bu sömürgeciliği hem görünmez kılan hem de yeniden üreten mekanizmalara dönüşmektedir.
Braudel'in "zemin kat" metaforu Kürt sermaye sınıfının yapısal konumunu anlamamızı mümkün kılar. Bu sınıfın birikimi kullanım değerine dayalı bağımsız bir üretim zemininden beslenememektedir. Devlet aracılığıyla aktarılan kaynaklar, neoliberal politikalar, kamu ihaleleri ve teşvikler bu sınıfın birikiminin temel kanallarını oluşturmaktadır. Sermaye, piyasanın içsel rekabetinden güç almak yerine iktidar ilişkilerinin sağladığı koşullu himayeye yaslanarak büyümektedir. Bu tablo Braudel'in tespit ettiği anti-ekonomik birikim mantığının yerel bir yansımasıdır (Uysal ve Besili, 2016). Diyarbakır örneği göstermektedir ki Kürt sermayesi bu anti-ekonomik birikim sürecinde pasif bir alıcı konumunda kalmamaktadır. Devlet himayesini işlevsel kılmak için siyasi bağlılıklarını, kimliksel söylemlerini ve kurumsal konumlanmalarını aktif biçimde araçsallaştırmaktadır. Braudel'in tarif ettiği tekelci mantık burada sömürge ilişkisinin özgül koşullarıyla birleşmekte ve Kürt sermaye sınıfını hem bu ilişkinin ürünü hem de yeniden üreticisi konumuna taşımaktadır.
Adı bile konulmayan bir sömürgede tekelci birikim açık bir yönetim aygıtına ihtiyaç duymaz. İhale ağ(a)ları, kamusal yaşamın şirketleştirilmesi ve devlet teşvikleri bu sömürgeciliği hem görünmez kılan hem de yeniden üreten mekanizmalara dönüşmektedir.
Öcalan, Braudel'in teorisini önemsemekle birlikte yetersiz bulmuştur. Öcalan'a göre kapitalizm bir tekel ve iktidar sistemi olmaktan da öte, tüm toplumsal ilişkileri sermayenin çıkarlarına göre yeniden düzenleyen çok boyutlu bir egemenlik rejimidir. Toplumsallığı oluşturan ahlaki yapıları dağıtarak yerine devlet odaklı hukuk kanunları yerleştiren bu rejim, Braudel'in ekonomi merkezli okumasının kavrayamadığı boyutlar taşımaktadır (Uysal ve Besili, 2016). Braudel bu çok boyutluluğu tekelcilik kavramı altında birleştirirken Öcalan onu endüstriyalizm, ulus-devlet ve ataerkil ideoloji eksenlerinde derinleştirmektedir. Bu eleştiri, Kürdistan'a özgü sömürge biçimini anlamak açısından belirleyici bir öneme sahiptir. Ekonomik tekelcilik Kürdistan'da yalnızca piyasa üzerindeki hâkimiyet biçiminde tezahür etmemektedir. Dil, kültür, toplumsal yaşam ve kimlik üzerinde kurulan tahakküm de bu tekelciliğin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Öcalan'ın Braudel'e yaptığı katkı tam da bu noktada Kürdistan'ın "inkâr sömürgeciliği" gerçekliğiyle buluşmaktadır.

3. KÜRDİSTAN'A ÖZGÜ SÖMÜRGECİLİK VE KÜRT SERMAYE SINIFI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
3.1. Kürdistan'ın Sömürge Statüsü: Beş Eksen
Kürdistan'ın siyasi statüsünün "sömürge" kavramı üzerinden tanımlanması, bir ekonomik sömürü ilişkisiyle sınırlı kalmayıp tarihsel sürekliliklere, devletin gizli belgelerindeki itiraflarına ve bölge özelinde uygulanan "istisna hukuku" pratiklerine dayanmaktadır (Tekin, 2025). Bu tanımlamanın gerekçeleri beş ana eksende toplanabilir.
Birinci eksen sömürgeciliğin tarihsel kökenlerini kapsamaktadır. Kürdistan'a yönelik sömürgeci yaklaşımın izleri, 19. yüzyılda belirginleşen Osmanlı modernleşmesi sürecinde bölgedeki halklara "medenileştirilmesi gereken vahşiler" olarak yaklaşılmasıyla başlar. Tarihçi Selim Deringil bu durumu, Avrupa'nın sömürgeci politikalarının bir hayatta kalma taktiği olarak taklit edildiği "ödünç alınmış sömürgecilik" olarak tanımlar. Cumhuriyet döneminde bu yaklaşım devletin kamuoyuna kapalı belgelerinde somutlaşmıştır. 1925 tarihli Şark Islahat Planı ve İçişleri Bakanı Cemil Uybadın'ın önerileri, bölgede "müstemleke tarz-ı idaresinin" kurulmasını içermektedir (Yarkın, 2025).
İkinci eksen Kürdistan'ın bir "iç sömürge" olarak yapılandırılmasıdır. Genel hukukun askıya alınarak Olağanüstü Hal, sıkıyönetim ve kayyım atamaları aracılığıyla "istisna halinin" kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürülmesi, zengin maden yataklarının merkeze aktarılması ve devletin bölge insanına yapısal olarak "potansiyel suçlu" muamelesi yapması bu statünün en belirgin göstergeleridir (Yarkın, 2025 ve Tekin, 2025).
Üçüncü eksen sosyolog İsmail Beşikci tarafından geliştirilen "devletlerarası sömürge" kavramıdır. Kürdistan, yalnızca bir devletin sömürgesi olmayıp Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş ve uluslararası alanda hiçbir yasal statüye sahip olmayan adı konulmamış bir devletlerarası sömürgedir (Beşikci, 1990). Bu statüsüzlük Kürdistan'ı uluslararası hukukun korumasından tamamen mahrum bırakmıştır. Afrika'daki ya da Asya'daki sömürgelerde en azından sömürgeleştirilen halkın varlığı kabul edilirken, Kürdistan'da sömürgeciliğin bizatihi kendisi inkâr edilerek sömürü görünmez kılınmaktadır (Kurt, 2025).
Dördüncü eksen yerleşimci sömürgecilik ve zihinsel işgaldir. Bölgeye Türk muhacirlerin yerleştirilmesi ve Kürtlerin batı illerine sürgün edilmesi, yerleşimci sömürgeciliğin tipik uygulamalarıdır. 1934 İskân Kanunu bu mantığın yasal çerçevesini inşa etmiştir. Dersim (1937-38) harekâtı, medenileştirme söyleminin fiziksel imhaya zemin hazırladığı ve devletin kendi iç yazışmalarında "sömürge yönetimi" ifadesinin açıkça kullanıldığı bir operasyondur (Goyi, 2025). Sömürgecinin en kalıcı silahı zamanla fiziksel olmaktan çıkıp zihinselleşmiştir. Bedenler sürgün edilirken dil, eğitim ve kültürel hafıza da müsadere edilmiştir.
Beşinci eksen sömürgeciliğin ekolojik boyutudur. Kürdistan'da yaşananların ağırlığı göz önüne alındığında bu boyut, akademik ve siyasi tartışmalarda hak ettiği yeri bulmaktan uzak kalmaktadır. 1990'larda yaklaşık dört bin Kürt köyünün boşaltılması sürecinde insan yerleşimleri ile birlikte ormanlar, meyve bahçeleri ve tarım arazileri de yok olmuştur (Özdemir, 2025a). Kırsal coğrafyada uygulanan bu yıkım ve tasfiye politikası 2015-2016 döneminde biçim değiştirerek kentlere taşındı. Sur, Cizre, Nusaybin ve Yüksekova gibi kentlerde aylarca süren sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonlar onlarca yıllık kentsel dokuyu ve kolektif yaşam mekânlarını da yerle bir etti (Özdemir, 2025d). Bugün bu ekolojik sömürgecilik biçim değiştirerek sürmektedir. Gabar Dağı bu tablonun en çarpıcı ve en belgelenmiş örneğini sunmaktadır. 2018-2025 arasında yaklaşık 6.200 hektarlık orman alanının yok edilmesi, petrol çıkarımı ve yüzlerce yıllık su varlıklarının kurutulması, savaş politikalarının, sermaye birikim rejimlerinin ve enerji kolonizasyonunun bu coğrafyada nasıl kesiştiğini gözler önüne sermektedir (Özdemir, 2025a).
Abdullah Öcalan, bu beş ekseni kapsayan bütünlüklü bir tahlil sunar. 1973 yılında "Kürdistan sömürgedir" tespitiyle başlayan bu tahlil, bir halkın doğal varlıklarının gasp edilmesinin çok ötesine geçer. Öcalan'ın çerçevesinde sömürgecilik, halkın bizatihi varlığının inkârına dayanan çok yönlü ve katmanlı bir soykırım kıskacına alınmasıdır (Öcalan, 1978 ve 2013d). Bu tanımlama, yukarıda ele alınan beş eksenin hiçbirini rastlantısal bir politika olarak okumaya izin vermez. Tarihsel kökenlerden ekolojik yıkıma uzanan her eksen, birbirinden bağımsız uygulamalar bütünü olarak görülemez, topyekûn bir inkâr stratejisinin parçaları olarak anlam kazanır.
Öcalan bu tablonun en ağır biçimini "beyinsel sömürgecilik" kavramıyla tanımlar. Ekonomik yağma maddi bir kaybı, zorla yerinden etme fiziksel bir yıkımı ifade eder. Beyinsel sömürgecilik ise bireyi kendi halkına, kendi emeğine ve kendi tarihine yabancılaştıran bir kişiliksizleştirme sürecidir. Kürtçenin yasaklanması ve eğitim sisteminin Türk uluslaşmasına hizmet edecek biçimde kurgulanması bu sürecin en görünür araçlarıdır (Öcalan, 1978 ve 2013d). Beyinsel sömürgecilik, öteki eksenlerden kopuk bir kültür politikası olarak işlemez. Dördüncü eksende ele alınan zihinsel işgal, beşinci eksende belgelenen ekolojik tasfiye ve ikinci eksende tanımlanan istisna hâli yönetimi birlikte değerlendirildiğinde tüm bu pratikler aynı hedefe yönelmektedir. Hedef, Kürt toplumunun kendini bir özne olarak inşa kapasitesini içten aşındırmaktır. Sömürgeciliğin bu kadar katmanlı işlemesi, ona karşı geliştirilecek her analitik ve siyasi yanıtın da o denli katmanlı olmak zorunda olduğunu göstermektedir.
Bu kavramsallaştırma, sömürgeciliğin güncel biçimlerini anlamak için de belirleyici bir çerçeve sunmaktadır. Öcalan'ın tespitine göre yeni sömürgecilik artık ülkelerin dışından işleyen bir baskı mekanizması olmaktan çıkmış, bizzat toplumun içinden işleyen bir tahakküm biçimine dönüşmüştür (Öcalan, 2013d). Kürdistan özelinde bu durum, klasik sömürgecilik teorilerinin ötesine geçen ve halkın varlığını bütünüyle inkâr eden bir kültürel soykırım rejimi olarak tezahür etmektedir. Öcalan bu yeni dönem sömürgeciliğini ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik ve askeri alanları kapsayan "yedi surlu bir kuşatma" ve topyekûn bir özel savaş biçimi olarak tanımlar (Öcalan, 2013b ve 2013d). Nihai hedef kaynakların talan edilmesinin çok ötesine geçer. Kürtlerin ulusal bir bütünlük arz etmesini engellemek ve hâkim uluslar içinde eritilmelerini sağlamak bu hedefin iki temel bileşenini oluşturmaktadır.
