PolitikART
Toplum-Politika

Hep Çöküktü – 1

PolitikART Özel
Zeyneb Sebil
Bilgi bir sofradır, bu sofrada normalde denk gelmediğimiz, sık sık yiyemeyeceğimiz yiyecekler, ayartıcı tadımlıklar bulunur ve bu sofradan bir şeyler atıştırabiliriz. Yeme özgürlüğümüz var. Tıka basa, patlayana kadar. Bu bolluğun tek şartı şu: Hafızayı yitirmek, düşüş, cennetten kovulmak.

Bir zamanlar bilmeye çalıştığımızın bilgisi nicedir tüketim alanının nesnesine dönüşmüş bulunmakta. Bilgiyi bilmek istemiyoruz, bilgiyi yutmak istiyoruz. İnsan bedeninde yutulanların akıbetini burada anlatmayacağım –olan bu olsa da yuttuğumuz bilgiler hiç de kafa bölgemizde hatta ağzımızın içindeki dilde bile yer edinemeden düşüyor aşağılara-. Burada bilginin sindirimine değil evvela servis edilişine, onu avuçlayış biçimimize ve çiğnemeden yutuşumuza odaklanacağım. Belki bilmeyenler vardır, biz söyleyelim. 7 Ekim 2023’te bir festival gerçekleşti. Üstün değerler ile donatılmış, tinsel kanunlarca yönetilen aydınlığın çocuklarının “Love and Peace” festivali. Kibbutz Reim yakınlarındaki bu festival bir başka yere daha yakın: Gazze Şeridi. Ne yazık ki Gazze'de, Batı Şeria'da ya da İsrail'de yaşayan Filistinliler için gerçekten iyi olarak nitelenebilecek bir günde bile gündelik yaşamın temel ihtiyaçlarının yeterli olmaması hasebiyle barış ve sevgi festivali uzak bir ihtimal ya da su, elektrik, çatısı olan bir ev. Filistinlilerin hemen yanlarında gerçekleşen bu festivalin katılımcısı barışsever insanlar için işler bir süre sonra karıştı. Festival hayvani sesler çıkaran, sarı dişli, kaşları birleşik, banyo yapmayan, çok kıllı, elleriyle yemek yiyen, orman kanunlarınca yönetilen karanlığın çocukları yüzünden dağılmak zorunda kaldı. Gerçekten empati kuralım, bu gençler yanı başlarındaki hayvan mezbahasının içindeki hayvanların gökten inerek paramotorlarla göğe “Biz de varız, buradayız” demesini hak ediyorlar mıydı? Özgür vampirler dünyasında kınanması gereken bu sürpriz saldırı, bu gökten inip eğlenceyi yarıda kesmek çok insanlık dışı bir hareket! Hem de bunu yapanların halihazırda insan olmadığını göz önünde bulunduracak olursak taşlar yerine oturuyor. İşte böyle şeyler oldu 7 Ekim’de.

Enformasyona doymaz

Biz tekrar bilgi ve onu tüketim biçimimize dönelim:

Bilgi bir sofradır, bu sofrada normalde denk gelmediğimiz, sık sık yiyemeyeceğimiz yiyecekler, ayartıcı tadımlıklar bulunur ve bu sofradan bir şeyler atıştırabiliriz. Yeme özgürlüğümüz var. Tıka basa, patlayana kadar. Bu bolluğun tek şartı şu: Hafızayı yitirmek, düşüş, cennetten kovulmak.

Yani, çok cazibeli bir tabağın fiyatı sadece belleğimiz değil; mekanımızı da yitirmektir.

Pan’ın Labirenti’nde Ofelia benzer bir masumiyet yitimi yaşar, Richard Lindsay, kahramanın yolculuğu bağlamında Ofelia’nın üzümü yiyişini adet görme döngüsü ile benzeştirir: Yolculuğun geri kalanını engelleyen bu yiyiş hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı paradigmatik bir değişime yol açar. İşte bugünün insanlığı bilgiyi böyle yiyor. Namasum ve doymak bilmez bir yiyiş bu. Şehvetli bir hız, aralığı daralmış bir dikkat, ruha teğet geçmeyen bir ehemmiyet, çiğneme zahmetinde bulunmayan bir derinlik umursamazlığı ile de bilginin dönüştürücü yanından feyz alınamıyor. 7 Ekim’de olanların bilgisini sarih ve tarafsız, gerçekten insansevici ve barışsever,  hakikatin asıl kaynakları olan medya organlarından şehvetli bir hızla okuduk. Olmakta olanın parlatılmamış noktalarına dikkatimizi veremedik çünkü ne gereği var? Parlak ve beyaz değilse hele de pürüzlü ve esmerse ne yapalım bu bilgiyi? Bazı hayvanların çocuklarının uzuvlarının poşetlere doldurulması ve hayvan babalarının o poşeti taşıması ruhumuza teğet geçmedi. Ruhumuzun temas dahi edilemeyecek, acıdan delinemeyecek kadar sağlam bir tarafsızlık kılıfı var. Ruhumuza değmeyen, bu olmakta olanlara; bir babanın çocuğunun parçalarını poşetlerde taşımasına, sağlık personelinin hastane bahçesinde ceset yığınları ile “Vallahi biz, karanlığın çocukları katlediliyoruz” şeklindeki açıklamalarına ehemmiyet veremeyiz, niye verelim? Bunlar karanlığın çocukları yahu, ne kadar az o kadar evla.

