PolitikART
Toplum-Politika

Hep Çöküktü II

PolitikART Özel
Zeyneb Sebil
Gerçek olduğu iddiasında olan insanın egemenin yanında konumlanışını bir tercih sanması yalnızca düzenbaz bir halüsinasyondur. İnsan egemenin yanında durmaz, egemenin düzeninde bir tuğla ya da basamak olur.

How to blow up two heads at once, Yinka Shonibare.  (Shonibare, Afrika renklerinden kumaşlarla geleneksel Batı sahnelerini yeniden yaratıyor.)

O kadar cesur ve sessizsiniz ki acı çektiğinizi unutuyorum.

- Ernest Hemingway, Silahlara Veda

20 Ekim’di. Refah sınır kapısında ten rengi Batı uygarlığını tedirgin edecek derecede esmer olan bir kadının CNN muhabirine “Anlatının sahibi sizsiniz. Bizim problemimiz bu: Anlatının sahibinin siz olmanız” dediği videoyu izledim. Felsefe eğitimi almış olanlar bunun ne demek olduğunu bilir. İlk yılın ilk derslerinde, felsefenin başlangıcı problemi üzerine tartışan o metin sizden Yunan mucizesini takdir etmenizi bekler. Şüphesiz, felsefe bir mucizedir fakat bu mucize kolonyalizmden başkasına ait değildir. Hollywood gibi. Mitlerin çabalı terkedilişi sonucunda keşfedilen, felsefe mucizesinin bulağı akıl elbette yalnızca Yunan’a ait değildir. Fakat aklın aslı Yunan’dadır; işte bu çelişki, amalı fakatlı bir yarık meydana getirir. Bu yarık içinden doğan tiranlığın felsefenin başlangıç sorusuna yanıtı “Elbette Hindistan’da, Çin’de, Mısır ve Mezopotamya’da biriktirilen değerleri inkâr etmiyoruz ama mucize Yunanındır ki zaten bütün bu topraklardaki düşünsel kalıtlar da felsefeye benzemiyor” olur. Bu yanıttaki rasyonel nizam yetkesi hayranlık uyandırıyor ama İsrail Savunma Bakanı Gallant’ın düzen tesisindeki otoriterliği kadar değil. “Aydın dünyadaki dostlarımıza sesleniyorum, bu bizim savaşımızdır. İnsansı-hayvanlarla savaşıyoruz.” İnsan türünü iki gruba ayıran bu görüş yalnızca felsefe ve politikada yer edinmiyor, bu, sanatta da böyle. Sanatta da insan iki tanedir: İnsan olanlar ve insansı hayvanlar. Leni Riefenstahl’ın sanatında dikkatimizi çeken Batılı Beyaz Erkek modeller ya olimpik spor yapıyorken ya da bir Yunan mirasının yanında kusursuz bedenlerini sergiliyorken fotoğraflanır. Bunun aksine Afrikalı modeller yüzleri benek ve desenlerle boyalı halde, boyunlarında urgan ya da kültürel takıları varken habitatları olan savanada kareye girer. Batılı model de Afrikalı model de mekânına aittir fakat Batılı model fotoğrafçının gözüne de aittir, fotoğrafın sergilendiği Batılı kentlere de beridir. Afrikalı modelse yalnızca kendine, ayak tabanlarının bastığı toprağa ait iken fotoğrafçının ve Batılı sergi ziyaretçilerinin gözünde öteye aittir; kölelik için gerekli istihdamın sağlanabileceği ötelerin madenine…

Kendini etten, maddeden ve doğadan ayrıştırmak suretiyle bilinç kazanan insan ırkının kristalize bir kimlikle platonik bir ideal üzerine bina edilen kültür üzerindeki farkındalığı ötekileştirme ve insandışılaştırmanın da etno-politik inşaasıdır: Emperyal Batı, haraç kesen şımarık bir ergen gibi yayılmacılığını yasalaştırır. Yasalaşan haraççılığın cezasının görüldüğü Lahey gibi mahkemeler egemenin yetkesinin pekiştirilmesiyken, ötelerdeki insansı hayvanlar da kendi yöntemlerince bir ceza hukuku geliştirir. Anlatının sahiplerinden olan Alman filozof Hegel, Dünya Tarihi Üstüne Dersler kitabında Afrikalıları tarihten ve özgürlük bilincinden yoksun, fetişlerle dolu zihinleri olan barbarlar olarak Batı felsefe kürsülerinde yargılarken, Afrikalılar da Hegel’i Ashanti mahkemelerinde yargılayacaktır – yüzyıllarca. Felsefenin mucizesi burada devreye girer. Düşünce, felsefenin sahiplerine döndürülmüş bir namlu ucu, hakikat savunucusu olur. Zira felsefe yapmak filozofları övgülemek olduğu kadar filozofların ırkçı ve haysiyetsiz taraflarını da faş etmektir bir bakıma. Sonuç olarak Ashanti Mahkemeleri 3000 yıllık zamanın kültür mühendislerini yargılayabilecek kadar geniş ve çalışkandır, yalnızca Hegel’i değil. Nihayetinde, Kant’ın ödev ahlakını ve Hegel’in tinini insanüstüne taşıyarak pratikleştiren ezilendeki yargı ve ceza kesici ödev bilinci, varlığını her yoldan sürdürmenin direncine evrilmiş bir tindir: Siyahın tini.

