“Nehrin sularına kapılıp gitmek çok olağandı çocukluğumda. Pek çok tanıdığımı almıştı. Hepsi aklımda. Rüyalarıma girerler bazen. Bazılarını geri bile vermemişti. Ama Ziya’yı vermiş günler sonra. Belki de haftalar sonra.”

Hikâye bir kere başladı mı kolay kolay bitmez. Sızdığı çatlaktan akar, durur çaktırmadan. Ve asla bir bütün olarak kimsenin karşısına çıkmaz. Parça parça, bölük pörçük. Her parçası farklı bir zamanda, farklı bir yerde, farklı bir zihinde yaşamaya devam eder.
Her ne kadar hikâye anlatıcılığı günümüzde bitmiş sanılsa da yaşlı kadınların zihinleri hâlâ anlatılmayanı muhafaza etmeye, aktarmaya devam ediyor. En çok da bu yüzden severim onları. Bazıları biraz da bu yüzden yakın arkadaşım. Sayıları gittikçe azalıyor ama. Geçen yıl birini daha kaybettim. Yüz yaşını geçmişti. Son yıllarında beni tanımıyordu artık. Çocuklarını bile tanımıyordu. Ölümüne şaşırmadım duyunca. Epeydir bekliyormuşum. Onun değerini günden güne unutan bu dünya onu hak etmiyordu artık zannımca.
Ziya’nın ölmeden uzunca bir süre önce delirdiğini de yeni duyuyorum. Garibime gidiyor. Günümüzde delirmek için hepimizin birden çok gerekçesi var ama bir parçası olmadığım o eski dünyada erkeklerin delirmesi için ciddi bir sebep yokmuş gibi geliyor bana.
Ölümünden günler sonraydı. Eşyalarını ayıklıyordu kendileri de artık yaşlı olan kızları. Eski, ceviz bir sandık. İçinden işlemeler, kıyafetleri, bazı ıvır zıvırlar çıktı. Sandığın en altında ise eski bir lastik ayakkabının teki. Gülümsedim. Son yıllardaki unutkanlığıyla ilgili olmalıydı. Beni eski ve acı bir hikâyenin kaynağına götürecek ipin ucu olduğunu henüz bilmiyordum. Büyük kızı ayakkabıyı okşayıp ağlamaya başladı. Cenazede hiç ağlamamıştı oysa. Anneannemi hatırlattı ağlayışı. Ölmeden kısa süre önceydi. Dayımların yanına taşınmıştı. Ocakta unutulup patlayan tencereler, açık bırakılan çeşmeler ve salon kapısı zannedilip açılan dış kapıyla gidilen karanlık sokaklardan sonra mecbur kalınmıştı. Dedem hayattaydı henüz. On yıl sonra ölmeden o da aynı hastalığın pençesine düşecek ve annesi sandığı yengemden bir dakika bile ayrılmayacaktı. Odasının kapısını açtığımızda elindeki birkaç ıvır zıvırla evcilik oynuyordu anneannem. Annemin ağlayışıyla o da ağlamaya başlamıştı. Çoraplarıyla acemice yaptığı bebeğini okşayıp yanağına bastırarak hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Uzun zaman sonra ilk defa kim olduğunu hatırlamıştı sanırım. Kısacık bir an için. Sonra yine yitip gitmişti. Birkaç ay sonra biz de onu yitirecektik.

Ayakkabının tekinin çocukluğumda ara ara ismini duyduğum oğlu Ziya’nın ayakkabısı olduğunu ve altmış yıldır o sandıkta olduğunu öğrenecektim. Murat’ın azgın sularına kapılıp giden uzak akraba Ziya’nın ayakkabısı. Nehrin sularına kapılıp gitmek çok olağandı çocukluğumda. Pek çok tanıdığımı almıştı. Hepsi aklımda. Rüyalarıma girerler bazen. Bazılarını geri bile vermemişti. Ama Ziya’yı vermiş günler sonra. Belki de haftalar sonra. Davul gibiymiş bedeni. Giysileri ve bazı uzuvları parçalanmış. Diğer ayakkabısı hiç bulunamamış. Sandıktaki ayakkabı da atlamadan önce kıyıda kalmış zaten.