75 yıl kadar derinliği olan tarihsel bilgiyi bir anlama isteğimiz yok, bu çok zahmetli. 75 yıl çok uzun. Buna karşın terör, kolonyalizm, insanlıktan çıkarma politikaları, soykırım suçları üzerine temellenen devletlerin haber kanallarını, medya ve kamuoyu seslerini dinlemekte marifetliyiz, hazır bilgiye de bir o kadar açız. Egemenin sesine koşulsuz bir inancımız, ezilenin çığlığına istihzalı bir sessizliğimiz var.

Enformasyon sofralarında etimolojik, etnolojik, cartolojik ve curtolojik her alandan ağzımıza doldurduğumuz bütün bu egemenden akıtma bilgilerle, mevcudun çarpıtma bilgileri ile göz bebekleri sabit duramayan, dengesiz, yalnızca “sad edit”lerce empatisi uyarılabilen varlıklar olarak biz, işte buyuz: Enformasyona doymaz.

Bu yazının devamında müstakbel okura hiçbir bilgi vermeyerek bütün bilenleri protesto ediyorum. İsterseniz okumayabilirsiniz ve bilenlerin içeriklerine dönebilirsiniz, Filistin isminin etimolojik kökenlerini araştıran, Filistinli dedelerin -ah şu feodal alım satımcıların- öyküsünü meselleyen, Filistinli çocukların aslında geleceğin çok tehlikeli askerler olacağını öngören ve öldürülmeleri hükmünü veren bilenlerin içeriklerine gidebilirsiniz. Reelpolitik üstadlarının size içinizdeki postmodernizm ateşini söndürecek buz gibi gerçekliklerini “ah şu İsrail Filistin’i bir dümdüz etseydi” öngörülerini, medyanın ölüm ekonomisine dayalı istatistiki ceset oranlarının bilgisinin içeriğine gidebilirsiniz. Burada artık şehvetli ve dikkatsiz enformasyona doymazlar için hiçbir şey yok.

Shoah, Nakba ve Avrupa

Veba zamanlarından kalma bir halk hikâyesi vardır. Anlatılan o ki yine zenginlerin tepeler üzerine kurulu evlerine kapandığı, fakirlerin farelerle yatıp kalktığı bir veba salgınında o zamanın devletlileri fakir halka tıbbi yardım ve destek ulaştırmakta aciz kalmış ve alt sınıfı ölüme terketmiş. Köyün birindeki at arabacı bu politikanın kepazaliğine, bu insankırımına öylesine içerlemiş ki almış atını-arabasını, civar köylerden vebalıları merkezdeki hastanenin bahçesine taşımış. Yaşamları görmezden gelinen bu insanların bari ölümleri, vebalı cesetleri göz önünde olsun istermiş. Her gün ceset taşıyormuş bahçeye. Her gün o nal seslerini, o gırç gırç eden tekerlek sesini duyan köylüler çok korkuyormuş; Zira o ses ölümün sesiymiş. Bir gün arabacı da vebaya yakalanmış. Korkunun arabasını yürütürken birden başı düşüvermiş önüne. Yukarıda, ağaç dalında bir ozan bunu görmüş. Arabacıyı da arabaya yatırmış. At hareket edecek mi diye yukarı çıkıp bakmak istemiş, at gerçekten de yürümeye başlamış. Güneş batarken tepeyi aşan atın nal sesleri ozanın yüreğini oymuş. O anı bestelemek istemiş: Gün batımı tükenişin sesleri. Bu felaket, bu yokluk faciası sanatkarane bir isyana, nal seslerinden ilham alan bir devlet protestosuna dönüşmüş.

Asırlar önce Akadlılar “gün batımı” anlamına gelen ‘erebu’ kelimesinin Europa’ya evrileceğini; batmışlığın Avrupasının vebanın, tecavüzlerin, sömürülen emeğin ezilenin omuzlarının, yakılan evlerinin tepesinde bir Aydınlık ülkesine dönüşeceğini nereden bilebilirdi ki?

Hebrewce felaket anlamına gelen ‘shoah’tan ve Arapça felaket anlamına gelen ‘nakba’dan sonra Berardi’nin “Gelecekten Sonra”da gördüğü “No Future!” (Gelecek yok!) çığlığı, isabetli bir öngörüye dönüşüyor. Soykırım zamanlarında yaşarken toplama kamplarının, korkudan kilitlenmiş çocukların, etrafa saçılmış insan bedenlerinin görüntüleri karşısında trajedi perspektifi müstehcen ve insanlık dışı kalmaktadır. Aslolanın öfkeli eylemler olduğunu unutmuş bir haldeyiz. Emin olabileceğimiz tek saptama, yalnızca Filistinlilerin apartheid sistemde bir mezbaaya istiflenmiş olmadığı. Tüm dünya halkları abluka altındayız, sınırlar arasına yığılmış, korku ile susturulmuşuz. Hedefini bulan eylemleri kınama ile meşgulüz. Elrom’ların yanında Mahir’leri suçluyor, eli kanlı devletlere rasyonel zemin tahtlarında tapınırken halkların mücadelesini telaşlı bir ürkme ile terörizm addediyoruz. Yazık ki, milyarlarca insan dünya toprağının özgürlüğünde değil, American Dream denen toplama kampında sıkışmışız. European Union terörizmini parlatmak, mezbahalarımızdaki başat işimiz olmuş. Hep çökük olan batmış Erebu, şimdinin aydınlığın Avrupa’sı. Afrikalıları aşağılayan Hegel’in, kozmopolitan Kant’ın Avrupası bugün gözlerimizi yakacak kadar parlak. Öyle ki Sartre’ın “nesnellik delili utancı” artık bizim için körlüğün tapıncına dönüşmüş durumdadır.

Yayın Tarihi: 24/10/2023