Yalın gerçek değil gerçeğin replikası olarak tarih, gerçeği bilmek değil buyurulana ikna olmak isteyen kitleler için kalem ve kâğıdın sahibi egemenler tarafından yazılır. Bu nedenle tarih bir anlatı olmaktan evvel bir bağıttır: “Bunun tam olarak böyle olduğunu onlar ve onlardan sonrakiler de kabullensin” bağıtı. Klanlardan uluslara ve birliğe dönüşecek kitleleri bir arada tutan bağıtların tiranvari kudreti zorunlu bir sonuç olarak totalitarizmi meydana getirirken, antikite kolonileşmesinde ve modern Hitlerizmde görüldüğü üzere de bir ötelenen ‘başka’yı doğurur. Topluluk düşmanlık besleyeceği ‘başka’nın varlığına muhtaçtır, çünkü ‘başka’ olmazsa bağıtın devinimi kesilir ve işlerliği sorgulanır. Bu haliyle ‘başka’nın ezilen olmaması denklem içerisinde imkânsızlaşır. Zira ‘başka’, saf gerçek haliyle başkalaştırılırken anlatının sahibi egemen inşa edilmiştir, üretilmiştir. Egemenin gerçek olmadığını dolaylı yoldan ezilenin gerçekliği ile bilmenin önü, ezilen ‘başka’yı ötelemek ile ketlenir. Egemen, ‘başka’yı o kadar öteye iter ki kendisinin sahteliği ayyuka çıkmasın. Bugün bu ötelemeye biz dehümanizasyon demeyi tercih ediyoruz.

Elbette bu mütevazı yazı egemen ve ‘başka’ ilişkisinin yüzyıllar içerisindeki deveranını anlatmaya talip değildir fakat şunu söylememe izin verin: Tarihin hiçbir döneminde egemen iyi, doğru ve güzel olmamıştır, bunlar biricik gerçeğe ait hasletlerdir. Ancak ezilen-başka iyi, doğru ve güzel olabilir. Egemen hiçbir konfliktte iyi, doğru ve güzel vasıfları ile eyleme geçmez; yasa koyucu, tehdit edici mutlak bir kötülük ile düzen kurar.

Bu haliyle, gerçek olduğu iddiasında olan insanın egemenin yanında konumlanışını bir tercih sanması yalnızca düzenbaz bir halüsinasyondur. İnsan egemenin yanında durmaz, egemenin düzeninde bir tuğla ya da basamak olur.

Leni Riefenstahl, sanatıyla olduğu kadar Nazist propagandaya katkılarıyla da tartışma konusu olan bir sanatçı.

Egemen yancılığı tercihi, özgür iradenin komutladığı politik bir seçim sahibi kılmaz insanı. Daha ziyade ‘başka’nın saf gerçekliğini sömürmek suretiyle öğüten düzen çarklarında ancak bir dişli kılar onu. Gerçek olan insanın yanı, gerçek olan ‘başka’nın yanıdır. Bu yan yanalık doğal bir bağlaşıklıktır. Gerçek olanlar yalnızca egemenin ve kitlelerin bağıtını reddetmeye devam ederek varlıklarını sürdürürler. Egemenin düzeninde kilit rol alan iknanın, ‘başka’nın öte diyarlarında ret olarak karşımıza çıkması ezilenlerin nadiren çığlığa dönüşen süreğen sessizliklerini açıklar; Reddetmek, ikna olmaktan daha meşakkatli, riskli ve cesaret gerektiricidir. Reddediş, ikna oluştan daha zor ve daha gerçektir. “Evet” demek “hayır” demekten daha kolaydır. Zamanın hastalıklı hızı tam da bu ayartıcılıkta insana iknanın çabukluğunu dayatır; retle vakit harcayıp dirsek çürütemez insan zira kapitalde hoşgörülü bir bekleyiş yoktur. 3000 yıllık zamanda düzenin gölgesinde kalmış ezilenleri böylece unutmakta, görmemekteyiz: Reddediyorlar, sessiz ve cesurlar, biz ise hakikaten onların ıstırap çekmekte olduklarını devamlı es geçiyoruz. Ezilenlerin sesi olmak ifadesinin kekremsi ve eprimiş dokusu bu devamlı es geçmeklerden kaynaklanıyor belki de. Belki de anlatının sahiplerinin yanında kümelenmiş entelijansiyanın ezilenin sesi olma haddini kendinde görmesine değil safi gölge olmamasına ihtiyaç vardır.

Özgürlüğü çağırmakta olan ezilenlerin kendi dillerinde anlatı yaratması için sessiz olmamız ve özgürlüğü getirecek olan ezilenin yolundan alışveriş arabalarımızın veyahut akademik makalelerimizin çekilmesi gerekiyor.

Zira bugün hiç olmadığı kadar ezilen, Akdeniz kıyılarından ve dağlardan metropollere getireceği yıkım için hazırlanmakta ve 3000 yılın hesabını hukukun sahiplerinden sormaktadır. Kenterin yapacağı tek bir şey var: tarhlardan gelmekte olan ezilenin başına serpilecek çiçekleri toplamak.

“Psişe, ilahi bir emirle ebeveyni ve dostları tarafından kendisine ölüm giysisi giydirildikten sonra bir dağın zirvesine götürüldü. Orada bir uçurumun kenarına bırakıldı. Tek amaçları, Tanrı’nın onu kaçırmak için gelip gelmeyeceğini öğrenmekti. Oysa Psişe, Tanrı'yı nasıl çağıracağını bilmeden Tanrı gelmeyecekti. Neden Arap kadını, doğduğundan bu yana ölüm giysisi giyiyor?’’ —Adonis, Kitap, Hitap, Hakikat, s. 146

Hep Çöküktü I

Yayın Tarihi: 02/11/2023