Zaten ölümü de kaza değilmiş. Bu yüzdenmiş adının nadiren ve fısıltıyla geçmesi. Hikâye gittikçe ilginç bir hal alıyordu. İpi çekmiştim bir kere. Geri de bırakamıyordum ama çocukluğumdan kalan alışkanlıkla kimseye de yüksek sesle soramıyordum, çünkü Ziya ile ilgili konuşulmaz, adı geçse de konu hemen kapatılırdı.
Yaşlı kız kardeşler tuhaf bir şekilde peş peşe göçüp gitti. Tek erkek kardeşleri de arkalarından. Ölümünden iki hafta önceydi. Yoldan almıştım. Görmemiştim epeydir. Konuşacak çok şey vardı ama yol kısaydı. Konuyu açamayacağım kadar kısa bir yol. İkimiz de köydeydik nasılsa, konuyu usulüne göre açacak, hikâyenin tamamını öğrenecektim. Kalbinin bir gece aniden duracağını nerden bilecektim.
Ziya’nın aslında çok sevmekten delirdiğini söylüyor köylü kadın. Çok sevmekten ve yitirmekten. Bir gece ansızın başka bir erkeğe kaçmış sevdiği kadın. Şaşırmış herkes. Ziya’nın sevdiğiymiş oysa, Ziya da onun. O kadar delirmiş ki zincirle bağlamışlar.
Ziya’nın ölmeden uzunca bir süre önce delirdiğini de yeni duyuyorum. Garibime gidiyor. Günümüzde delirmek için hepimizin birden çok gerekçesi var ama bir parçası olmadığım o eski dünyada erkeklerin delirmesi için ciddi bir sebep yokmuş gibi geliyor bana. Savaşa ya da katliama maruz kalmamışlarsa eğer. Deliren mitolojik karakterler geliyor aklıma sonra. Herakles, Orestes, Ajax… hepsi de erkek, iyileşiyordu hepsi ama sonradan. İyi kalpli tanrılar tutuyordu ellerinden. Dünya kadınların delirmesi için çok daha uygun bir yerdi sanki. Ezelden beri. Ellerinden tutan da çıkmazdı pek. Yana yana, delire delire ölenler olurdu. Hâlâ da oluyor.
Yürüyüş dönüşü bir tepeye oturuyorum bir akşamüstü. Dört yıldır yürüyüş dönüşü aynı tepeye oturup tüm dünyadan saklamak zorunda kaldığım içimdeki derin sızıyı koyacak yer arıyorum, bir gün oturduğumda eğer dinmiş olursa, mevzuyu hatırlamazsam hayata olan inancım tekrar filizlenecek, biliyorum. İneklerini sağıp yanıma geliyor yaşlı köylü kadınlardan biri. Mutlu oluyorum. Hep gelsin, otursun, anlatsın istiyorum. En saçmasını, en gereksizini. Müthiş bir anlatıcı çünkü. Ağzından çıkan her sözcük o muzip ve minnetsiz yüz ifadesiyle birleşip kanatlanıyor adeta. Beni de kanatlandırıyor. İneğinin tıkanıp şişen memesini anlatmıştı en son karşılaştığımızda. Doğumdan sonra çatlayan memelerim gelmişti aklıma, ağlaya ağlaya emzirmem, memelerimin kan revan içinde kalması. Kadınlık zorluyordu ama yakınlaştırıyordu da. Şurada bir inekle aramızda ne kadar mesafe olabilirdi ki. İneklerini değil kocasını anlatmaya başlıyor bu sefer. Artık ara ara kendisini tanımadığını ve ağlayarak ondan karısını bulmasını istediğini söylüyor. Kocasıyla birlikte kendisini aramasını, kendisini bulmasını, müjdeyi kocasına vermesini anlatıyor uzun uzun. Kikirdiyoruz ikimiz de. Unutanların sayısının gittikçe artması ürpertiyor beni yine de. Bilirkişi değilim ama yaşanan onca acıdan sonra bu unutuşa mecbur kalıyor sanki beynimiz. Bedenimizin, ruhumuzun devam edebilmesi için.
