“Gittikleri ülkelerde o ülkelerin dilini konuşmaları, dinine inanmaları da her fırsatta dışlanmalarına, katledilmelerine engel olmaz Çingenelerin. Filmlere, kitaplara da konu olmazlar. Çünkü tarihi anlatacak konuma hiçbir zaman gelmezler. Yine de dünya dönüyor, belki bir gün, kim bilir?”
“…benim adım Aslan Çorelo, Aslan Bahtalo ve Aslan Çavoro Bayramoviç ve bu sabah öldüm. Daha dün bir insandım. Vaftiz babasıydım, kocaydım, amcaydım ve kardeştim. Şimdi ise yalnızca uzun ve soğuk bir bedenim.” diye başlıyor kitabın giriş bölümü ve “Herkes için ötekiydim” cümlesi ile devam ediyor. Ki benim için esas can alıcı cümledir bu.
Yazar ve kitap hakkında hiçbir şey bilinmese de bu cümleyi ancak bir Çingenenin kurabileceğini herkes bilir. Tüm dünyanın birleştiği tek şey Çingene nefretidir çünkü. Bu konuda nasıl birlik oldu dünya, bilmiyorum. Tüm ötekilerin bir sınırı varken Çingenelerin ötekiliği neden bu kadar sınırsız, onu da bilmiyorum.
Bahsettiğim kitap Livera Yayınlarından çıkan Velibor Çoliç’in Hıdırellez isimli romanı. Çoliç de Bosnalı bir Çingene ve 90’larda siyasi sığınmacı olarak yerleştiği Fransa’da yaşıyor. Livera’dan bu yıl daha önce hiç duymadığım pek çok isim okudum ve hepsini de çok sevdim. Dilerim bizi iyi edebiyatla buluşturmaya devam eder.
Hıdırellez üç bölümden oluşan bir roman. Kahramanımız Aslan Çorelo, Aslan Bahtalo ve Aslan Çavaro Bayramoviç. Aslında aynı kişi. Öldükten sonra farklı bir bedende ve önceki ölümünün izini taşıyarak tekrar tekrar gelir dünyaya -Umarım böyle şeyler sadece kitaplarda ve filmlerde olur- ve her seferinde de çalgıcı bir Çingene olarak döner. İlk başta basit bir reenkarnasyon gibi görünse de, değil. Yazar sürekli değişen sınırlara, iktidarların farklı zihniyetlerine rağmen ötekilerin daima öteki kaldığını, kaderlerinin hiç değişmediğini göstermek istemiş zannımca.
Yüz yıldan fazla bir zaman diliminde geçen olayları anlatan kitabın üç ayrı bölümünde, üç ayrı Aslan’la karşılaşıyoruz. Aslan’ın şahsında Yugoslavya’da yüz yıl boyunca süren olayların kırılma noktalarına Çingeneler aracılığıyla tanık oluyoruz. Bölgede 20. yüzyılda meydana gelen olaylara bakınca Avrupa’nın Ortadoğusu demek mümkün. Haşa, söz konusu kan, yıkım olunca bizim Ortadoğumuzun yerini hiçbir coğrafya tutamaz ama geçtiğimiz yüzyılda özellikle Doğu Avrupa’da da az buz şeyler yaşanmadı. Balkan Savaşları, sonrasında 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, Yugoslavya’nın kuruluşu, dağılışı...
Olaylar Strehaia isimli köyde geçer. Anlatıcının deyimiyle, hayatın selam vermek kadar basit olduğu Strahaia’da... Köy, “Bazen Makedonya, bazen Osmanlı İmparatorluğu, bazen Yugoslavya, hayali olduğu kadar hakiki olan Sırp Krallığı sınırları içinde yer almıştır. Dağların arasında uzak ve yalnız bir köydür.”
O kadar uzaktır ki “ne bir kilise, ne bir cami, ne bir belediye binası ne de yeryüzü iktidarının başka izi” görülür. O kadar uzak ki ülkenin Alman işgali altında olduğu çok sonra fark edilir, o kadar uzak ki Yugoslavya’nın komünizme geçtiği bir yıl sonra anlaşılır, Yugoslavya parçalanırken fark edilmez bile. Fark edilmediği için her seferinde neden katledildiklerini de anlamaz Strehaialılar.
