PolitikART
Toplum-Politika

Yoksulluğu değil yoksullaştırmayı tartışmak

Sayı: 351
Serhat Temel
"Radikal olmak, şeyleri kökünden kavramaktır. Ancak insan için kök, insanın kendisidir.” - K. Marx

Yoksulluk, klasik tanımıyla, kişilerin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kaynaklardan yoksun olmasıdır. Ancak yoksulluğu yalnızca gelir eksikliği olarak değil, tarihsel, siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkiler içinde üretilen bir vaka olarak ele almak daha rasyonel bir değerlendirme yapılmasına imkân sağlar. Zira, eğitim, sağlık, barınma, güvenlik, siyasal katılım ve insanca yaşam olanaklarına erişimde yaşanan eşitsizlikler de yoksulluğun önemli parametreleri olarak karşımızda durmaktadır.

Konuyu hak ettiği ölçüde ele alamasak da yoksulluk parametrelerinin Kürdistan özelinde nedenleri ve sonuçlarına dair elimizde her geçen gün artan verilere de kayıtsız kalamayız. En nihayetinde bütün bir 20. yüzyıl tarihini özellikle Kuzey Kürdistan’ın yoksullaştırılmasına vakfetmiş bir sistemin, son 10 yılda bu konuda geçen yüzyıldan daha iyi çalıştığı tecrübe ile sabit olmuştur. Bu nedenlerle Kürdistan’da yoksulluk konusunu, Kürdistan’ın yoksullaştırılması şeklinde değerlendirmeyi daha doğru bulmaktayım. Zira bugün ortaya çıkan tablonun bilinçli bir yoksullaştırma planlamasının sonucu olduğunu bilmek, neden-sonuç ilişkisini de yapıcı-inşa edici bir perspektif ile okumayı zorunlu kılacaktır.

Peki Kürdistan’ın yoksullaştırılmasının Kürdistan’da yoksulluktan ne gibi farkları vardır? Burada en temelde ‘nedenler’ arasında farklılıklar olduğunu düşünebiliriz. Yoksullukta ekonomik nedenler (gelir dağılımı eşitsizlikleri, işsizlik ve güvencesiz çalışma, düşük ücret politikaları vd.) ön plana çıkarken yoksullaştırma politikalarında tarihsel nedenler (sömürgecilik, toprak gaspı, eşitsiz kalkınma süreçleri vd. gibi) ön plana çıkar. Yoksulluk nedenleri, tüm bölgeler için aşağı yukarı benzer şekillerde işlerken; yoksullaştırma politikaları daha çok bölgesel olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira belirli bölgelerin eğitim, sağlık, ulaşım ve yatırım olanaklarından sistematik biçimde mahrum bırakılması, yoksulluğun yalnızca ekonomik değil siyasal bir mesele olduğunu göstermektedir. Bu noktada yoksulluk kalkınmanın başarısızlığı değil, belirli iktidar arzularının, yaptırımlarının sonucu olarak da değerlendirilmelidir. 2025 yılı verileri henüz açıklanmamış olan TÜİK’in 2024 verilerine göre kişi başına düşen milli gelirde son 10 kentin Siirt, Kilis, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Muş, Van, Ağrı ve Urfa olarak sıralanması tatsız bir tesadüf olmasa gerek.

Dayanışma ruhu ile yapılan çalışmalar bile, sömürge olduğunu unutan bir yerde, yapısal çözümlere odaklanmadığı müddetçe başarılı olamayacaktır. Çünkü sömürge, egemenin hukukuna, yasasına tabi oldukça, onun çizdiği alanlar içerisinde varlığını sürdürmeye çalıştıkça sadece ‘açlığı’ giderebilir.

