Koruculuk sisteminin yarattığı ekonomik çölleştirme politikası, günümüzde de ağırlığını hissettiren bir etkiye sahiptir. Bunun yanında, son 50 yıllık süreçte bu sistemin parçası olmayı reddetmiş köylü toplumunu farklı yöntemlerle göçertmek; onları devlete bağımlı hale getirmek için yaylaları, meraları ve köyleri birer birer işgal ederek buralara enerji santralleri inşa etmek, toplumu yeniden sömürgeleştirme amacından başka bir şey değildir ve eko-kırım temellidir. Kendi kendine yetebilen alternatif ekonomiler, sömürge tahakkümüne girmeyen köylü toplumunu yeniden kendine bağımlı hale getirecek yeni sistemin ilk hedefi konumundadır.

Kürdistan coğrafyası, tarih boyunca egemen güçlerin kasıtlı olarak toplumu yoksullaştırma pratiklerinin sergilendiği bir mekân haline getirilerek biat, itaat ve kendine bağımlı bir toplum yaratma laboratuvarı olagelmiştir. Coğrafi kuşatılmışlık, bu eksende toplumun üretici rolünü olabildiğince minimuma indirir. Sömürgeci terbiye ve kontrol mekanizmasının müsade ettiği kadar yaşar, izin verdiği kadarıyla varlıklı olursun. Bu çerçevede Kürtlerin toprağını, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürgeleştirme; doğasını tahrip edip Kürdü sosyal yardım, İŞKUR ve koruculuk sistemine entegre etme, sömürgeci tahakküm altına almanın başka bir boyutudur. Bugün TÜİK verilerine de yansıdığı üzere Kürdistan köyleri; sosyal yardım, koruculuk ve İŞKUR gibi toplumu kendine bağımlı hale getiren onlarca projenin uygulandığı birer laboratuvara dönüştürülmüştür.
Özellikle koruculuk sistemi, salt bir paramiliter güç olarak ele alınmayacak kadar geniş bir yelpazede toplumu yeniden inşa eden, biat kültürünü ekonomik olarak yaygınlaştıran ve sömürgeci tahakkümün en güçlü öğelerinden biri konumundadır. Koruculuk sisteminin tarihsel işlevine bakıldığında; hayvancılıkla var olan konar-göçer Kürt aşiretlerinin yerleşik hayata geçirildiği, üretiminin devlet kontrolüne alındığı ve toplumun sabit bir gelire mahkum edildiği bir politikaya dayandığı görülür.
Aç bırakılarak, yoksullaştırılarak iradesini teslim almak istenen toplumun yapması gereken şey ise, sömürgeci çatlağı delmektir. Alternatif ekonomi modelleri üzerinden yeniden inşa edilecek kooperatif ve komünlerle mevcut sömürge çatlağının daha da derinleşmesi sağlanabilir.
Bu sistem aynı zamanda toplumun kendi içindeki kültürel dayanışma kodlarını da erozyona uğratmış; aşiretsel ve ailesel çatlaklara yol açmıştır. Koruculuk sisteminin yarattığı ekonomik çölleştirme politikası, günümüzde de ağırlığını hissettiren bir etkiye sahiptir. Bunun yanında, son 50 yıllık süreçte bu sistemin parçası olmayı reddetmiş köylü toplumunu farklı yöntemlerle göçertmek; onları devlete bağımlı hale getirmek için yaylaları, meraları ve köyleri birer birer işgal ederek buralara enerji santralleri inşa etmek, toplumu yeniden sömürgeleştirme amacından başka bir şey değildir ve eko-kırım temellidir. Kendi kendine yetebilen alternatif ekonomiler, sömürge tahakkümüne girmeyen köylü toplumunu yeniden kendine bağımlı hale getirecek yeni sistemin ilk hedefi konumundadır.
Aç bırakılarak, yoksullaştırılarak iradesini teslim almak istenen toplumun yapması gereken şey ise, sömürgeci çatlağı delmektir. Alternatif ekonomi modelleri üzerinden yeniden inşa edilecek kooperatif ve komünlerle mevcut sömürge çatlağının daha da derinleşmesi sağlanabilir.