Romanın her üç bölümü de aynı anlatıcı tarafından aktarılır. Anlatıcı aynı zamanda, yerel halkın çetelesini tutmaya çalışan Alman antropolog Jacop Aurebach’ın gözlemlerini ve notlarını da aktarır. Üstün Alman disiplinine rağmen gerçek sayıyı bir türlü bulamaz ama. “Doğumlar, vefatlar, yeniden dirilmeler, ayrılan ve geri gelen insanlar hesabı acayip karıştırıyordu.”
Kitabın ilk bölümü 1900 yılında başlar. Bu bölümün kahramanı Aslan Çorelo’dur. Çorelo, yoksul anlamına gelir. 1902’de doğar. Doğumundan önce bölgenin gerçekle düşün, geçmişle geleceğin iç içe geçtiği masalsı atmosferine tanık oluruz. Birçok karakterle karşılaşırız. Karakterlerin fazlalığı başta kafa karıştırıcı olabilir ama sayfalar ilerledikçe bu durumun yazarın eksikliği olmadığını, bilakis bilinçli bir yöntem olduğunu ve yaratılan her karakterin bölgeden ve Çingenelerin dünyasından bir iz olarak var olduğunu anlarız.
Çorelo’nun babası bir Gaco’dur. Çorelo doğmadan uzak bir diyarda ölmüştür. Aslan Çorelo, annesinin ailesi Bayramoviçler arasında büyür. Müzisyenliğiyle tanınan bir ailedir bu. Zaten Çingeneler bulundukları tüm ülkelerde genelde müzisyen olarak bilinirler, bununla ilgili dünyanın dört tarafında yüzyıllardır anlatılan hikayeler vardır. Bunların tamamı Çingeneleri aşağılayan ve onların başka işlerde ne kadar beceriksiz olduklarına dairdir. Ama tabii Çingenelerin becerikli olduğuna inanılan yönleri de vardır. Misal bir gazeteci, Aslan Çorelo ve onun beş kişilik Ploska Orkestrasını tanıtırken şöyle der:
“ Bu insanlar kesinlikle sihirbaz; ama evvela ve her şeyden önce Çingeneler. Bu yüzden tavuklarınızı koruyun ve genç kızlarınıza dikkat edin.”
Aslan her üç yaşamında da şunu söyler:
“ Ömrüm boyunca bıyıklı gezdim, sırf Çingene değil de bıyıklı desinler diye.”
Fakat asla bıyıklı demezler. Her yerde, her koşulda Çingenedir. Gittikleri ülkelerde o ülkelerin dilini konuşmaları, dinine inanmaları da her fırsatta dışlanmalarına, katledilmelerine engel olmaz. Tuhaftır, katledilmeleri konuşulmaz ya da geçiştirilir. 2. Dünya Savaşı sırasında işgal altındaki Sovyetler Birliğinde, Sırbistan’da, Auschwitz, Treblinka gibi kamplarda on binlerce Çingene katledilir. Tek sebep Naziler tarafından aşağı bir ırk olarak görülmeleridir. Filmlere, kitaplara da konu olmazlar. Çünkü tarihi anlatacak konuma hiçbir zaman gelmezler. Yine de dünya dönüyor, belki bir gün, kim bilir?
Avrupa’da yaşamayan Çingeneler için de hayat pek güllük gülistanlık sayılmaz. Tarihi kaynaklarda tatmin edici bir cevap bulunmasa da anayurtları Hindistan’dan dünyanın dört bir yanına dağılmaları keyfi değildir. Tabii kimsenin gündeminde olmazlar. Avrupa dışında kamplarda katledilmemeleri kabul gördükleri anlamına gelmez.
Koca Ragıp Paşa’nın şu beyti günümüzde bile çok bilinir:
“ Şecaat arz ederken merd-i kıbti sirkatin söyler.”
Yüzyıllar boyunca Çingenenin zihinlerdeki kodu değişmemiştir. Oysa bu topraklar ne hırsızlar görmüştür. Tarlabaşı’nın, Sulukule’nin talanı da Çingene sevgisiyle yakından ilgilidir.
