Tüm haritalarda püsküllü bir intihar hançeriydi vatanın. Ona yüzyıllar kazandırmak adına çıkmıştın yola. Görüyorum kalbim, ömrünü yatırdığın bu uğurda, otuz yıllık kayıp bir masal kaldı avuçlarında. Yüzyılların şekillendirdiği bir otuz yıl.

30 yıl kaldın mahzeninde dünyanın. Orasıydı sana armağanı. Ne mevsim, ne sabah, ne gece, ne adalet, ne toprak, ne ağaç, ne kuş, ne çimen ne bayram sabahlarının pembe çiçekli mendilleri. Korsan kılığındaydı hayat; üstelik tek gözü bile yoktu. Denize benzemiş tahayyülü, kirli uzun saçları, zaman zaman köpükleri hisseden kalbi de yoktu. Beton ve demirden bir kutuydu; içinde sen. Senin için önceden hazırlanmış. İçinde sen ve sana hediye. Çağın sana olan hediyesi, çocuk yaşta tutsak bir sendin kalbim, bunu unutamazsın!
Sesinden başka yankısı yoktu varoluşunun. Böyle büyük bir ödüldü işte Kürtlük! Tüm kimliklerin en siyahında. Tüm siyahların bıçak ağızlarında. İnsan olmak ne güzeldi ah! Yok Sisifos değildin. O mutluydu her gün yuvarlanırken yüküyle. Yeni başlangıçları vardı onun, yuvarlayacak ve yuvarlarken yuvarlanacak taşları, dağları… Kendiyle dalga geçebilen hep yeni, yuvarlanma hikâyeleri… Sen Sisifos (bile) değildin kalbim hiç unutma! Dökülsen savuracak bir rüzgârın bile yoktu.
*Ve uzaktaki kelimeler
Daha yüksek bir yıldıza komşu olan yurttur
Sürgündür yakındaki kelimeler
Yabancıyım. Yoruldum sevgiliye giden Samanyolu’ndan.
Sıfatımdan yoruldum
Şekil daralıyor, genişliyor söz.
Aşıyorum, ihtiyaçlarını kelimelerimin
Aynalarda kendime bakıyorum
Gördüğüm ben miyim?
İyi oynadım mı son perdede rolümü?
Sahneden önce oyunu okudum mu?
Yoksa dayatıldı mı bana?
Rolü oynayan ben miydim?
Yoksa kurban mı değiştirdi sözlerini?
Yaşamak için postmodernizmi
Metin bağlamından sapan
Yazarın ardından
Ve çekip gittikten sonra
Oyuncuyla seyirci?
Tüm haritalarda püsküllü bir intihar hançeriydi vatanın. Ona yüzyıllar kazandırmak adına çıkmıştın yola. Görüyorum kalbim, ömrünü yatırdığın bu uğurda, otuz yıllık kayıp bir masal kaldı avuçlarında. Üstelik otuz yıl asla sadece otuz yıl değildir. Unutma kalbim, kimseninki değil şükür, kendi ömründü yatırdığın. Yüzyılların şekillendirdiği bir otuz yıl. Allı boncuklu, kırmızı pabuçlu kayıp bir masal belki de.
Bir testiydi bu intihar hançerinde ömür, kırdın işte. Hala kayıp olan hayalet bir geminin mahzeninden başka ne beklenirdi ki. Hem kayıp hem hayalet. Takvimlerin sadece kâğıt israfı olduğu bir alem. Saatlerin hezimet enstitüleri tarafından ayarlandığı bir devran. İnelim dedin… Kalbim kaç kez, inelim şu geminin hayaletinden.
Uçmaktan vazgeçmeyen Kürdi kırlangıçlar şâhittir buna. Çok uzaklarda kalmış hayatın yırtık pabuçları da. İçtiğin acı mürekkeplerin, seni. Hayallerine gömen mavisi de. Mürekkebin tadıyla rengi çarpsa da seni, hep içtin kalbim, içmeseydin kendini çalamazdın onlardan. Zehirli mürekkep balıkların olmadı hiç. Ama mürekkebin zehir acısını hep bildin, cevapsız kalmadı sorular. Sevdin zehrini. Bardağın mürekkep kısmı ise hiç terk etmedi seni.

Sivas zindanı
30 yıl kaç ömür eder? Bir ömür kaç 30 yıl? Hangi bezirganbaşı cevap vermeye cesaret edecek?
Ömre kim, ‘ömür’ deyip kurdele niyetine de bir 30 yıl bağlamış? Makaslar hazır, şimdi kim kesecek bu cafcaflı kurdeleyi?