Konu tuhaf bir şekilde Ziya’ya geliyor. Ben getirmiyorum ama. Zaten epeydir unutmuşum. Daha doğrusu unutmaya çalışmışım. Ama unutmak için ne kadar uğraşsam da konunun her seferinde önüme serilmesini de bir işaret sayıyorum. Ziya’nın aslında çok sevmekten delirdiğini söylüyor köylü kadın. Çok sevmekten ve yitirmekten. Bir gece ansızın başka bir erkeğe kaçmış sevdiği kadın. Şaşırmış herkes. Ziya’nın sevdiğiymiş oysa, Ziya da onun. Aşk hikâyelerinde erkek tarafının delirdiğini hiç duymamıştım -Mecnun’u saymazsak- ama Ziya delirmiş. O kadar delirmiş ki zincirle bağlamışlar. Kimseye zarar vermesin diye. Kendisine verdiği zararda değilmiş kimse artık. Annesi bile.

Zincire bağlanmadan önceymiş. Ziya’nın akli melekelerini yitirdiğini henüz kabullenmemiş kimse. Yayladalarmış. Nenemin bana cennetten bir köşeymiş gibi anlattığı meşhur yayla. Soğuk suları, çağıl çağıl akan dereleri, rengârenk çiçekleri, kalın gövdeli ağaçlarıyla meşhur yayla. Ölümünden sonra sevdiği yerleri gidip görmeyi, gözünün değdiği, ayaklarının bastığı yerleri onun hatırasıyla gezmeyi kendime görev bilmiştim. Dere kurumuş, çeşmelerin ve kömlerin sadece izi kalmış, koru talan edilmişti. Nenemin anlattığı yerden eser yoktu. Çırçıplak bir yerdi artık. Oysa ne yazlar yaşanmış orda. Ne ayrılıklar, ne doğumlar, ölümler, aşklar, kayboluşlar. Hem o yıllardan sadece yaylanın güzelliğini hatırlayıp iç çekmesi de çok garipti.
Nenemin kömü neredeydi, hangi cepheye bakıyordu, derenin hangi tarafındaydı, anlayamamıştım. Bilebilseydim keşke. Bilebilseydim. Yaylanın güzelliği acılarını hafifletmiş miydi? Kocasının başka bir kadın için onu ve altı çocuğunu terk edip gitmesinin, bir ömür yoksulluk ve yalnızlıkla mücadele etmesinin kederini dindirmiş miydi? Her sabah hayvanlarını sağıp koştur koştur sekiz kilometrelik köye gidip ektiği sebzeleri toplayıp kocası ve yeni ailesine taşıyıp geri kalanları yine koştur koştur kendi çocuklarına pişirmek için yaylaya taşımasının yorgunluğunu geçirmiş miydi, bilmiyorum. Veya… dilim varmıyor söylemeye. Hiçbir zaman da varmayacak herhalde. Ama yayla güzelmiş. Çok güzelmiş. Ölene kadar her fırsatta bana anlata anlata bitiremediği güzellikte. Yaşamın içinde kendini ikna edebileceği tek güzellikti belki de. Veya uydurduğu bir güzellik. Yaşamın bu kadar kuru, acı, acımasız olması kabullenilebilir değildi nihayetinde.