Öcalan'ın tespitine göre yeni sömürgecilik artık ülkelerin dışından işleyen bir baskı mekanizması olmaktan çıkmış, bizzat toplumun içinden işleyen bir tahakküm biçimine dönüşmüştür. Kürdistan özelinde bu durum, klasik sömürgecilik teorilerinin ötesine geçen ve halkın varlığını bütünüyle inkâr eden bir kültürel soykırım rejimi olarak tezahür etmektedir. Öcalan bu yeni dönem sömürgeciliğini ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik ve askeri alanları kapsayan "yedi surlu bir kuşatma" ve topyekûn bir özel savaş biçimi olarak tanımlar.
Bu yeni sömürgeci yapıda sermaye sınıfı sistemin en aktif öznelerinden biri olarak konumlanmaktadır. Hâkim ulusun burjuva sınıfı, devlet aygıtı ve dış hegemonik güçlerin desteği ile Kürdistan'ı bir yayılma alanı olarak görürken, son dönemde yükselen çeşitli sermaye grupları da din kardeşliği söylemini Kürtleri sisteme entegre etmek için stratejik bir araç olarak kullanmaktadır (Öcalan, 2013d). Holdingleşen tarikat önderlikleri Kürt toplumunu kontrol altında tutmak için birer "ideolojik korucu" hâline getirilmektedir. Kürt bireye iş ve yükselme olanakları ancak kendi öz kimliğinden vazgeçmesi koşuluyla tanınmaktadır. Böylece ekonomik hayata katılım asimilasyonun bir aracına dönüşmektedir. Yeni sömürgecilik, Kürt kazanımlarına karşı iki temel alternatif model dayatmaktadır. Birincisi küresel sermayeyle eklemlenmiş, feodal-burjuva karakterli bir Kürt ulus-devletçiliği potansiyelini yedekte tutan modeldir. İkincisi ise kolektif hakları dışlayan, Kürtlüğü bireysel bir kültürel hakka indirgeyerek özgürlük hareketini tasfiye etmeyi amaçlayan liberal yaklaşımdır (Öcalan, 2025 ve 2013d).

DTSO Başkanı Mehmet Kaya: "Ben kapitalistim. Siz kooperatif üzerinden bir ekonomi düşünüyorsunuz.
Benim amacım kâr etmek, toplumsal yarar eksenli bir üretim değil."
3.2. Sömürgeciliğin Kürt Sermaye Sınıfı Üzerindeki Yapısal Etkisi
Kürdistan'ın kendine özgü sömürge koşulları, sermaye sınıfının oluşum sürecini ve sınıfsal karakterini doğrudan belirlemiştir. Sömürge statüsündeki bir toplumda bağımsız bir sermaye birikimi sürecinin gerçekleşmesi son derece güçtür. Kürdistan'da bu yapısal engel tek bir baskı mekanizmasına indirgenemez. Devletin güvenlikçi paradigması, çatışma ortamının yarattığı kronik istikrarsızlık, sistematik kültürel asimilasyon politikaları ve finansal ayrımcılık bu mekanizmanın birbirini besleyen katmanlarını oluşturmaktadır. DTSO Başkanı Mehmet Kaya'nın tespitine göre bölge ekonomisi, 1925 Şark Islahat Planı'ndan bugüne istisnai dönemler hariç hep güvenlik eksenli idari pratiklerle yönetilmiştir. Bu durum öngörülebilir bir yatırım ikliminin oluşmasını ve yerel sermayenin birikim kapasitesini sürekli olarak aşındırmıştır (Kaya, 2025).
Kürdistan'ın baskı koşulları ile Amel'in sömürge üretim tarzı analizi arasındaki örtüşme, tarihsel bir rastlantının ötesinde kurucu bir ilişkiye işaret etmektedir. Uzun bir dönem güvenlikçi yönetim paradigmasının sermaye birikimini kronik biçimde kısıtladığı bu coğrafyada Kürt sermayesi, bağımsız bir üretim zemini üzerinden büyüme kapasitesine kavuşamamıştır. Birikim, ancak devletin sağladığı koşullu himayeye, ihale ağlarına ve siyasi eklemlenmeye yaslandığı ölçüde gerçekleşebilmiştir. Bu tablo, Amel'in sömürge toplumundaki sermaye sınıfı için belirlediği yapısal konumu Kürdistan'da somut bir gerçekliğe dönüştürmektedir. Söz konusu sınıf, metropolün burjuvazisini temsil ettiği ve bu temsil ilişkisini yeniden ürettiği ölçüde var olabilmektedir.
Öcalan'ın demokratik komünal ekonomi modeli ile Kürt sermaye sınıfının çıkarları arasındaki karşıtlık, DTSO başkanlarının kooperatif ekonomisini açıkça reddetmesi ve "Ben kapitalistim" açıklamalarıyla bireysel tutarsızlıkla açıklanamaz. Braudel'in perspektifinden okunduğunda bu direniş, tekelci birikim mantığının sınıfsal savunusudur.
Ancak bu temsil ilişkisi, Amel'in çözümlemesindeki salt aracı konumun çok ötesine geçmiştir. Özellikle son dönemde Kürt sermaye sınıfı, metropolün çıkarlarını taşıyan pasif bir aktarım mekanizması olmaktan çıkarak siyaseti doğrudan etkileyen, toplumsal yaşamı kendi bakış açısına göre dönüştürmeye çalışan ve yeni bir kültürel hegemonya kurmaya yönelen etkin bir özneye dönüşmektedir. Sermaye artık bir söz kurucu olarak da işlev görmektedir. İş örgütleri siyasi platformlara, ticari ilişkiler kimlik söyleminin taşıyıcılarına, ekonomik büyüme ise toplumsal meşruiyetin zeminini yeniden örmeye çalışan bir araca dönüşmektedir. Temsil ilişkisi bu biçimiyle kendisini benzetilenin faaliyetlerine de yaklaştırmaktadır. Baskı biçimleri dönemden döneme dönüşüm geçirmiştir. 1990'ların fiziksel tasfiye döneminden AKP'nin seçici entegrasyon stratejisine uzanan süreç bu dönüşümün açık kanıtını sunmaktadır. Temsil ilişkisinin yapısal sürekliliği bu tablonun yüzeyini oluşturmaktadır. Asıl dönüşüm ise daha derin bir katmanda işlemektedir.
Goyi'nin (2025) "mimetik sömürge" kavramı tam da bu katmanı görünür kılmaktadır. Sömürgeleştirilenlerin sömürgecinin düşünce sistemini taklit etmeye ve onun aynasından kendilerine bakmaya başlamaları, sömürgeciliğin maddi kaynakların gaspının çok ötesine geçtiğini göstermektedir. Sömürülen toplumların özgürleşme kapasitesi de içten aşındırılmaktadır. Kürt sermaye sınıfının devletle kurduğu ilişki, kendi dilini ve kimliğini araçsallaştırarak meşruiyet üretme biçimi ve komünal ekonomi modelini açıkça reddetmesi, bu mimetik sürecin sınıfsal düzeydeki tezahürleridir. Sömürge koşulları yalnızca bir sınıfın oluşum koşullarını belirlemekle kalmamış, o sınıfın kendine bakış biçimini de biçimlendirmiştir.

4. DİYARBAKIR'DA SERMAYE BİRİKİMİ VE SEKTÖREL YAPI
4.1. Tarihsel Arka Plan ve Sermaye Örgütlenmesi
Diyarbakır, tarihsel olarak Kürdistan coğrafyasının en önemli ticaret ve sanayi merkezlerinden biri olmuştur. 17. yüzyılda 16 çarşı, 2008 dükkân ve 366 esnaf grubunu barındıran bu kent, kılıç, hançer, kuyumculuk, ipek dokumacılığı ve pamuk gibi geniş bir ürün skalasıyla hem ticaret hem de üretim merkezi olarak öne çıkmaktaydı (Beysanoğlu, 1996, aktaran Nurbaki ve Erkan, 2022). Ne var ki 19. yüzyılın sonlarına doğru bu canlılık kademeli olarak azalmış ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte ciddi ölçüde daralmıştır.
Cumhuriyet döneminde Diyarbakır ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı kalmış ve modern anlamda bir sermaye sınıfının oluşumu devlet müdahalesiyle şekillenmiştir. Antep, Kayseri veya Denizli gibi kentlerin aksine Diyarbakır, yerel girişimcilerini uzun süre büyük şehirlere "ihraç" etmiştir. Yerel bir elit yapısının kurumsallaşması gecikmiştir. Bölgenin ekonomik geri bırakılmışlığı birikimli bir sömürgeci maliyetin ürünüdür. Temelleri 1925 Şark Islahat Planı'na dayanan ve kalkınmayı güvenlik politikalarına feda eden bu yapı, tarihsel bir rastlantının ürünü olmaktan çok işlevsel bir tercihle biçimlenmiştir (Kaya, 2025).
Özellikle son dönemde Kürt sermaye sınıfı, metropolün çıkarlarını taşıyan pasif bir aktarım mekanizması olmaktan çıkarak siyaseti doğrudan etkileyen, toplumsal yaşamı kendi bakış açısına göre dönüştürmeye çalışan ve yeni bir kültürel hegemonya kurmaya yönelen etkin bir özneye dönüşmektedir.
Bu tarihsel kısıtlar altında şekillenen yerel sermaye, her şeyden önce varoluş koşullarını yeniden üretme zorunluluğuyla hareket etmek durumunda kalmıştır. En önemli örgütlenme merkezi, 1996 yılında kurulan Diyarbakır Sanayici ve İş İnsanları Derneği (DİSİAD)'dır. Bu derneğin kuruluş hikâyesi bile sömürgeci baskının boyutlarını gözler önüne sermektedir. 1995'te derneği kurmak için yapılan toplantılardan biri basılmış ve iş insanları "izinsiz toplantı" yapmaktan gözaltına alınmıştır (Yüksel, 2016). GÜNSİAD ve DOĞUNSİFED gibi kurumlar ise bir dönem yerel girişimcilerin taleplerini ulusal ve uluslararası düzeye taşıyan temel aktörler olmuştur. Bu kurumlar, devlet nezdinde kurumsallaşmış büyük sermaye gruplarının aksine siyasal istikrarsızlıklara karşı daha savunmasız bir yapı sergilemektedir (Yüksel, 2013).