Ha tabi… 30 yıl zindanda kalmış olmak suretiyle bu dünyadan göçmüşlerin karşısında, kendi otuz yıllarını çok mutlu, saadet dolu sanangiller familyası da var. Her fırsatta, çürük her şey kokan kulelerinden, “Ama hayatınız geçmiş sizin, gençliğiniz boşa gitmiş” diye sayıklamakta. Bu durumdan kurbağa suratlı hayatlarına şükür devşirmek istemektedirler! Sanki çok şanlı, çok kahraman hayatlara sahip kendilerinin bize armağan ettiği bedelsiz, özgür ve mutlu bir hayat şarabı varmış da biz içmemişiz gibi. Mazoşist fantezilerimiz yüzünden uçurumlara meyyal olmuşuz gibi. Onların da öznesi olabilecekken olamadığı yıkılmış Bastille’in, viran Amed zindanlarının düşünü hiç kurmamışız gibi. Başlarına bin bir bela geldiği için imdadımıza gelemeyen bağımsız ve mesut devrimleri en çok biz beklememişiz gibi. Ha, sizin hayatınız hiç geçmemiş çünkü. Zamanın bankerleri olarak istiflemişsiniz her şeyi.
Sormak istemiyorum kalbim, görmeyeyim yeter. Ama şu denmeden de geçilemez; bizler neyi neden, ne için yaşadığımızı biliyoruz hiç değilse. İstiflediğinizi sandığınız zamanınızla bolca aldanmaya devam edin. Ama dikkat, yanlış şükür, sahibini daha fazla düşürür. Öte yandan yaşanmamışlık farkı var, yaşlanmamışlık… Masumiyet farkı da var kalbim, bunu saklayamazsın. Mesela eski arkadaşlar, yaşıtlar artık çocuk/torun sahibi. Ve torunlar müebbet esir ve esirelere binaen; bunlar benim arkadaşlarım anne-nene, baba-dede! Bununla nasıl arkadaş olabilirsin ki diyor bazen.
Yine en iyi çeken radar, çocuklardan çıktı!
Ah çuvallamış zaman, ah bozuk saatler gerçeği, ah yamulmuş hayat, yanlış ve yanmış ten ve can.
Zaman çuvallamış, evet. Saat durmuş. Ah, durmuş saatlere kanmış ten ve can, ne hayattı yaşadığınız ne de ölümdü öldüğünüz. Ki bunca yalnızlık bundan. Ait olduğunuz kuş uçuşları çoktan vardı başka yıldızlara. Onlara çok geç kaldınız ama mevcut olduğunuz sahneler de çok eskimiş, onlara da geç kalmışsınız.
Ah ait olunana da mevcut olana da geç kalmış olmanın dikenli telleri. Sizi neyle kesmeli? Ah aidiyet ve mevcudiyetin traji-komik çuvallaması, sizi nereye atmalı? Ne yaşadın ne de öldün ey kalbim, bütün o yanlış ayarlanmış saatlerde! Ama ikisini de iyi idare ettin! Tevazuya gerek yok. Kanatsızlıkta da uçabildin. Bir haber kesiyor yolunu tam şu an: Che’nin cenazesini Bolivya’da bulup Küba’ya getiren Popi öldü…Che Guevara’nın kaybolmasından 30 yıl sonra kalıntılarını bulup teşhis eden ekibin başındaydı. “Popi’nin azmi örnek niteliğindeydi. Gonzales ve liderliğini yaptığı bilim insanları grubu, Che’nin kalıntılarını bulmak için beş yıldan fazla zaman harcadı. Efsanevi Küba kahramanlarının kimliğini doğruladıktan sonra Gonzales ve ekibi, Küba’nın 30 yıldan uzun süredir talep ettiği cesetlerle Küba’ya geri döndü.”

Sivas zindanı, 1998
Ölünecek zaman mıydı Popi? Bizi de teşhis ederdin belki. Che’nin 30 yılına zaten yabancı değiliz. Biz de öleli 30 yıl oldu. Kim teşhis edecek şimdi bizi?
Tamam peki. Güvertede aylar geçti, mahzen bitti, maviyi hatırladık, bulutlara şahitlik ettik, ağaçlarla tanıştık, evet. Ama durmuş saatleri kim çalıştıracak? Hayat bulamamış hatıraların boşluğunu kim, neyle dolduracak? Şen bir sohbetin tam ortasına düşen o yabancı silüeti, hangi silgi silecek?
Hicap duyma sor kalbim, bizi kim, nasıl teşhis edecek?
Popi öldü!
Yaşayanlar ve ölüler arasına bir kül gibi dağılmış olan bu 30 yıla kim ne ad verecek? Bizi kim, ne ile teşhis edecek? Adli tıp olmaz, ağlamak olmaz, yok sayma olmaz, inkar etmek olmaz, abartmak olmaz, şimdi olmaz, dün olmaz, yarın yetişmez.