Alternatif bir ekonominin mümkünatı
Yukarıda kısaca bahsini ettiğimiz köylü toplumun mevcut yoksulluğuna karşı yapılması gereken temel şey, ‘toplumun öz-gücüne dönmesi’ olarak ifade edilebilir. Tarihsel olarak yüzlerce yıllık dayanışma (zîbare) kültürünü yeniden canlandırarak köy komünleri ile alternatif bir ekonomi oluşturulması elzemdir. Oluşturulan komünlerle üreticilerin kendi pazarlarını kurması sağlanabilecek; üreticiler öz iradeleriyle İŞKUR, sosyal yardım vb. neoliberal sömürgecilik uygulamalarını reddederek öz-gücüyle iradesini hayata geçireceği bir model yaratabilecektir. Köy komünleri ve kooperatiflerle; arıcılık, sütçülük, hatta yerel bitkilerin üretimi ve pazarlanması konusunda ortak bir akıl etrafında birleşilir ve alternatif ekonomi oluşturulabilir. Toplumun öz-gücü komün ve kooperatiflerle bir avantaja dönüştüğünde, yoksulluğun yarattığı itaatkarlık da yok edilebilir.
Bir örnek olarak: Zap ve Cilo havzası, onlarca endemik bitkiye ev sahipliği yapan bir bölgedir. Bu köylerde yerel bitkilerin toplatılıp yıl boyunca tüketilmesi, yıllardan beri süregelen kadim bir kültürdür. Bu bitkiler gastronomide kullanıldığı gibi, şifai durumlarda da değerlendirilir. Oluşturulacak komünlerle bu bitkilerin ekolojik dengeyi gözeterek toplatılıp işlenmesi ve kooperatiflerle çağa uygun bir şekilde pazara sunulması neticesinde evde erkeğe, toplumda ise devlete bağımlı yaşamak zorunda kalan kadınlar kendi öz gücüyle üretime katkı sağlayabilecek, aynı zamanda kendi kendine yetebilen bir konuma kavuşabilecektir.

Bêrîvanlar, yıl boyunca sağlıksız koşullarda ve ilkel yöntemlerle, yıllardan beri süregelen ağır bir emek sarf etmektedir. Yılın belirli aylarında 2500 ila 3000 rakımlı yaylalarda gerek ulaşım gerekse barınma ve hijyen kurallarının dışındaki yaşam koşulları, tamamen bedensel ağırlıklı bu işi yapıyor olmalarından ötürü ilerleyen yıllarda ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Günde iki kez eğilerek süt sağmaktan kaynaklı olarak erken yaşta şiddetli eklem ve bilek ağrıları gibi farklı hastalıklara yakalanabilmektedirler. Ev, yayla ve çoğu zaman da tarla-bostan arasında gidip gelen, çocuk bakımı ve büyütülmesi gibi birden fazla iş koluyla aynı anda uğraşan kadınların sağlık hizmetlerine kolayca erişemiyor oluşu, bu alandaki en büyük handikaplarıdır. En büyük sorun ise harcadıkları bunca emeğe rağmen elde edilen kâr üzerinde hiçbir söz haklarının olmamasıdır. Yıl boyunca yaşadıkları bu sıkıntıların yanında, son zamanlarda devreye sokulan güvenlik bariyerlerini de eklemek gerekir. Yaylalara devlet eliyle yerleştirilen fotokapan ve kameralar, Bêrîvanların mahrem alanlarını işgal etmekte ve zaten zor olan yaşam koşullarını daha da katlanılmaz hale getirmektedir.
Kadının hayvancılık üretiminde tüm yükünü sırtında taşıdığı bu görünmez emeğin, Bêrîvanlık komünleri ile görünür kılındığı, kadının üretimin ve pazarlamanın doğrudan bir parçası haline getirildiği sistemlerin geliştirilmesi sağlanabilir. Tepeden inme olmayan, yerelden başlayan bir ekonomi modelinin oluşturulması, sömürgeci çatlağın derinleşmesini ve toplumun kendi öz gücünün farkına varmasını sağlar.