Sermaye birikiminin kurumsal örgütlenmesinin yanı sıra finansal göstergeler de bu dönemde dikkat çekici bir dönüşüme işaret etmektedir. Tunç'un (2023) aktardığı veriler Diyarbakır'da 2010 yılında 2.918 olan altın depo hesabı adedinin 2019'da 74.124'e, 2021'de ise 111.061'e ulaştığını ortaya koymaktadır. Bu artış yastık altında biriken değerin giderek finansal sisteme dahil edildiğinin göstergesidir. Bankalarda ödünç verilebilir fonların büyümesi, bölgedeki sermaye birikiminin kurumsal bir finansal altyapıya kavuşmaya başladığına işaret etmektedir. Bu tablo, Kürt sermayesinin yalnızca devlet teşvikleri ve kamu ihaleleri aracılığıyla büyümediğini, toplumsal tasarrufların da bu birikime eklemlendiğini göstermektedir. Bununla birlikte bu finansal genişlemenin hangi kanallar üzerinden yatırıma dönüştüğü sorusu, yapısal bağımlılık argümanını doğrular nitelikte kalmaya devam etmektedir.
4.2. Sektörel Yapı, Kırılganlıklar ve Ekolojik Boyut
İnşaat ve Gayrimenkul: Diyarbakır özelinde yerel sermaye birikiminin temel kaynağı bu sektördür. Kayapınar ilçesinin son 30 yıllık gelişim seyri bu sektörün büyüklüğünü somut biçimde göstermektedir. 1994'te 2.800 nüfuslu bir köy iken günümüzde 500.000'e yakın nüfusu barındıran bir merkeze dönüşmüştür. İmalat sanayiinin gelişmediği bölgede inşaat sektörü, 2000'lerin ortasından bu yana sürekli genişlemiştir (Koçal, 2018). Tunç'un (2023) tespiti bu tabloyu sayısal olarak desteklemektedir. Diyarbakır'da düzenli büyüme sergileyen sektör faaliyetlerinin başında inşaat ve gayrimenkul gelmektedir. Konut ve yapı çıktılarına dayanan bu sektörün GSYH payındaki sürekli artış, yerel sermaye birikiminin hangi eksende yoğunlaştığını açıkça ortaya koymaktadır.
Dış Ticaret: İhracatçı firma sayısı 2002'den bu yana yaklaşık dört kat artmıştır. DTSO verilerine göre kentin ihracatı 2002'de 6,8 milyon dolarken 2013-2014'te 241 milyon dolara ulaşmıştır (Nurbaki ve Erkan, 2022). İhracatın yüzde 55'i Irak ve Güney Kürdistan'a yönelmiş olup, 2003 sonrası Irak'taki ekonomik yeniden yapılanma bu büyümenin temel dinamiği olmuştur. 2013-2015 çözüm sürecinde barışın ekonomik çarpan etkisi somutlaşmıştır. Irak'a ihracat 13 milyar dolarla rekor kırmış ve organize sanayi bölgesindeki yatırımların yüzde 40'ı bu dönemde gerçekleşmiştir (Kaya, 2025 ve Nurbaki ve Erkan, 2022).
Tekstil Sektörü ve Zorla Yerinden Edilmenin Mirası: 1990'lardaki zorunlu göç sürecini yalnızca insani bir kriz olarak okumak, bu sürecin sermaye birikim rejimiyle kurduğu yapısal ilişkiyi görünmez kılmaktadır. Aslan (2011), OHAL uygulaması kapsamında 820 köy ve 2.345 mezranın boşaltılmasını ve 450.000'i aşkın kişinin yerinden edilmesini Türkiye tarihinin en kapsamlı mülksüzleştirme ve proleterleştirme süreci olarak tanımlamıştır. 2012 Bölgesel Teşvik Sistemi bu sürecin devamı niteliğindedir. Tamamı Kürt illerinden oluşan altıncı bölge, sigorta primlerinden muafiyet ve vergi indirimleriyle işçilik maliyetlerini net asgari ücret düzeyine çeken yapısıyla Ekonomi Bakanı Çağlayan'ın 2005'te raporlaştırdığı "bu bölgeleri Türkiye'nin Çin'i yapalım" hedefinin kurumsal karşılığıdır (Aslan, 2011).
Atlı'nın (2024) değer zinciri analizi, Diyarbakır tekstil sektörünün yapısal tablosunu ortaya koymaktadır. 2023 itibarıyla ilde 331 tekstil işletmesi faaliyet göstermekte ve bu işletmeler toplamda 21.522 kişiye istihdam sağlamaktadır. Çalışanların yüzde 64'ünün kadınlardan oluşması, sektörün emek yoğun ve esnek üretim mantığına dayalı yapısını yansıtmaktadır. İşletmelerin yüzde 87'sinin siparişe dayalı fason üretim yapması ve büyük çoğunluğunun uluslararası markaların sipariş akışına bağımlı kalması, sektörün özerk bir değer yaratma kapasitesinden yoksun olduğunu göstermektedir (Atlı, 2024).
2021 yılında kurulan Türkiye'nin ilk Tekstil İhtisas Organize Sanayi Bölgesi kısa sürede 70'ten fazla fabrikaya ev sahipliği yapmış ve yaklaşık 20 bin kişilik istihdam alanı yaratmıştır. Ancak bu büyümenin yapısal temelleri son derece kırılgandır. Enerji ve birim emek maliyetlerinin Güney Asya ve Kuzey Afrika üretim merkezlerinin üzerine çıkmasıyla uluslararası sermaye daha ucuz coğrafyalara kaymıştır. Bir buçuk yıl içinde 20 fabrika kapanmış, istihdam 20 binden 7 bine gerilemiş, yüzde 30'dan fazla kayıp yaşanmıştır (ANKA, 2025 ve Kaya, 2025). Kürdistan'ın küresel sermaye düzeni içindeki konumu bu süreçte somut biçimde belgelenmektedir. Ucuz emek deposu olarak araçsallaştırılan, artı değer çıkarıldıktan sonra terk edilen bir çevre ekonomisi dönüşmüştür.
Diyarbakır OSB'nin imalat sanayii üzerindeki etkisi istatistiksel olarak da belgelenmiştir. Tunç'un (2023) analizine göre OSB'nin gelişimine paralel biçimde il düzeyindeki GSYH payı 2004-2019 yılları arasında düzenli bir artış eğilimi sergilemiştir. Bu büyüme eğilimi, bölgedeki sanayi kapasitesinin görece genişlediğine işaret etmektedir. Ancak bu büyümenin, daha önce ele alınan yapısal kırılganlıklar göz önünde bulundurulduğunda özerk bir birikim dinamiğini yansıtmaktan uzak kaldığı görülmektedir.
GAP ve Ekolojik Sömürgecilik: Diyarbakır'ın tarımsal coğrafyası, GAP kapsamında hayata geçirilen ve hâlâ gündemde olan baraj projeleriyle doğrudan tehdit altındadır. Silvan Barajı bu sürecin en somut örneğini oluşturmaktadır. Resmî gerekçelerden biri endüstriyel tarımın geliştirilmesidir. Ancak projenin hayata geçirilmesi, Dicle'nin kollarının beslediği ve binlerce yıllık yerleşim izleri taşıyan Geliye Goderne gibi tarihsel mekanları sular altında bırakacaktır. Endüstriyel tarım söylemi burada kalkınma vaadinin kılığına bürünmüş bir mülksüzleştirme meşruiyeti olarak işlemektedir. Küçük çiftçilerin geçimlik tarım arazileri su altında kalırken sulama altyapısının gerektirdiği yüksek maliyetli mekanizasyon, ayakta kalanları borçlandırarak piyasadan silmektedir. Harvey'in (2011) "mülksüzleştirme yoluyla birikim" kavramıyla ifade edilecek olursa, barajlar aracılığıyla müşterekler gasp edilerek sermaye birikimine dönüştürülmekte ve sömürgeciliğin ekonomik altyapısı yeniden üretilmektedir.
Bu süreç Diyarbakır coğrafyası için yeni bir deneyim değildir. GAP'ın simgesi hâline gelen Ilısu Barajı, 12 bin yıllık Hasankeyf'i ve çevresindeki yüzlerce köyü sular altında bırakarak yaklaşık 100 bin insanı yerinden etmiştir (Özdemir, 2025c). İki proje arasındaki yapısal ortaklık dikkat çekicidir. Her ikisinde de endüstriyel tarım ve enerji üretimi öne çıkarılmakta, her ikisinde de yerleşik halkın coğrafyayla kurduğu tarihsel ilişki feda edilmekte ve her ikisinde de güvenlikçi mantık ile sermaye birikim rejimi iç içe geçmektedir. Hakkâri ve Şırnak'ta sınır hattına yakın inşa edilen 11 baraja resmî literatürde doğrudan "güvenlik barajı" denmesi, su politikalarının askeri stratejiyle organik bütünlüğünü açıkça ortaya koymaktadır (Özdemir'den aktaran Avcı, 2020). Silvan Barajı bu bütünlüğün Diyarbakır'daki halkasıdır. Kolombiya-Kürdistan karşılaştırmalı çözümlemesi kapsamında yapılan çalışmada bu tablo tarihsel bir perspektife oturtulmuştur (Özdemir, 2025e). GAP çerçevesinde temelleri atılan ve güvenlikçi politikalarla harmanlanan ekolojik tahakküm modeli, barış süreci ekoloji boyutunu dışarıda bıraktığı takdirde savaşın kısmen engellediği sermaye hareketlerinin bu kez "kalkınma" söylemiyle yeni bir aşamaya taşınması riskini beraberinde getirmektedir.
Diyarbakır'daki sektörel tablo bir bütün olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan görünüm, Fanon'un sömürge burjuvazisi için çizdiği "üretimden ve inşadan kopuk" tasvirle tam anlamıyla örtüşmemektedir. Başta inşaat, tekstil ve sınır ötesi ticaret eksenindeki üretici dinamizm bu sınıfa gerçek bir ekonomik ağırlık kazandırmıştır. Ancak iş insanlarının hala büyük çoğunluğunun ihracat yapamaması, devlet teşviklerinden yararlanamaması ve 2015 sonrasında yaşanan büyük sermaye göçü, bu üretici karakterin özerk bir birikime dönüşemediğini belgelemektedir (Nurbaki ve Erkan, 2022). Fanon'dan kısmi ayrışma ile Fanon'a yapısal yakınlık bu sınıfın aynı anda taşıdığı iki gerçekliktir. Bu gerilimi çözüme kavuşturmak için sektörel verilerden ibaret bir analiz yeterli olmamakta, bu sınıfın devlet ve Kürt siyasi hareketiyle kurduğu ilişkinin derinlikli bir okuması gerekmektedir.

5. KÜRT SERMAYE SINIFININ DEVLET, HÜKÜMET VE YEREL SİYASETLE İLİŞKİSİ
5.1. 1990'lar: Fiziksel Tasfiyeden Hayatta Kalmaya
1990'lı yıllar, Kürt sermayesi için OHAL rejimi altında faili meçhul cinayetler ve infaz listeleriyle karakterize edilen ağır bir fiziksel tasfiye dönemini temsil etmektedir. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller'in 4 Kasım 1993'te yaptığı basın toplantısında "PKK'ye yardım eden Kürt iş adamlarının listesi elimizde" açıklaması, Kürt sermayedarlar üzerinde yıkıcı bir etki bırakmıştır (Yüksel, 2016 ve Önder, 2011 ve T24, 2022). Çiller'in açıklamasının ardından iki yıl içinde 19 Kürt iş insanı faili meçhul cinayetler sonucu yaşamını yitirmiştir. Listede adı geçen pek çok kişi ticari faaliyetlerini sürdüremeyeceğini anlayarak iş kollarını değiştirmek ya da yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştır.