Bir kez daha sor kalbim: Biz kim, nasıl, nerede bulup teşhis edecek?
Lütfen bul bizi Popi, Che gibi. Ait olduğumuz yere geri götür bizi.
Kırılma
Kırılmış başımı
Üç gün sardım
Dördüncüsünde açıp
Her zamanki gibi
Taramaya başladım
Kırılan elimle
Üç ay sonra üç
Brunu kurşunu atıp
Üç kale fethettim
Kalbim kırıldı
30 yıl geçti
Ama hala bir nergisi
Alıp başına takmaya mecali yok
Müeyyed Teyib’in bu şiirindeki kalp kırığı olmasın malum 30 yıl da? Bir tek o geçmemiş. Geçmediği için mi 30 yıl sürmüş? Yoksa 30 yıl sürdüğü için mi geçmemiş?
Söyle ey şiir! Azad et bizi bu sorudan. Kalp neden 30 yıl boyunca kırılır ya da onca yıllık bir kırılmaya uğrar? 30 yıl nasıl barınabilir bir kalbin kırığında? Bizi bunca zaman bu mısrada tutan ne olabilir ki?
Baş üç günde kendine gelmiş, el de. Ey kalp, 30 yıl boyunca neden kendine gelemedin, hangi keder, hangi kırılma engelledi iyileşmeni? Söyle ey kalp, esaret midir bu müebbet kırılma? Neden kendine gelemedin sen de üç günde? Bunca uzatma, bunca iyileşmeme hangi esrarın ürünü?
Güvertedeydik. Şahitlerimiz var. Ne beklenenler pes etmişti ne de bekleyenler.
Teşhis edilmemiş olsak da geçiyordu zaman. Ama güvertede kimse yoktu Popi! Ne yüz yıllık mahzenden çıkanlar ne de onları bekleyenler! Ne beklenen geri dönmüş ne de bekleyenler. Kavuşamama, müebbet bir yabancı olarak dikilmiş oraya.
Yabancı değilsin oysa kalbim, en iyi sen bilirsin. Her zaman her yerde hazır ve nazır olmaya çalıştın. Mahmud Derviş’in şiirindeki şu mısra olmadın hiç:
Yabancıyım. Yoruldum sevgiliye giden
Samanyolu’ndan. Sıfatımdan yoruldum.
Bir noktadan sonra tüm yolların Samanyolu olduğunu anlayalı çok olduğu için yorulmuyorsun. Hem bu çok eski Zelanî ülkesinin hangi ruhsal ya da coğrafik yolu Samanyolu gibi değil ki. Uymadık bu şiire, uyamazdık.
Buna da en çok sen şahitsin kalbim, ey şimdi yine çok uzaklarda olan. Güvertede mezar taşları vardı ama yâd etmemek olmaz. Soğuk mermerlerle bir olan ellerin ısrarla, burada kimse yok, burada kimse yok diyen kalbini uyandırmak istercesine çırpınıyordu. Öyleyse kavuşmak da yoktu ve merhaba kelebekleri hiç uçmayacak mıydı? Pes etmeyen o cesur özneler nerelerdeydi peki? Yoksa bükülmüş zaman, onları ayırmaya devam mı edecekti? Ama itiraz ediyorsun işte kalbim, bu sefer ben bükeceğim zamanı diye. Saatleri iptal ediyor ve bükülmüş zamanınla merhaba diyorsun her şeye.
Çünkü o yüzyıllık hayattan mahrum hayat ve ölümden mahrum ölümde açmış çiçekler vardı, selamlamamak olmaz. Mahzeni hiç ama hiç yalnız bırakmayan cesur insanlar vardı, anmamak olmaz. Mazlum doğmuş olsalar da Newroz olabilen kahramanlar vardı. Newroz! Herkesin özgür, mutlu ve onurlu olduğu o an. Hepimizin binlerce yıllık yüz akı, şerefi, esenliği. Çırılçıplak esarette bile Newroz oldular. Yazıyı unutalım, konuşmayı, okumayı, hal bildirmeyi. Newroz yeter çünkü.
Ateşi bayram gömleği sabırsızlığıyla giyenler vardı en tatlı uyku zamanlarında. Susuzluğun alasında, suyu unutanlar da. Mahzendeyken bir tek onlar vardı yanında. Gestapo’ya diz çöktürüp kız çocuğu ellerini hiç bırakmayanlar da onlardı. Daima sevdin onları kalbim, yoksa şimdi böyle deli bir yıldız gibi parıldayamazdın!
Mizgîn Ronak, 1992'de tutuklandı, 2022'de serbest bırakıldı.
Yayın Tarihi: 13/02/2025