Bu bilinçli yoksullaştırma çabasının bireysel ve toplumsal sonuçları olmakla birlikte son 10 yılda çok net gördüğümüz siyasal sonuçları da vardır. Kürdistan kentlerinde 2016 yılına kadar yapılan saha çalışmalarında Türkiye’nin en önemli sorunu nedir sorusu daha çok ‘Kürt Sorunu’ ile ‘Çatışma ve Şiddet Ortamı’ yanıtlarıyla tanımlanırken; 2016 sonrası, her çalışmada biraz daha artan bir şekilde, Ekonomik Kriz-İşsizlik yanıtlarıyla tanımlanmaya başlamıştır. Verilen yanıtlardaki değişme hızı ve yoğunluğu özellikle son 10 yılda Kürdistan’da, halkın ana gündeminin başka alana çekilme arzusunun başarılmış olduğunu gösteriyor. Gündelik yaşam içerisinde varlığının maddi koşullarını öncelemek elbette kötü bir şey değil ancak bunun, devletin bölgesel sermaye grupları ile birlikte örgütleyerek, bilinçli bir yoksullaştırmayı ana hedef olarak belirleyip -ki önemli ölçüde de başarılı olması- aynı zamanda bölgesel siyasetsizliğin ve örgütsüz kalmanın toplumsal devinimleri ne ölçüde değiştirebildiğinin de göstergesi olarak karşımızda durmaktadır. Siyasal sonuçların kısa ve orta vadede ortaya çıkardıkları, bölgesel siyasetsizlik ve örgütsüzlükle birlikte, uzun vadede inşa edilmiş tüm toplumsal değerlerin de aşınması riskini ciddi bir biçimde tetikleyerek Kürdistan sosyolojisini başka bir zemine çekmiştir. Bu zemin, değerlerin değersizleşmesini, tarihsel dayanışma kültürünün yok olmasını ve radikal adımlar yerine palyatif çözümlerin yaşam bulduğu yeni ve öze ait olmayan bir anlayışı güçlü kılmaya başlamıştır.

Bireysel ve toplumsal sonuçlar da aslında ‘gelir eksikliği’ üzerinden siyasal bir mühendisliğin araçları olarak karşımızda durmaktadır. Eğitime erişememe veya vazgeçme/yarıda bırakma, psikolojik yıpranma ve umutsuzluk/gelecek kaygısı gibi bireysel sonuçlar ciddi toplumsal bozulmalara; bu da egemenin, oluşan toplumsal bozulma üzerine yeni anlayışları kolaylıkla inşa etmesine imkân sağlar. Eğitime erişememe veya vazgeçme/yarıda bırakma sorunu, toplumsal olarak çocuk işçiliği, kayıt dışı ekonomi ve suç oranlarında artışı ortaya çıkarırken; psikolojik yıpranma, umutsuzluk gibi sonuçlar da psikiyatrik tedaviyi ve bu bağlamda sürekli psikiyatrik ilaç kullanımı ile bağımlılık eşiğinin düşmesine ve daha kolay madde bağımlılığının önünü açarak uzun vadede ciddi yıpranmalar yaratan toplumsal sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Bu sonuçlar, güven ilişkilerinin zayıflaması, toplumsal dayanışmanın çözülmesi ve siyasal yozlaşma gibi on yıllardır direnen ve bu direnişle varlığını inşa eden bir halk için en büyük tehditlerden sayılmalıdır.

Yoksulluk ve yoksullaştırma ikilemi Kürdistan’da uzun yıllar aynı veya benzer zeminler üzerinden okunmaya çalışıldı. Bu da çözümü görece daha kolay olduğundan, halkın yoksulluğuna palyatif çözümler getirmeye çalışılarak aslında yoksulluğu süreklileştirirken, yoksullaştırmayı tartışmayı da sürekli erteletti. 2016 öncesi Sarmaşık Derneği deneyimi başta olmak üzere hem o dönemlerde hem de sonraki dönemlerde belli başka kurumlarca yoksulluğa karşı halkla dayanışma göstermeye çalışan kurumlar kendi rol ve misyonları çerçevesinde bir varlık alanı buldular ancak bu alanlar da yoksullaştırmayı tartıştıran değil; gıda, giyim vb kalemlerle günü kurtaran çözümlerle halkla dayanışma gösterdiler. Ancak buradaki alan-veren ilişkisi kaçınılmaz olarak bir bağımlı olma durumunu da yarattı. Sayısı binlerle ifade edilen aileler bu kurumların destekleriyle var olmaya çalıştılar. Ancak yapısal olmayan bu çözümler, kurumlar bir KHK ile kapatılınca, derinleşerek büyümeye başladı. Bu yüzden dayanışma ruhu ile yapılan çalışmalar bile, sömürge olduğunu unutan bir yerde, yapısal çözümlere odaklanmadığı müddetçe başarılı olamayacaktır. Çünkü sömürge, egemenin hukukuna, yasasına tabi oldukça, onun çizdiği alanlar içerisinde varlığını sürdürmeye çalıştıkça sadece ‘açlığı’ giderebilir. Oysa yapılması gereken ‘açlığı’ yaratan koşulların ortadan kaldırılması için güçlü bir örgütlülüğün inşa edilmesini sağlamak olmalıdır.