Devletin bu dönemdeki politikası yalnızca tasfiyeyle sınırlı kalmamıştır. Biat edenlere yükselme yolu açan, uyumlu olanları ödüllendiren paralel bir strateji de işletilmiştir. Ayakta kalmayı başaran sermaye grupları büyük oranda devletle uyumlu bir hat izleyebilen, yerel ve Ankara bürokrasisiyle yakın ilişki kurabilen aktörlerden oluşmuştur. Bu uyum özgürce kurulan bir tercih olarak okunamaz. Fiziksel baskı altında biçimlenmiş, devletin siyasi takdirine bağlı ve her an geri çekilebilir koşullu bir himayeye yaslanmak zorunda kalınmış bir varoluş stratejisidir.
1990'lı yıllar, Kürt sermayesi için OHAL rejimi altında faili meçhul cinayetler ve infaz listeleriyle karakterize edilen ağır bir fiziksel tasfiye dönemini temsil etmektedir. Devletin bu dönemdeki politikası yalnızca tasfiyeyle sınırlı kalmamıştır. Biat edenlere yükselme yolu açan, uyumlu olanları ödüllendiren paralel bir strateji de işletilmiştir.
Bu dönemde "borç ödeme" ve "bedel ödeme" kavramları, devletin tasfiye politikalarına karşı geliştirilen bir direniş argümanı olarak anlam taşımıştır. Fiziksel baskı altında ticaretini sürdürmek zorunda kalan, faili meçhul tehditlerle yaşayan ve her adımını devletin güvenlik paradigmasının belirlediği sınırlar içinde atmak durumunda kalan bir sınıf için bu kavramlar gerçek bir varoluş gerekçesini dile getirmektedir. O dönem ayakta kalmak da bir mücadele biçimidir ve bu söylem dönemin gerçekliğinin bir ifadesidir.
Ancak koşullar değiştikçe söylemin işlevi de dönüştü. AKP döneminin seçici entegrasyon stratejisiyle birlikte devlet himayesi artık fiziksel tasfiyenin yerini aldı. Baskı biçimi değişti, ancak sömürge ilişkisinin kendisi sürdü. Tam da bu kırılma noktasında "borç ödeme" ve "bedel ödeme" kavramları özgün işlevlerinden koparak farklı bir işlev üstlendi. Sınıfsal çıkarları ulusal değerler perdesinin ardına saklayan, devletle kurulan uyum ilişkisini meşrulaştıran ve kurumsallaşma süreçlerini halkın gözünde kabul edilebilir kılan bir söylem zeminine dönüştü. Fanon'un ulusal burjuvazi için tarif ettiği meşruiyet stratejisi burada somut bir karşılık bulmaktadır. Sömürge koşullarında hayatta kalmak için geliştirilen dil, zamanla o koşulları yeniden üreten bir işleve büründü.
5.2. AKP Dönemi: Seçici Entegrasyon ve Finansal Ayrımcılık
AKP iktidarıyla birlikte devletin Kürt sermayesine yönelik stratejisi fiziksel tasfiyeden "seçici entegrasyona" evrilmiştir (Kılıç, 2018). 2005 yılında dönemin başbakanı Erdoğan'ın Diyarbakır ziyaretiyle başlayan süreçte DTSO liderliğindeki iş camiasının kurumları olağandışı bir siyasal görünürlük kazanmıştır. Kutbettin Arzu ve Galip Ensarioğlu gibi DTSO başkanlarının AKP bünyesinde milletvekilliği ve bakan yardımcılığı gibi kritik görevlere getirilmesi, yerel sermayenin merkezi iktidar blokuna eklemlenme çabasının en somut göstergesi olmuştur (Önder, 2011).
AKP döneminin seçici entegrasyon stratejisiyle birlikte devlet himayesi artık fiziksel tasfiyenin yerini aldı. Baskı biçimi değişti, ancak sömürge ilişkisinin kendisi sürdü. Tam da bu kırılma noktasında "borç ödeme" ve "bedel ödeme" kavramları özgün işlevlerinden koparak farklı bir işlev üstlendi. Sınıfsal çıkarları ulusal değerler perdesinin ardına saklayan, devletle kurulan uyum ilişkisini meşrulaştıran ve kurumsallaşma süreçlerini halkın gözünde kabul edilebilir kılan bir söylem zeminine dönüştü.
SODES gibi projeler, kamu ihaleleri ve bölgesel teşvikler aracılığıyla iktidar uzun bir dönem, kendi siyasi çizgisine biat eden "sadık" bir yerel sermaye inşa etmeye çalışırken muhalif kalan sermayeyi "terörle ilişki" gerekçesiyle yasal ve ekonomik baskı mekanizmaları üzerinden tehdit eden çift yönlü bir hegemonik eklemleme stratejisi izlemiştir (Kurt, 2025). Bu hegemonik yapılanmanın gündelik ekonomik hayata en somut yansıması finansal ayrımcılık alanında kendini göstermektedir. Bölgedeki iş insanları finansa erişimde ciddi engellerle karşılaşmakta, bir bankanın Diyarbakır şubesinin vermediği krediyi aynı iş insanı merkezini İstanbul'a taşıdığında kolayca alabilmektedir (Kaya, 2024).
Fernas Şirketler Grubu'nun sahibi ve AKP Batman Milletvekili Ferhat Nasıroğlu örneği, bu türden bir ittifakın yapısal çelişkilerini somutlaştırmaktadır. Nasıroğlu, 2023 seçim sürecinde "davamızda samimiyiz, ben Kürt'üm" ve "bu mesele tüm Kürdistan için derin bir mesele" diyerek Kürt kimliğini açıkça sahiplenen bir söylem kurmuştur (Rûdaw, 2023). Ancak bünyesinde 15.000'e yakın çalışan barındıran bu şirketin sermaye birikimi büyük ölçüde devlet ihalelerine ve kamu teşviklerine yaslanmaktadır. 2024 yılında Manisa-Soma'daki maden ocağında sendikaya üye olan işçilerin toplu olarak işten çıkarılması ve Nasıroğlu'nun sendika temsilcisini "münafık" olarak nitelendirmesi, Fanon'un sömürge sermaye sınıfı için betimlediği tavrın birebir yansımasıdır. Kürt kimliğini ve kolektif acıyı sahiplenen söylem, kendi halkının emek mücadelesini bastıran bir pratikle aynı anda var olmaktadır.

Dönemin DTSO Başkanı Galip Ensarioğlu: "Hayatında dükkan işletmemiş birileri Kürdistan için ekonomik model öneriyor. Hiçbir realitesi olmayan, uygulanabilirliği olmayan tamamen hayal ürünü olan şeyler."
5.3. İkili İktidar, Sermayenin Dönüştürücü Baskısı ve "Yurtsever Sermaye" Söylemi
Kürt sermaye sınıfının Diyarbakır'daki varoluş biçimi, ekonomik rasyonellik ya da siyasi sadakat gibi tek eksenli açıklamalarla kavranamayacak kadar katmanlı bir görünüm arz etmektedir. Bu karmaşıklığın özünde, sermayenin merkezi devlet ile Kürt siyasi hareketi arasında köklü bir gerilim yaşadığı ve bu gerilimin her iki tarafla da kurulan ilişkileri kalıcı olarak çatışmalı kılan özgün bir yapı yatmaktadır.
Kılıç (2018), Diyarbakır'daki iş camiasının merkezi devlet ile Kürt hareketi arasında şekillenen ikili bir iktidar yapısı içinde faaliyet gösterdiğini tespit etmektedir. İş insanları bir yanda merkezi hükümetle pragmatik ilişkilerini sürdürürken öte yanda Kürt siyasi hareketi tarafından inşa edilmeye çalışılan ahlaki ekonomi modeline görünürde eklemlenen bir tutum geliştirmek durumunda kalmıştır. Bu eklemlenmenin özü, antikapitalist ilkeleri içselleştirmekten çok kültürel ve kimliksel ortaklaşmayı sermaye birikiminin meşruiyet zeminine dönüştüren stratejik bir araçsallaştırmaya dayanmaktadır.
Kürt siyasi hareketi kurduğu pek çok yapıda "yurtsever" ön ekini kullandı; bu yapılar yalnızca hareket üyelerine değil, harekete sempatiyle bakan herkese açık tutuldu. Bu kitlesel örgütlenmenin ideolojik düzeyde "sosyalist" ya da "komünist" olması gerekmiyordu, daha kapsayıcı bir yaklaşımla mücadelenin parçası olanların "yurtsever" olması yeterliydi. Kürdistan’daki sermaye sınıfı da tam da bu açıklıktan yararlanarak kavramı bir tür meşruiyet zemini olarak kullandı. Nihayetinde, "Yurtsever sermaye" söylemi bu paradoksun kavramsal düzlemdeki en belirgin tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Fakat, klasik iktisat literatüründe bağımsız ve standart bir terim olarak yer almayan bu kavram, hangi sıfatla tanımlanırsa tanımlansın sermayenin yapısal işleyişini dönüştürmez. "Milli" ya da "yurtsever" tanımlaması, sermayenin yıkıcı karakterini gizleyen ve sınıfsal çıkarları ulusal değerler perdesinin ardına saklayan işlevsel bir söylem stratejisinden ibarettir. 2013 DTSO başkanlık seçimlerinde "Yurtsever İşadamları Girişimi" adı altında ayrı listenin (aynı zamanda ayrı bir siyasal tahayyülü temsil ederek) yarışması, bu kavramın sermaye birikiminin önünü açan pragmatik bir araç olarak nasıl kullanıldığını somut biçimde ortaya koymaktadır (Yüksel, 2016).
Kürt sermaye sınıfı birden fazla fraksiyon içermektedir. Bu çalışmanın analitik çerçevesi bakımından belirleyici olan ikisi üzerinde durmak gerekmektedir. Birinci fraksiyon devlete entegre olan kesimdir. DTSO başkanlığından AKP milletvekilliğine geçen Kutbettin Arzu ve Galip Ensarioğlu, MÜSİAD üyesi Vahit Kiler ve Fernas Holding sahibi Ferhat Nasıroğlu bu kategorinin somut örnek temsilcileridir. Bu kesim iktidarın teşvik sistemi, kamu ihaleleri ve siyasal himaye mekanizmaları aracılığıyla büyümüş ve ekonomik çıkarlarını iktidarla doğrudan bütünleştirmiştir. İkinci fraksiyon Kürt hareketiyle kültürel ve siyasi olarak uyumlu görünen ancak ekonomik modelde ayrışan kesimdir. "Yurtsever İşadamları" listesi bu fraksiyonun kurumsal ifadesidir. Kürt kimliği ve dil hakları konusunda Kürt hareketiyle ortaklaşırken kooperatifçi ve antikapitalist ekonomi modeline yapısal bir karşıtlık içindedir.