Zap ve Cilo vadilerinde yetiştirilen üzüm, ceviz, bal ve buna benzer birçok ürünün kalitesi standartların çok üstündedir. Gerek cevizinin besin değeri ve kalorisi gerekse balının tamamen doğal standartlarda üretilmiş olması bu ürünlerin önemini artırmaktadır. Bölgede 500 yılı aşkın bir geçmişe sahip üzüm ve asma bağlarının bulunması, ayrıca çeşitli dönemlerde rastlanılan tarihi şarap mahzenleri, bir dönem buralarda üretilen şarabın ve üzüm türevlerinin ne kadar kıymetli olduğunu açıkça gösterir. Bu tarihi bağların komünal bir şekilde temizlenmesi, budanması ve tekrardan üretime sokulması; şarapçılık üretim tesislerinin kooperatifler ve komünler aracılığıyla açılması, hem tarihi bağların yeniden görünür kılınmasını sağlayacak hem de güçlü bir ekonomik etki yaratacaktır.
Köylerde çocuklara yönelik oluşturulacak komünler aracılığıyla, çocukların soğuk devlet politikaları ve otoriter eğitim anlayışı arasında şekillenen sömürgeci terbiye mekanizmasının aşılması sağlanmalıdır.
Bugün Kürdistan dağlarında ekonomiye doğrudan katkı sağlayacak en önemli bitkilerden biri de bıttım (kizwan) ağacıdır. Kizwan ağacının doğada ve dağlarda çokça bulunması sebebiyle, fıstık aşılama yöntemleri uygulanarak birer fıstık ağacına dönüştürülmesi, çevre köylerde yaşayan topluma muazzam bir ek gelir ve can suyu sağlayacaktır.
Hakkâri köylerinde yerelden başlatılacak arıcılık ve sütçülük kooperatifleri ile hayvansal üretim komünleri, mevcut yoksulluğa sadece çare olmakla kalmayacak, aynı zamanda toplum arasında derinleşen krizlere dayanışma kültürüyle sahip çıkılmasını da beraberinde getirecektir. Alternatif ekonominin oluşturulması; bakıma muhtaç yaşlılara yönelik programlardan sağlık hizmeti sunulmasına kadar birçok alternatifin denenmesiyle kalmayıp, bu adımlarda başarılı olunmasını da kaçınılmaz kılacaktır.
Kürdistan'ın birçok köyünde çocuklar, iki farklı tedrisatın birer parçası olarak tornadan geçirilmektedir. Erken yaşta dillerini bilmedikleri, pedagojik olmayan yöntemlerle yeni bir dili öğrenmeye zorlanmakta; günün geri kalan zamanlarında ise Kur'an kursu adı altında kapalı kapılar ardında, çocuk yaşta tarikat ve cemaatlerin insafına terk edilmektedirler. Ev, okul ve Kur'an kursu üçgeninde yaratılan zihinsel tahribat, çocukların içine kapanık hale gelmesine ve her şeye ürkek yaklaşmalarına neden olmaktadır. Çocukların büyük bir kısmı ev ekonomisine katkı sağlamak için erken yaşlarda eğitimini bırakmak zorunda kalmaktadır. Erken yaşta MESEM adı altında atölyelerde, sanayilerde ve kafelerde ucuz birer iş gücü olarak çalıştırılmaktadırlar. Köylerdeki çocukların önemli bir bölümü de aileleriyle birlikte mevsimlik işçi olarak Türkiye'nin tarım şehirlerine gitmek ve buralarda çalışmak zorunda kalmaktadır.
Köylerde çocuklara yönelik oluşturulacak komünler aracılığıyla, çocukların soğuk devlet politikaları ve otoriter eğitim anlayışı arasında şekillenen sömürgeci terbiye mekanizmasının aşılması sağlanmalıdır. Bu komünlerde anadilde eğitim başta olmak üzere tiyatro, müzik ve çeşitli kültürel-sanatsal faaliyetlerin hayata geçirilmesi, çocukların toplumsal, kültürel ve düşünsel gelişimlerine önemli katkılar sunacaktır. Aynı zamanda bu alanlar, çocukların kendi dil ve kültürleriyle güçlü bağlar kurmalarına, kolektif yaşam deneyimleri kazanmalarına ve özgüvenlerini geliştirmelerine olanak sağlayacaktır.
Yayın Tarihi: 13/07/2026