Anneannemin ve nenemin yüklerini de ben daha doğmadan omuzlarıma yükleyen hayata karşı benim de bir yaylaya ihtiyacım vardı belki de. Ama ben ısrarla onları sonsuz bir unutuşa sürükleyen hayatı tüm dehlizleriyle görmeyi, sandıklarını açmayı ve tüm yaralarını görmeyi seçmiştim. Çünkü tek hakikatleri –sadece onların değil- yaralar üzerinden ulaşıyordu bize.
“Ziya,” demiş nenem,
“Bak arkadaşlarına, hepsi işinde gücünde, sen hepsinden daha çalışkandın, kalk, işine gücüne dön.”
Gözlerini kaybolduğu boşluktan kaldırıp“ Arkadaşlarımın analarını sikeyim,” demiş Ziya ve karanlık boşluğuna geri dönmüş. Bir daha hiç çıkmamacasına.

O gün kabullenmiş herkes Ziya’nın artık aralarında olmadığını.
Ziya’nın bağırışları ve zincirlerinin şıngırtısı yayladaki tüm sesleri bastırmış aylarca. Mevcut imkânlar Ziya’ya bir çare bulamamış. Ne Ziya’ya ne de zincirlerini kırdığı zamanlarda saldırdığı kişilerin kan revan içinde kalan bedenlerine.
Sonbaharın son günleri gelmiş derken. Durum gittikçe zorlaşıyormuş, yakında köye dönülecekmiş ama delirdiğinden beri açık havada tutulan Ziya’yı zincirleriyle bile dört duvar arasında tutmanın imkânsız olduğunu herkes biliyormuş. Haklı kaygı ve korkularına yine Ziya yetişmiş. Bir akşamüstü, herkesin bir arada olduğu bir anda bağırıp insanüstü bir kuvvetle zincirlerini hatta zincirlerin bağlı olduğu ağacı da parçalayarak hızla koşmaya başlamış. Birkaç dakika ne yapacağını bilememiş kimse. İlk şok atlatıldıktan sonra kadınlı erkekli peşine takılmışlar Ziya’nın. Aralarındaki mesafeye rağmen görebiliyorlarmış onu. Yokuş aşağı hızla koşuyormuş. Sağa sola sapmadan, nereye gideceğinden emin. Sekiz kilometrelik koşuş Murat Nehri’nin kenarında son bulmuş. Ve onları Ziya’nın tek ayakkabısı karşılamış. Annesinin altmış yıl boyunca sandığında sakladığı ayakkabı. Hiçbiri yok artık. Hatta o nehir bile yok. Etrafındaki her şeyi yutan koca bir baraj artık. Ama o sandık da o ayakkabı da duruyor hâlâ. Ve daha pek çok sandık. Açılmayı bekleyen pek çok sandık.
Ziya’nın hikâyesinin tüm parçalarına ulaşmam mümkün değil elbet. Ama uğruna delirdiği kadına da sormak isterdim. Tanıyorum ama cesaretimi toplayıp sorana kadar o da göçüp gider muhtemelen. Babama soruyorum, ama o da hayal meyal hatırlıyor bazı şeyleri, çünkü çevremizdeki herkese bulaşan o unutma hastalığına babam da yakalanmış kaç yıldır. Bazı şeyleri unutması güzel, yükü hafifler belki ama beni de unutacak olmasına hiç hazır değilim henüz.
Oturduğum yerden aniden kalkayım, diyorum bazen. Zincirlerimi parçalayayım. Tüm gücümle koşayım. Nehrin azgın sularına bırakayım kendimi. Def ediyorum hemen bu isteğimi. Hikâye en çok da geride kalan için acılaşır çünkü. Bu acı döngü kırılmalı. Hikâyelerini sürekli yaraları üzerinden aktarmak zorunda kalanların devri bitmeli. Yaylaların gerçek güzelliği kalmalı geride. Suları hiç kurumayan, kavakları rüzgârda asilce sallanan yaylalar.
Yayın Tarihi: 29/08/2026