Kürt sermaye sınıfının Kürt siyasi hareketiyle ilişkisi de derin bir sınıfsal çelişki üzerine kuruludur. Kürt siyasi hareketinin önerdiği "komünal ekonomi" modeli, demokratik, ekolojik ve antikapitalist vurguları nedeniyle Kürt iş çevreleri tarafından açıkça reddedilmektedir. Dönemin DTSO Başkanı Galip Ensarioğlu bu modele şöyle tepki göstermiştir: "Hayatında dükkan işletmemiş birileri Kürdistan için ekonomik model öneriyor. Hiçbir realitesi olmayan, uygulanabilirliği olmayan tamamen hayal ürünü olan şeyler." (Yeni Şafak, 2010). DTSO Başkanı Mehmet Kaya ise şöyle konuşmuştur: "Ben kapitalistim. Siz kooperatif üzerinden bir ekonomi düşünüyorsunuz. Ben bir tekstil fabrikası açıyorum, siz bir tekstil atölyesi açıyorsunuz kooperatif olarak ama ben kapitalist olduğum için işçinin emek gücünü daha ucuza mal eden ve bunu satabilen pozisyonda olacağım. Şimdi siz burada benim pazara egemen olmamı engelleyecek misiniz? Eğer cevabınız 'Hayır' ise zaten benim tekelleşmemin önüne geçemezsiniz. Zaten bu koşullarda kooperatifinizin de ayakta kalmasının imkânı kalmıyor. Yani benim onun rekabet gücünü ortadan kaldırabilecek bir sistemim var. Ben kapitalistim. Benim amacım kâr etmek, toplumsal yarar eksenli bir üretim değil." (Genç, Çiçek ve Karataş, 2019). Bu iki alıntı sınıfsal bir konumlanmanın, bireysel tutarsızlıkla açıklanamayacak yapısal bir zorunluluğun ifadesidir.
Gramsci'nin hegemonya kavramı bu tablonun teorik zeminini görünür kılmaktadır. Devlete entegre fraksiyon, Türk devlet ve burjuvazisi hegemonyasının organik bir unsuruna dönüşerek o hegemonyayı yerel düzeyde taşıyan ve meşrulaştıran bir işlev üstlenirken, yurtsever sermaye fraksiyonu Kürt hareketiyle kültürel ortaklaşmayı sürdürerek alternatif bir hegemonik proje içinde konumlanmaktadır. Bu ideolojik parçalanmışlık, Kürt sermaye sınıfının bağımsız ve tutarlı bir hegemonik proje üretemediğini, her fraksiyonunun dışsal bir hegemonik zemine yaslanarak var olmak zorunda kaldığını göstermektedir. Bu sınıfın sömürge koşullarının yapısal ürünü olduğunun en güçlü kanıtı tam da bu noktada açığa çıkmaktadır.

Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimler anlayışı başından güçlü bir demokratik vizyon taşımıştır. Kadın merkezleri, sağlık birimleri ve kültürel mekânlar bu vizyonun cisimleşmiş halleri olarak anlam kazanmıştır. Ancak güçlenen Kürt sermaye sınıfı, belediyelerle kurduğu ihale ilişkisi ve mekânsal dönüşüm süreçleri aracılığıyla kentsel ranttan açığa çıkan gelirin dağıtım biçimini kendi lehine yeniden düzenlemiştir.
5.4. Sermayenin Yerel Siyaseti Biçimlendirici Etkisi: Kâr, Nüfuz ve Önceliklerin Dönüşümü
Kürt sermaye sınıfının kentteki etki alanını kavramak, devlet ve Kürt siyasi hareketi ile kurulan ikili ilişkiye odaklanan analizlerin ötesinde bir çözümlemeyi gerektirir. Bu sınıfın gerçek dönüştürücü gücü, 2000’li yıllardan itibaren neoliberal politikalarla hız kazanan ekonomik dönüşüm sürecinde ve bu dönüşüm sürecinin zorunlu sonucu olarak kentteki ana aktörlerin birbirleri arasındaki stratejik ilişkilenmelerde açığa çıkmaktadır.
Neoliberal politikaların Kürdistan’a nüfuz etmesi çelişkili bir tablo üretmiştir. Bu politikalar bir yanda küçük üreticileri, çiftçileri ve geçimlik tarım emekçilerini mülksüzleştirirken öte yanda birikim sürecine erken eklemlenen kesimler için tarihsel olarak benzeri görülmemiş fırsatlar açmıştır. İnşaat, madencilik, dış ticaret ve endüstriyel tarım alanlarındaki büyüme, Kürt sermaye sınıfını hem ekonomik hem de kurumsal açıdan köklü biçimde güçlendirmiştir. Bu güçlenme süreci, söz konusu sınıfı birikim yapan bir özne olmaktan çıkarıp kentteki siyasi dengeleri etkileyen, öncelikleri belirleyen ve söylemleri biçimlendiren merkezi bir aktöre dönüştürmüştür. Zamanla iş örgütleri, yalnızca iş dünyasını temsil eden sermaye kuruluşları olarak kalmayıp kentteki ekonomik gündemin çerçevelendiği ve siyasi taleplerin dillendirildiği ayrıcalıklı platformlara dönüşmüştür.
Ekonomik güçlenmenin getirdiği bu yeni konum, Kürt sermaye sınıfını kentteki diğer başlıca aktörlerle zorunlu olarak ilişki kurmaya yöneltmiştir. Kürt siyasi hareketi, sivil toplum kuruluşları ve belediye yönetimleri bu ilişkilenmenin farklı veçhelerini oluşturan aktörler olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu ilişkilenmenin niteliği, karşılıklı dönüşümü hedefleyen eşitlikçi ve demokratik bir ortaklık mantığından bağımsız bir çizgide şekillenmiştir. Kürt sermaye sınıfı söz konusu aktörlerle ilişki kurarken her durumda öncelikle piyasa koşullarının iyileştirilmesini, yatırım ortamının güvence altına alınmasını ve kâr süreçlerinin önündeki engellerin kaldırılmasını esas almıştır. Kürt hareketiyle kurulan kültürel ve kimliksel ortaklaşma, bu yapısal gerçekliği örten sembolik bir işlev üstlenmiştir.
Devletin Kürt sermayesi üzerinden kurduğu ilişki, Kürdistan'dan Türk burjuvazisine kaynak aktarımının çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Artı değerin el konulması bu ilişkinin yalnızca bir boyutunu oluşturmaktadır. Asıl mesele yaşamın bütününün düzenlenmesi, denetlenmesi ve gözetim altında tutulmasıdır.
Kürt belediyeciliği bu ilişkilenmenin biçimlendiği temel zemin olmuştur. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimler anlayışı başından güçlü bir demokratik vizyon taşımıştır. Kadın merkezleri, sağlık birimleri ve kültürel mekânlar bu vizyonun cisimleşmiş halleri olarak anlam kazanmıştır (Off-University, 2022a). Ancak bu demokratik vizyon zamanla pratikte aşınmıştır. 2010'ların sonlarına doğru uygulamalarda belirgin bir dönüşüm yaşanmış, sınıfsal farklılık anlamında makas ciddi biçimde açılmıştır (Off-University, 2022b). Bu aşınmanın temelinde kısmen sermayenin yerel siyaset üzerindeki dönüştürücü baskısı yatmaktadır. Güçlenen Kürt sermaye sınıfı, belediyelerle kurduğu ihale ilişkisi ve mekânsal dönüşüm süreçleri aracılığıyla kentsel ranttan açığa çıkan gelirin dağıtım biçimini kendi lehine yeniden düzenlemiştir. Belediyelerin yoksulları güçlendiren mekanizmalar kurmak yerine ihale dağıtan ve yerel sermayenin birikimini kolaylaştıran aracı kurumlara dönüştüğüne dair analizler yapılmıştır (Genç, Çiçek ve Karataş, 2019).
Bu ilişkilenmenin en görünür çıktılarından biri, iş dünyasına özgü söylemlerin siyasi dile taşınma sürecidir. “İstikrar yatırımın ön koşuludur” ya da “ekonomik potansiyel barışla taçlandırılmalıdır” gibi önermeler, iş çevrelerinin gündeminden siyasi aktörlerin diline ve kurumsal belgelerine geçmiştir (DTSO, 2026). Kürt siyasi hareketinin demokratik ve özgürleşmeci ekonomik vizyonu teorik düzeyde varlığını korusa da pratik uygulamalar giderek sermayenin öncelikleriyle eklemlenen bir zemine çekilmiştir. Bu süreç doğrusal ve tek yönlü işlemez; ancak sonuçları bakımından özgürleşmeci siyasetin tabandan gelen baskısını sistemin ağırlık merkezi olan sermayenin gündemine tabi kılmaktadır.
Çetin’in (2020) isabetle tespit ettiği üzere, “devrimi çalma” yalnızca doğrudan müdahaleler biçiminde gerçekleşmez. Devrimi amacından saptırarak içten çökertmek, yozlaştırmak için işbirlikçi güçlerin devreye sokulması da aynı işlevi görmektedir. Sermayenin yerel siyaseti biçimlendirici etkisi tam da bu çerçevede ele alınmalıdır. Bu etki, mevcut sınıfsal ilişkilerin kentsel ölçekte yeniden üretilmesini kolaylaştıran, özgürleşmeci siyasetin dönüştürücü iddiasını sermayenin gündemine eklemlendiren ve kalıcı bir yozlaşma dinamiği kuran yapısal bir işlev görmektedir. Kürt siyasi hareketinin toplumsal kazanımlarının korunması ile bu yapısal dinamiğin görünür kılınması, süregelen ve sonuçlanmamış bir gerilimin kaçınılmaz olduğu bir süreçtir.
Devlet, Kürt toplumunun siyasi enerjisini sokaktan binaya, devrimci talepten bireysel ekonomik rasyonaliteye çekmek için teşvik, normalleştirme ve içselleştirme mekanizmaları araçlarını kullanmaktadır. Sermaye sınıfı bu süreçte hem bu rızanın taşıyıcısı hem de üreticisi konumunun merkezine yerleştirilmektedir.
Devletin Kürt sermayesi üzerinden kurduğu ilişki, Kürdistan'dan Türk burjuvazisine kaynak aktarımının çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Artı değerin el konulması bu ilişkinin yalnızca bir boyutunu oluşturmaktadır. Asıl mesele yaşamın bütününün düzenlenmesi, denetlenmesi ve gözetim altında tutulmasıdır. Sömürgeci devletin gerçek hedefi, bağımlılık ilişkilerini pekiştirerek Kürt toplumunu kendi kendini yönetme kapasitesinden yoksun kılmaktır. Bu çerçevede Kürt sermaye sınıfı sadece bir kaynak aktarım aracı olarak okunamaz. Toplumsal yaşamı örgütleyen, öncelikleri belirleyen ve siyasal dili biçimlendiren bir hegemonik mekanizma olarak kurulmaktadır. Devrimci mücadeleler ve büyük bedeller pahasıyla kazanılmış toplumsal kazanımlar -komünal örgütlenme pratikleri, dayanışma ağları, sınıfsal ve toplumsal özgürleşme talepleri- bu süreçte doğrudan tasfiye edilmekten ziyade aşındırılarak dönüştürülmek ve makul, sistemle uyumlu ve piyasaya eklemlenebilir bir biçime indirgenmek istenmektedir. İktidarın en kalıcı işleyiş biçimi rızanın örgütlenmesi üzerinden kurulur. Zor bu süreçte ikincil bir araca dönüşmüştür. Devlet, Kürt toplumunun siyasi enerjisini sokaktan binaya, devrimci talepten bireysel ekonomik rasyonaliteye çekmek için teşvik, normalleştirme ve içselleştirme mekanizmaları araçlarını kullanmaktadır. Sermaye sınıfı bu süreçte hem bu rızanın taşıyıcısı hem de üreticisi konumunun merkezine yerleştirilmektedir.