Romandaki Strehaia köyü gibi uzak dağların arasında olan küçük köyümde bile Çingeneler ötekiydi. Köyüm onlara öteki muamelesi yapmayı ne zaman, nasıl öğrenmişti bilmiyorum ama asla aklımdan çıkmayan bir resim var. Köyde çadır kurdukları bir yaz, küçük bir çocukları ölmüştü. Çocuğu köyün mezarlığına değil de karşısındaki bir yamaca defnetmişlerdi. Geçen sürüler zarar vermesin diye etrafını da taşlarla çevirmişlerdi. Çünkü ölümüz de dirimiz de karışmazdı birbirine. Oysa köy sınırını geçtiğimiz an biz de ötekiydik.
Aslan Çorelo da köyünden çıktığı anda ötekiydi ve sırf bu yüzden katledildi. 2. Dünya Savaşı’ında Nazilere destek veren faşist Hırvat örgüt Ustaşa tarafından.
Yaşananların kötülüğüne rağmen asla karanlık bir kitap değil. Hatta yer yer kahkaha attım okurken. Müzikle, doğayla iç içe olan, umudu hiç elden bırakmayan hareketli ve masalsı Çingene yaşamını, severek ve büyük bir merakla okudum. Son bölümde iki defa Kürt sözcüğüne rastlayınca ayrıca heyecanlandım. Tabii ki içinde mülteci olan cümlede geçiyordu.
Kitabın ikinci bölümünde Aslan Bahtalo ile tanışırız. Yıl 1946. Strehaia’da aniden ortaya çıktığında on beş yaşındadır. İlk cümlesi şudur:
“Hırvatistan’da öldüm.”
Yugoslavya bir yıl önce komünizmle tanışmış ama Strehaialıların henüz haberi yok.
Aslan Bahtalo da Bayramoviç ailesiyle büyür. Ünlü bir çalgıcı olur. İndra Gandi’nin davetiyle Hindistan’a, ünlü yönetmen Aleksander Petroviç ile Cannes’a gider. Bıyık bırakır ama insanlar için yine de bıyıklı değil, Çingene olur. Yaşamı da ölümü de Yugoslavya’nın dağılışına denk gelir. Başka türlü olması beklenemezdi.
Kitabın üçüncü bölümünde, Aslan Fransa’da ortaya çıkar. Yıl 2007. Polis tarafından yakalanır genç adam. İlk cümlesi şu olur:
“ Adım Aslan Çavaro Bayramoviç. 104 yaşındayım ve buraya nasıl ve ne zaman geldiğimi bilmiyorum.”
Bu sefer de mülteci kampındadır. Zannımca dünya tarihinin en hüzünlü sözcüklerinden biridir mülteci sözcüğü. İnsanların yerinden yurdundan koparıldığı, ne bir yere varabildiği ne de geri dönebildiği bir yüz yıl.
Aslan’ın buradaki yaşamı da bir mültecinin doğasına uygun bir şekilde son bulur. Tam yüz yıl boyunca bu kitap aracılığıyla Çingenelerin yaşamına tanıklık ediyoruz. Asla değişmeyen kötü kaderlerine. Romandaki karakterlerden birinin dediğine göre Romencede kader anlamına gelen tam on yedi sözcük varmış. Yaşananlar düşünülünce, bir dilin aynı sözcüğü bu kadar çok üretmesi oldukça normal.
Yaşananların kötülüğüne rağmen asla karanlık bir kitap değil. Hatta yer yer kahkaha attım okurken. Müzikle, doğayla iç içe olan, umudu hiç elden bırakmayan hareketli ve masalsı Çingene yaşamını, severek ve büyük bir merakla okudum. Son bölümde iki defa Kürt sözcüğüne rastlayınca ayrıca heyecanlandım. Tabii ki içinde mülteci olan cümlede geçiyordu.
Kitabın adı: Hıdırellez
Yayınevi: Livera Yayınları
Çeviren: Suat Başar Çağlayan
Sayfa sayısı: 195
Yayın Tarihi: 25/08/2023