Bu çerçevede, tartışılması gerekenin yoksulluk mu yoksullaştırma mı olduğuna iyi karar vermek gerekir. Eğer sorunumuz yoksulluk ise gıda kolisi, kıyafet gibi yardımlarla halkı bağımlı hale getirip palyatif çözümlerle meseleye çözüm bulduğumuzu iddia edebiliriz. Ama yoksullaştırma devam ettiği müddetçe koliyi büyüten bağımlılığı kendi yönüne çekmeye başlayabilir. Bu yüzden, özellikle Kürdistan’da, yoksulluğun yoksullaştırmadan bağımsız tartışılmasının, son 10 yıldaki pratiklerle, ortaya çıkardığı çözümsüzlük önümüzde durmaktadır.

Tüm bu bozulma ve çözülmeler uzun yıllardır bağırarak gelmekteyken gerçeklikten kopuk tanımlama biçimleri bunların bu topraklarda yaygınlaşmasına imkân sağlamıştır. Bu yaygınlaşma doğalında sömürgeciye meyletme, onun dilini, yöntemlerini, var olma biçimlerini meşru görmeye yol açmaktadır.

Halk hareketlerinin yoksulluğu ele alış biçimleri -sömürge olmayan toplumlarda bile- yapısal bir sorun olarak değerlendirilip; yardım faaliyetleri ile değil, onu üreten ekonomik ve siyasal ilişkilerin ortadan kaldırılarak çözülebileceğine dair tezleri ortadayken; sömürge toplum devrimciliğinin bu sorunu tüm yönleriyle değerlendirip yapısal, gerçekçi ve kalıcı çözümler üretmesi zorunludur. Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasından, yerel meclisler eliyle kooperatifler ve birlikte üretim biçimlerinin geliştirilmesine kadar inşa edilecek tüm yöntemler egemenin en önemli silahlarından olan yoksullaştırmayı boşa çıkarabilmeyi hedeflemelidir. Nasıl ki yeni sömürgecilik yönelimleri müdahale ve manipüle biçimlerini farklılaştırdıysa, yeni direniş biçimlerinin de bu bağlamda kendisini dönüştürebilmesi gerekmektedir. Bugün Kürdistan sokaklarında çeteleşen gençlerin gücünü nerden aldığı ya da kimin adına çalıştığına dair birbirinin tekrarı söylemlerin yerine, bu durumu ortaya çıkaran koşulların irdelenip çözümlenmesi gerekmektedir. Madde bağımlılığının 8-10 yaşlarına inmiş olması iki park arasında yürünerek çözülecek bir mesele olmaktan çoktan çıkmıştır. Kürdistan’ın her kentinde -neredeyse her mahallesinde- konuşulan ‘fuhuş’ konusu ‘düşürülme’ üstenciliğiyle çözülecek bir durum değildir. Tüm bu bozulma ve çözülmeler uzun yıllardır bağırarak gelmekteyken gerçeklikten kopuk tanımlama biçimleri bunların bu topraklarda yaygınlaşmasına imkân sağlamıştır. Bu yaygınlaşma doğalında sömürgeciye meyletme, onun dilini, yöntemlerini, var olma biçimlerini meşru görmeye yol açmaktadır.

1999 sonrası değişen Kürdistan sosyolojisini henüz tartışamadan 2016 sonrası ortaya çıkan yeni değişimlerle karşı karşıya olduğumuz gerçeği ile yüzleşmek; yoksullaştırmayı tartışmadan yoksulluk üzerine tezlerle, bağımlılık ilişkileri, yeni anlam arayışları, kendi varlık alanını toplumsal kurtuluşun önüne koyan bir toplumsal dönüşüm gerçeği ile tanışmak; yoksulluğu değil yoksullaştırma bağlamında ortaya çıkan büyük çözülmeleri anlamak ve çözümler üretmek doğalında yoksulluk sorununu da ortadan kaldıracaktır.

 

Yayın Tarihi: 10/07/2026