6. SINIFSAL SİYASETİN GÖRÜNÜRLEŞMESİ VE BARIŞ SÜRECİNİN EKONOMİ-POLİTİĞİ
6.1. Sınıfsal Yarılmanın Mekânsallaşması
Diyarbakır'ın son yirmi yıllık toplumsal serüveni, kentin fiziksel sınırlarının genişlemesinin ötesinde sınıfsal bir yarılmanın mekânsal, ekonomik ve siyasal düzeyde kurumsallaşmasını ifade etmektedir. Bugün kenti ikiye bölen Urfa Yolu, şehrin iki farklı yakasını ve iki zıt sınıfsal gerçekliğini temsil eden güçlü bir sembol haline gelmiştir (Özgür Amed'ten akt. Avcı, 2023). Diyarbakır'daki iş insanlarının yüzde 60'ının güvenlikli sitelerde, yüzde 40'ının ise villalarda ikamet etmesi, kentin sınıfsal haritasının keskinleştiğini somut biçimde göstermektedir (Nurbaki ve Erkan, 2022).
Koçal'ın (2018) analizine göre Diyarbakır'daki mekânsal dönüşüm bu sınıfsal yapılanmanın fiziksel düzlemdeki karşılığını oluşturmaktadır. Bir tarafta Sur, Bağlar ve Şehitlik semtleri, öte yanda Kayapınar ve Mahabad Bulvarı alanları bulunmaktadır. Mevcut konut stoğu dağılımı bakımından en fazla yoğunluğun yüzde 42,6 ile Bağlar semtinde olduğu, yapıların büyük kısmının eski ve ruhsatsız olarak inşa edilmesi nedeniyle “çarpık” kentleşmenin bu semtte yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Bu büyüme, organik bir kentsel dinamikten beslenmek yerine köy yakmalar, zorunlu yerinden edilme, mülksüzleşme ve ekonomik faaliyetlerin sistematik biçimde engellenmesinden beslenen ve insanları burada tutunmak zorunda bırakan politikaların ürünüdür.
Bu kentleşmenin yıkıcı sonuçları 6 Şubat 2023 depremlerinde trajik biçimde açığa çıkmıştır. Diyarbakır genelinde yıkılan 175 binanın 61'i Bağlar ilçesinde yoğunlaşmıştır. Kentteki hasarlı yapıların yüzde 90'ı Bağlar'ın 5 Nisan, Şeyh Şamil ve Mevlâna Halit mahallelerinde yer almaktadır (TV5 Haber, 2024-Cebe, 2023). Yaklaşık 250 bin kişi evlerine giremez hale gelmiştir (Medyascope, 2023). Yoksulların yoğunlaştığı mahalleler yıkılırken sermaye sınıfının mekânsal olarak konumlandığı alanlar ayakta kalmıştır. Deprem, sınıfsal ayrışmanın haritasını bizzat enkaz ve yıkım üzerinden yeniden çizmiştir.
Bu mekânsal yarılmanın gelir dağılımı üzerindeki etkisi de ölçülebilir bir iz bırakmıştır. Tunç'un (2023) verilerine göre Diyarbakır'da P80/P20 oranı 2014 yılında 7,5 kat iken 2016'da 6,6 kata gerilemiş, ancak ardından yeniden 7,3'e çıkmıştır. Bu seyir kendi başına anlamlı bir hikâye anlatmaktadır. 2013-2015 çözüm sürecinin yarattığı görece istikrar ortamında gelir eşitsizliği azalmış, çatışmanın yeniden derinleştiği dönemde ise eşitsizlik tekrar yükselmiştir. Sömürge koşullarının ürettiği gelir adaletsizliği yapısal bir zemine oturmaktadır. Çatışma ve istikrarsızlık bu eşitsizliği derinleştiren bir etken olarak işlev görmekte, barış dönemleri ise bu yapısal zemini dönüştürmeksizin yalnızca geçici bir yumuşama yaratmaktadır.
Kürt siyasal hareketi 1999 öncesinde ağırlıklı olarak bir "alt sınıf hareketi" karakteri taşırken, 1999 sonrası kentleşme, legalleşme ve kurumsallaşma süreçleriyle birlikte legal siyaset alt ve orta sınıfların koalisyonuna dönüşmüştür (Genç, Çiçek ve Karataş, 2019). Bu dönüşüm kendi içinde bir risk barındırmaktadır. Kentleşme sınıfsal ayrışmayı derinleştirirken, legalleşme ve kurumsallaşma hareketin tabandan gelen devrimci enerjisini kurumsal çıkarlara tabi kılma eğilimi taşır. Parlamenter siyaset alanındaki güç dengesi zamanla orta sınıf lehine bozulmuştur. Parti, belediye, sendika ve oda özelinde etkin olan aktörler orta sınıfın yaşam alanlarında konumlanmaya başlamıştır (Çiçek, 2019). Gramsci'nin "pasif devrim" kavramıyla ifade edilecek olursa, Kürt hareketinin tabandan gelen devrimci enerjisi orta sınıfın kurumsal kontrolü altında sisteme eklemlenebilir bir forma dönüştürülmeye çalışılmaktadır (Gramsci, 2014).
6.2. Demokratik Komünal Ekonomi Modelinin Pratik Sınanması
Öcalan'ın devrim anlayışında ulusal kurtuluş bir varış noktası olarak kurulmaz. Toplumsal özgürleşmenin kesintisiz inşasını zorunlu kılan bir başlangıç koşulu olarak kavranır. Bu perspektif komünal ekonomi modelini uzak bir gelecek hedefine ertelemek yerine devrimci pratiğin bugün inşa edilmesi gereken somut kurumsal karşılığı olarak konumlandırır. HDP/DEM belediyelerinin bu modeli yerelde hayata geçirme denemeleri tam da bu anlayışın sınavı olmaya devam ediyor.
Öcalan'a göre sermaye tahakküm döngüsünü kırmanın yolu, devlet merkezli sosyalist modellerin de ötesine geçen, tabandan örgütlenen demokratik komünal bir ekonomik modeldir (Öcalan, 2012). Kooperatif ekonomisine, öz yönetime ve ekolojik ilkelere dayanan bu model, toplumların kendi üretim ve tüketim süreçlerini doğrudan denetleyebildiği, kâr güdüsü yerine toplumsal ihtiyaçların belirleyici olduğu alternatif bir ekonomik yapılanmayı savunmaktadır. Katma değerin toplumsallaştırılması ve komünalize edilmesi bu modelin temel hedefidir. Mevcut piyasa mekanizmasının dışında ve onun yerine geçecek bir ekonomik örgütlenme biçimi olarak tasarlanan bu yaklaşım, kooperatifi tekelciliğe karşı en temel alternatif örgütlenme modeli olarak konumlandırmaktadır.
HDP/DEM belediyeleri bu modeli yerelde hayata geçirmenin temel alanı olarak işlev gördü. Kadın merkezleri, sağlık birimleri, kültürel mekânlar, kent bostanları ve kadın üretim atölyeleri bu vizyonun cisimleşmiş biçimleri olarak anlam kazandı. Kürt siyasi hareketinin farklı bölgelerde yaptığı Ekonomi Kongreleri, konferansları bu çabanın kurumsal düzlemdeki karşılığını oluşturuyordu. Belediyeler kooperatiflere ortak olmak, birliklere üye olmak ve şirket kurmak gibi mevcut yasal hakları kullanarak piyasalaşma dinamiklerini sınırlandırmayı ve yerel ekonomik ilişkileri dönüştürmeyi hedefledi.
Ancak bu deneyimler birbirini besleyen çok katmanlı engellerle karşılaştı. Bu engellerin bir kısmı doğrudan devlet müdahalesi biçiminde tezahür etti. Kayyum atamaları belediye düzeyindeki her otonom ekonomi politikasını kırılgan kılmakla beraber, on yıllarca emekle kurulan kurumsal altyapıyı fiilen tasfiye etti. Kadın merkezleri kapatıldı, kooperatif girişimlerine tahsis edilen mülkler devredildi, komünal pratiklerin örgütsel taşıyıcıları olan birimler işlevsizleştirildi. Ancak kayyum meselesi, yapısal baskının diğer katmanlarını görünmez hale getirdi.
Savaş koşullarının coğrafya üzerinde yarattığı tahakküm bu engellerin belki de en az görünür olanıydı. Güvenlik gerekçesiyle ilan edilen özel askeri bölgeler ve mera yasakları, zorla yerinden edilme, güvenlik barajları tarımsal üretimin ve kırsal kooperatifçiliğin zeminini doğrudan tahrip etti. Köylülerin kendi arazilerine, ortak kullanım alanlarına ve geçimlik üretim mekânlarına erişimi kesildi. Savaş insan yerleşimlerini hedef almakla kalmadı, komünal ekonominin maddi temelini oluşturan coğrafyayı da tahakküm altında tutmaya çalıştı.
Üçüncü engel tarihsel bir kopukluktan besleniyordu. Kürt hareketi kentlileştikçe tabanında yeni ittifaklar ortaya çıktı ve bu ittifaklar yapıları gereği komünal ekonomi alanındaki çalışmaların yeterince gündeme gelmemesine zemin hazırladı (Off-University, 2022b). Komünal ekonomi modeli kuramsal düzeyde güncelliğini korurken pratik uygulama alanı giderek daraldı.
Bu engellerin bir arada işleyişi çarpıcı bir diyalektiği gözler önüne sermektedir. Devlet komünal ekonomi pratiklerini hem doğrudan idari müdahalelerle hem de savaşın coğrafya üzerinde kurduğu tahakkümle tasfiye etmeye çalışırken, piyasa ilişkileri bu pratikleri içeriden dönüştürme baskısı uyguladı. Kürt halkının on yıllarca biriktirdiği siyasi talepleri meşrulaştırırken bu taleplerin toplumsal eşitliği kapsayan boyutlarını gündemden düşüren bu süreç, komünal ekonomi modelini siyasi bir referans noktası olarak tutmakla birlikte onu somut bir dönüşüm aracına dönüştürme kapasitesini zayıflattı. Modelin kuramsal bir alternatif olarak kalmayıp mevcut yapısal engelleri aşacak somut kurumsal mekanizmalarla birlikte düşünülmesi bu diyalektiğin zorunlu kıldığı bir adımdır.
6.3. Güney Kürdistan Deneyimi: Siyasal Özerklik Bağımsız Ekonomik Yapılanmayı Üretir mi?
Güney Kürdistan deneyimi, Kuzey Kürdistan için öngörülen riskleri soyut bir tartışmanın ötesine taşıyan tarihsel bir referans noktası sunmaktadır. Irak Kürdistan Bölgesi, 1991'den bu yana fiilî özerkliğini, 2003 sonrasında ise anayasal statüsünü kazanmıştır. Bu tarihsel kazanım, Amel'in (1985) sömürge üretim tarzı analizini doğrular nitelikte bir tablo üretmiştir: siyasal özerklik bağımsız bir ekonomik yapılanmayı kendiliğinden beraberinde getirmemiştir.
Bölgenin ekonomisi büyük ölçüde petrol gelirlerine yaslanmaktadır. Bu gelirler halkın refahına yönlendirilmek yerine Barzani ve Talabani aileleri etrafında örgütlenen iktidar bloklarının sermaye birikimlerine ve patronaj ağlarına aktarılmıştır. İnşaat, ticaret ve hizmet sektöründe belirgin bir büyüme yaşanmış olmakla birlikte bu büyüme özerk bir üretim dinamiğine dayanmamakta, dışarıdan belirlenen konjonktürel fırsatlara ve küresel sermayeyle kurulan bağımlılık ilişkilerine yaslanmaktadır. Diyarbakır'daki ihracat büyümesinin Güney Kürdistan'a yönelik ticaretle doğrudan ilişkili olması, iki coğrafya arasındaki yapısal bağı hem ekonomik hem de sınıfsal düzeyde somutlaştırmaktadır. Erbil'in bir bölgesel finans ve inşaat merkezi olarak yükselişi, Öcalan'ın on iki yıl önce uyardığı "Dubai modeli"nin hayata geçirilme biçimi olarak okunabilir.
Güney Kürdistan deneyimi Fanon'un "devrimin çalınması" uyarısının tarihsel olarak doğrulandığı bir örnek olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu deneyimin Kuzey Kürdistan için taşıdığı anlam, doğrudan bir tekrar riski olarak kurulmak yerine özgül koşullarda yeniden üretilebilecek yapısal bir tehdit olarak okunmalıdır. Barış sürecinin ekonomi-politiği bu nedenle "barış kimin için?" sorusunu merkeze almak zorundadır. Bu soruyu yanıtsız bırakan her barış tasavvuru, Amel'in öngördüğü yapısal bağımlılığın yeniden üretimine zemin hazırlayan bir işlev görmektedir.
7. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Bu çalışma, Kürdistan'daki sermaye birikiminin hem evrensel sömürge deneyimleriyle derin yapısal ortaklıklar taşıdığını hem de bu deneyimlerden ayrışan özgün dinamikler barındırdığını ortaya koymuştur. Beş araştırma sorusunun ışığında ulaşılan bulgular aşağıda ele alınmaktadır.
Kürdistan'ın sömürge statüsü, devletlerarası bölünmüşlük, sömürgeciliğin bizatihi inkârı ve "beyinsel sömürgecilik" boyutlarıyla dünyadaki diğer sömürge örneklerinden ayrılmaktadır. Beşikçi'nin "devletlerarası sömürge" kavramıyla ifade ettiği bu özgünlük, Kürt sermaye sınıfının oluşum koşullarını doğrudan belirlemiş ve Fanon'un modelindeki "devralma" imkânını yapısal biçimde ortadan kaldırmıştır. Mehdi Amel'in (1985) sömürge üretim tarzı analizi bu tabloyu tamamlamaktadır. Sömürgede sınıf farklılaşması engellenmekte, ticari-finansal bir yapı olarak biçimlenen sömürge sermayesi başka bir sınıfı temsil ettiği sürece var olabilmektedir. Kürdistan bu tabloyu doğrulamakla birlikte onu aşmaktadır. "İnkâr sömürgeciliği" koşullarında hiçbir zaman meşru bir devralma zemini oluşmamış, Kürt sermaye sınıfı sömürgeci devletle eklemlenerek var olmak zorunda kalmıştır.
Diyarbakır merkezli Kürt sermaye sınıfı, Fanon'un komprador modelinden kısmi bir ayrışma sergilemektedir. İnşaat sektörü, ihracat büyümesi ve madencilik alanındaki üretici dinamizm bu ayrışmanın ampirik kanıtını sunar. Braudel'in (Uysal ve Besili, 2016) analitik çerçevesinden bakıldığında ise bu sınıfın birikimi, piyasanın içsel rekabetinden güç almak yerine devlet teşviklerine, kamu ihalelerine ve siyasi konjonktürün belirlediği dışsal fırsatlara yaslanmaktadır. İş insanlarının büyük çoğunluğunun ihracat yapamaması, teşviklerden yararlanamaması ve 2015 sonrasında yaşanan büyük sermaye göçü, Fanoncu çözümlemenin geçerliliğini koruyan boyutlarını da belgelemektedir.
Kürt özgürlük hareketinin onlarca yıllık ideolojik birikimi ve toplumsal kazanımları, devlet eliyle kurulan teşvik, ihale ve seçici entegrasyon mekanizmalarıyla biçimlendirilen bu sermaye sınıfının "yapay bir Kürt burjuvazisi"ne dönüştürülmesini önleyebilir mi; yoksa yapısal bağımlılığın yeniden üretimi, özgürlük hareketinin toplumsal kazanımlarını da yutarak devrimin çalınmasının zeminini mi kuracaktır? sorusunun cevabı askıda kalmaktadır.
Kürt sermaye sınıfının fraksiyonlara bölünmüşlüğü, sömürge koşullarının bu sınıfı yapısal olarak parçaladığını göstermektedir. Sermaye ne iktidara tam eklemlenebilmiş, ne kendi özgün birikimini inşa edebilmiş, ne de tutarlı bir sınıf kimliği oluşturabilmiştir. "Yurtsever sermaye" söylemi bu parçalanmışlık içinde sınıfsal çıkarları ulusal değerler perdesinin ardına saklayan bir meşruiyet işlevi görmektedir. Öcalan'ın (2013d) "ağacın kurdu" metaforu, sahte Kürtçülük söyleminin içten kemirici işlevini bu bağlamda en isabetli biçimde kavramaktadır. Bu parçalanmışlık teorik bir tespitin ötesinde sınıfın tarihsel konumunu da tanımlamaktadır. Üretici dinamizm ile yapısal bağımlılığın bir arada var olması Fanon'dan kısmi bir ayrışmayı mümkün kılmış, ancak bu ayrışma özgürleşmeci bir sınıf konumuna dönüşememiştir. Kürt sermaye sınıfı ne tam anlamıyla Fanoncu bir komprador ne de bağımsız bir ulusal burjuvazidir. Bu iki konum arasındaki yapısal askıda kalış, sömürgeciliğin inkâr koşullarında üretilen özgün bir tarihsel durumun ürünüdür.
Öcalan'ın demokratik komünal ekonomi modeli ile Kürt sermaye sınıfının çıkarları arasındaki karşıtlık, DTSO başkanlarının kooperatif ekonomisini açıkça reddetmesi ve "Ben kapitalistim" açıklamalarıyla bireysel tutarsızlıkla açıklanamaz. Braudel'in perspektifinden okunduğunda bu direniş, tekelci birikim mantığının sınıfsal savunusudur.
Barış süreçlerinin ekonomi-politiği, devlet ve sermayenin barışı öncelikle bir ekonomik genişleme fırsatı olarak tanımladığını belgelemektedir. Güney Kürdistan deneyimi Fanon'un "devrimin çalınması" uyarısının soyut kalmadığını tarihsel olarak kanıtlamaktadır. Siyasal özerkliğin kazanılması bağımsız bir ekonomik yapılanmayı kendiliğinden üretmemiş, Barzani ve Talabani aileleri etrafında şekillenen iktidar blokları petrol gelirlerini halkın refahına yöneltmek yerine kendi sermaye birikimlerine ve patronaj ağlarına aktarmıştır. Amel'in öngördüğü yapısal bağımlılık devralmanın ardından da sürmüş, küresel sermayeyle eklemlenen yeni bir bağımlılık biçimine dönüşmüştür. Kuzey Kürdistan için risk bu deneyimin doğrudan bir tekrarından öte, özgül koşullarında yeniden üretilmesi olarak okunmalıdır. Gabar Dağı'nda süregelen ekolojik yıkım bu riskin maddi boyutunu somutlaştırmaktadır. "Barış kimin için?" sorusu ancak bu yapısal gerçekliğe dayandırıldığında anlam kazanmaktadır. Barışın ekolojik adaletin kurucu ilke olarak kabul edildiği bir zeminde kalıcı olabileceğini savunarak Kürdistan'da barajlara ve maden projelerine karşı örülen ekolojik mücadele hattının barış sürecinin asli öznelerinden biri haline getirilmesi gerekir (Özdemir, 2025f).
Öcalan'ın "yapay Kürt burjuvazisi" kavramıyla betimlediği sınıf, küresel sermayenin, bölgesel devletlerin ve Türk devletinin stratejik müdahaleleriyle biçimlendirilmek istenmektedir. Sömürgeci devlet eliyle kurulan teşvik sistemleri, kamu ihaleleri ve seçici entegrasyon mekanizmaları bu zemini hazırlamaktadır.
Kürdistan'da devletin, küresel sermayenin ve bölgesel güçlerin müdahaleleriyle bilinçli olarak bir Kürt sermaye sınıfı yaratılmak istenmiş ve bu zemin büyük ölçüde kurulmuştur.
Sonuç olarak bu çalışma, Kürt meselesinin kimlik ve demokratik haklar ekseninin ötesinde, sermaye birikimi, sınıfsal ilişkiler ve ekolojik adalet çerçevesinde ele alınmasının zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Sınıfsal çelişkilerin görünür kılınması bu tartışmanın hem ön koşulu hem de ilk adımlarından biridir. Fanon'un "Avrupa'yı taklit etmek yerine yeni kavramlar geliştirmeliyiz" çağrısı, bugün Kürdistan'da da güncelliğini korumaktadır. Bu çağrıya yanıt verebilmek için somut koşulların inşası zorunludur. Kürt emekçilerinin ve kent yoksullarının siyasetin nesnesi olmaktan çıkıp öznesi haline gelmesi, kooperatif ekonomisinin kurumsallaştırılması, doğa ve su haklarının barış sürecinin gündemine taşınması ve barışın çatışmasızlığın ötesinde ekolojik adalet ve sınıfsal özgürleşme ekseninde yeniden çerçevelenmesi bu koşulların başında gelmektedir.
Öcalan'ın ısrarlı uyarısı bu noktada yoğunlaşmaktadır. Devrim tamamlanmış bir tarihsel kopuş olarak kurulmaz. Her toplumsal alanda kendini yenileyen süregelen bir pratik olarak kavranmalıdır. Ulusal kurtuluş bu pratiğin zorunlu bir boyutunu oluşturur. Ancak toplumsal özgürleşme devrime eşlik etmediğinde kazanımlar hızla yeni bir tahakküm biçimine zemin hazırlar. Cezayir ve Afrika bu sürecin tarihsel kanıtını sunmaktadır. Kürdistan'da devrimci bir ideolojik gücün ve toplumsal inancın onlarca yıllık baskıya karşın canlılığını koruması, bu tehdidin karşısında duran en güçlü kaynaktır.
Tarihsel bir soruyu güncelliğiyle canlı tutmak gerekmektedir. Öcalan'ın "yapay Kürt burjuvazisi" kavramıyla betimlediği sınıf, küresel sermayenin, bölgesel devletlerin ve Türk devletinin stratejik müdahaleleriyle biçimlendirilmek istenmektedir. Sömürgeci devlet eliyle kurulan teşvik sistemleri, kamu ihaleleri ve seçici entegrasyon mekanizmaları bu zemini hazırlamaktadır. Amel'in (1985) sömürge üretim tarzı analizinin gösterdiği üzere, bu tür bir sınıf oluşumu yapısal bağımlılıktan beslenir, metropolün çıkarlarını temsil eder, ancak bağımsız bir ulusal birikim dinamiği kuramaz. Kürdistan'da devletin, küresel sermayenin ve bölgesel güçlerin müdahaleleriyle bilinçli olarak bir Kürt sermaye sınıfı yaratılmak istenmiş ve bu zemin büyük ölçüde kurulmuştur.
Sonuç olarak, Kürdistan'da bir sermaye sınıfının nesnel varlığı tartışmasız bir gerçekliğe dönüşmüşken, asıl mesele bu gerçekliğin kime ve neye hizmet ettiğidir: Kürt özgürlük hareketinin onlarca yıllık ideolojik birikimi ve toplumsal kazanımları, devlet eliyle kurulan teşvik, ihale ve seçici entegrasyon mekanizmalarıyla biçimlendirilen bu sermaye sınıfının "yapay bir Kürt burjuvazisi"ne dönüştürülmesini önleyebilir mi; yoksa yapısal bağımlılığın yeniden üretimi, özgürlük hareketinin toplumsal kazanımlarını da yutarak devrimin çalınmasının zeminini mi kuracaktır? sorusunun cevabı askıda kalmaktadır.
KAYNAKÇA
Agamben, G. (2018). İstisna hali (K. Atakay, Çev.). Ayrıntı Yayınları.
Amed, Ö. (2023, 1 Temmuz). Devletin dönüşümü ve sınıfsal ayrışma [Söyleşi: B. Avcı]. 1+1 Express.
ANKA Haber Ajansı. (2025, 2 Temmuz). Diyarbakır'da 20 tekstil fabrikası kapandı.
Amel, M. (1985). An analysis of the class contradictions in the colonial mode of production. In Arab Marxism and national liberation (pp. 55-83). Brill.
Aslan, A. (2011). Sermayenin yeniden yapılanması ve Kürtler. SAV Almanak (ss. 154-165). SAV Yayınları.
Atlı, Ö. (2024). Yönetim bilgi sistemleri, teknoloji ve dijital dönüşümün rekabet gücüne etkisinin değer zinciri yöntemi ile analizi [Doktora tezi]. Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Avcı, B. (2020, 9 Ekim). Güvenlik barajları: Mekânın imhası, belleğin silinmesi, halkın mülksüzleştirilmesi. 1+1 Express.
Avcı, B. (2023, 1 Temmuz). HDP üyesi Özgür Amed'le 14 Mayıs seçimleri ve yeni dinamikler [Söyleşi]. 1+1 Express.
Beşikci, İ. (1990). Devletlerarası sömürge Kürdistan. Alan Yayıncılık.
Cebe, Ö. (2023, 30 Mayıs). Diyarbakır'da depremde en çok etkilenen 3 mahalle incelendi: Vahim tablo ortaya çıktı. Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/diyarbakirda-depremde-en-cok-etkilenen-3-mahalle-incelendi-vahim-tablo-ortaya-cikti-wp7699318
Çetin, F. (2020, 14 Ekim). Devrimi çalmak veya devrimi yozlaştırmak. Yeni Özgür Politika.
Çiçek, C. (2019). Dönüşen Diyarbakır: Mekân ve sınıf. Birikim Haftalık.
Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası. (2026). Diyarbakır'ın güçlü potansiyelinin barışla taçlandırılması en temel hedefimizdir.
Fanon, F. (2007). Yeryüzünün lanetlileri (Ş. Süer, Çev.). Versus Kitap. (Özgün eserin yayın tarihi 1961)
Fanon, F. (2009). Siyah deri, beyaz maskeler (C. Koytak, Çev.). Versus Yayınları.
Genç, Y., Çiçek, C. ve Karataş, Y. (2019). Kürt sorunu bağlamında sınıfsal dönüşüm ve siyaset (Bölüm 1). Dilop Dergisi, (29), 29-41.
Goyi, Z. (2025, 1 Aralık). Mimetik sömürge. Kürd Araştırmaları Dergisi.
Gramsci, A. (2014). Hapishane defterleri. Belge Yayınları.
Gümüş, E. (2025). Anatomy of a postcolonial state: Neo-colonialism in Achebe's A Man of the People. ViraVerita E-Dergi, (22), 280-296.
Harvey, D. (2011). 'Yeni' emperyalizm: Mülksüzleştirme yoluyla birikim. Praksis, (11), 23-48.
Kaya, M. (2024-2025). Diyarbakır'da sermaye birikimi ve burjuvazinin dönüşümü [Mülakat].
Kaya, M. (2025). Çatışma ve barışta ekonomi. Kurdish Studies Center (KSC).
Kılıç, A. (2018). İki binli yıllarda Diyarbakır'da iş dünyası ve siyaset [Yayımlanmamış çalışma].
Koçal, A. V. (2018). Diyarbakır'da toplumsal değişmenin mekânsal yansıması. 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü 42. Kolokyumu Bildiriler Kitabı (s. 176-189). TMMOB Şehir Plancıları Odası.
Kurt, M. M. (2025, 1 Aralık). 'Müslüman Kürt kardeşim': İç sömürge ve İslamcı iktidar. Kürd Araştırmaları.
Medyascope. (2023, 13 Şubat). Diyarbakır'da 250 bin kişi evlerine giremiyor.
Memmi, A. (2014). Sömürgecinin portresi, sömürgeleştirilenin portresi. Versus Kitap.
Nurbaki, T. ve Erkan, R. (2022). Diyarbakır'da iş dünyasının sosyolojik bir analizi. M. Bulut (Ed.), Diyarbakır'ın portresi içinde (s. 77-98). Detay Yayıncılık.
Off-University. (2022a). Kürt coğrafyasındaki yerel yönetim uygulamalarının dönüştürücü etkileri. https://off.pubpub.org/pub/6y0seuz9/release/1
Off-University. (2022b). Kürt bölgesindeki yerel yönetim uygulamalarının tarihsel boyutları. https://off.pubpub.org/pub/s552vp7z/release/1
Öcalan, A. (1978). Kürdistan devriminin yolu (Manifesto). Weşanên Serxwebûn.
Öcalan, A. (2012). Demokratik komünal ekonomi. Azadi Matbaası.
Öcalan, A. (2013a). Demokratik uygarlık manifestosu: Uygarlık (Cilt 1). Azadi Matbaası.
Öcalan, A. (2013b). Demokratik uygarlık manifestosu: Kapitalist uygarlık (Cilt 2). Azadi Matbaası.
Öcalan, A. (2013c). Demokratik uygarlık manifestosu: Özgürlük sosyolojisi (Cilt 3). Azadi Matbaası.
Öcalan, A. (2013d). Kürt sorunu ve demokratik ulus çözümü (Cilt 5). Azadi Matbaası.
Öcalan, A. (2025). Barış ve demokratik toplum manifestosu [Yayımlanmamış manifesto metni].
Önder, İ. (2011, 10 Nisan). Kürt sermayesi AKP saflarında! Evrensel.
Özdemir, A. (2025a). Gabar Dağı'nda savaşın izleri ve barışın ekolojik imtihanı. Ekolojik Yaşam, (8), 67-103.
Özdemir, A. (2025b). Savaşın ekolojik boyutu ve barışın ekolojisi. Ekolojik Yaşam, (7), 26-66.
Özdemir, A. (2025c). Mezopotamya'da suyun güvenlikleştirilmesi. 2. Mezopotamya Su Forumu konuşma metni.
Özdemir, A. (2025d). Savaşın ekolojik boyutu: Toplumsal ekoloji perspektifinden bir inceleme. Ekolojik Yaşam Dergisi, (7), 26-66.
Özdemir, A. (2026). Müştereklerin gaspı: Çanakyayla GES projesi. 1+1 Express.
Özdemir, A. (2025e). Ekolojik adalet olmadan kalıcı barış mümkün mü? Kolombiya ve Kürdistan'da savaşın ardındaki yıkım – I. Yeni Yaşam Gazetesi. https://yeniyasamgazetesi9.com/ekolojik-adalet-olmadan-kalici-baris-mumkun-mu/
Özdemir, A. (2025f). Ekolojik adalet olmadan kalıcı barış mümkün mü? Kolombiya ve Kürdistan'da savaşın ardındaki yıkım – II. Yeni Yaşam Gazetesi. https://yeniyasamgazetesi9.com/ekolojik-adalet-olmadan-kalici-baris-mumkun-mu-ii/
Rûdaw. (2023, 11 Mayıs). AK Parti Batman adayı Nasıroğlu: Kürt meselesi Kürdistan için derin bir mesele.
Saha Araştırmaları Merkezi (SAMER.) (2026, Mayıs). Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri siyasal gündem ve seçmen eğilimi anket saha araştırma raporu. https://sahamerkezi.org/wp-content/uploads/2026/05/BASINA-VE-KAMUOYUINA.pdf
T24. (2022, 11 Mart). Çiller, karanlık tarihi başlatan sözleri ve faili meçhul kalanlar.
TBMM. (2025). Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin değerlendirme.
Tekin, S. (2025, 1 Aralık). Merkez-çevre ilişkisinde bir 'iç sömürge' olarak Kürdistan. Kürd Araştırmaları.
Tunç, R. (2023). Büyüme ve kalkınmada kurumsal yapı ile finansal mimarinin rolü: Diyarbakır örneği [Doktora tezi]. Dicle Üniversitesi.
TV5 Haber. (2024, 29 Ekim). 11 ildeki yıkımın detayları ortaya çıktı: Depremde hangi ilde kaç bina yıkıldı? TV5. https://www.tv5.com.tr/11-ildeki-yikimin-detaylari-ortaya-cikti-depremde-hangi-ilde-kac-bina-yikildi Uysal, T. ve Besili, R. (2016). Sermaye birikiminin esas kaynağı artı değer mi? Demokratik Modernite.
Wallerstein, I. (2025). Fanon ve devrimci sınıf. Kürd Araştırmaları Dergisi.
Yarkın, G. (2025, 1 Aralık). İnkâr edilen hakikat: Sömürge Kuzey Kürdistan. Kürd Araştırmaları.
Yeni Şafak. (2010). Dükkan işletmeyen Kürdistan ekonomik modelini öneriyor.
Yiğit, S. (2025). Sömürge burjuvazisi ve ulusal kurtuluş. Kürd Araştırmaları.
Yüksel, A. S. (2015, 28 Mayıs). Kürt sermayesinin siyasî yönelimi [Röportaj]. Heinrich Böll Stiftung.
Yüksel, A. S. (2016). Diyarbakır'daki iş çevreleri. N. G. S. G. Alpan (Ed.), Yeni Türkiye'de iş dünyası içinde. İletişim Yayınları.
Yayın Tarihi: 03/07/2026