Her şeyin anlık hale gelmesi ve sanallaşma nedeniyle, kavrayış ile eylem arasındaki ilişki öyle köklü bir şekilde değişti ki, son otuz yılda büyüyenlerin davranışları psikoloji bilimi ve psikanaliz için giderek daha anlaşılmaz hale geliyor.

Çeviri: Tijda Yağmur
On yıl önce, 2015’te Verso tarafından yayımlanan Kahramanlar adında bir kitap yazdım.
Bu kitaptaki kahramanlarım, günümüzde toplu katil olarak anılan, genellikle süpermarketler, konser salonları, kiliseler ve okullar gibi yerlerde rasgele ateş açan kişilerdi; özellikle de gençler.
Kitabımı, James Holmes’un Colorado’nun Aurora kentindeki bir sinema salonunda işlediği suçun etkisiyle kaleme aldım. Batman filmi The Dark Knight Rises gösterimdeyken, genç bir adam Batman kostümüyle içeri girip iki otomatik silahla film izleyen on iki kişiyi öldürdü. O anki kargaşayı, birçok kişi gösterinin bir parçası sandı.
Kitapta, Seung-Hui Cho ve Pekka-Eric Auvinen gibi masum insanları öldürerek ünlenmiş gençlerin kişisel hikayelerini ve hayal dünyalarını özetledim.
O günden bu yana çok şey değişti. Toplu katliamlar o zamanlar nadir görülen olaylardı. Şimdiyse bu tür eylemler yaygınlaştı ve toplu silahlı saldırılar günlük hayatın sıradan bir parçası haline geldi.
Bazı olaylar o kadar şok edici ki, birkaç gün boyunca politikacılar ve yorumcular üzüntülerini dile getirip yeni kurallar koyacaklarını, kısıtlayıcı yasalar çıkaracaklarını vaat ediyor. Ama bunlar sadece sahte gözyaşları. Silahların yayılması hız kesmeden sürüyor.
Benim için toplu katliam faillerinin ilginç yanı, onların kehanet gibi bir havaya sahip olmalarıydı. Sanki bir değişimin habercisi ve önsezisiydiler. Batı’nın psikolojik atmosferinin sınırlarında, gerçeklik ile bilgi alanı arasındaki belirsiz bölgede işaretler sunuyorlardı.
Odak noktam silahlar değil, zihin
Paul Auster, son kitabı Bloodbath Nation’da, Amerikan yaşam tarzını şekillendiren köklü bir öldürme eğilimini gözler önüne seriyor ve silah tutkusunu bu durumun temel nedeni olarak işaret ediyor. Elbette onun analizine ve Amerikan toplumunda ölümcül silahların yaygınlığına yönelik eleştirisine katılıyorum. Ancak benim toplu katliamlara ilgimin asıl sebebi başka: Odak noktam silahlar değil, zihin.
Bana göre toplu katliam failleri, neoliberalizmin onlarca yıldır saldırgan değerleri yüceltmesi ve dijitalleşmenin psikolojik-sinirsel sistemi yeniden şekillendirmesiyle insan psikolojisinde yaşanan dönüşümün en uç örneği.
Dilin bir makine tarafından şekillendirildiği bir nesil, algı, kavrayış ve eylem arasındaki ilişkiyi değiştiren bir dönüşümden geçiyor. Annesinin sesinden değil, makinelerden daha çok kelime öğrenen bu nesil, eski kavramsal araçlarla açıklanamayacak bir zihinsel yapı geliştiriyor. Zihinsel süreçler ile bir eylemi gerçekleştirme arasındaki bağ, bilgi alanının (sonsuz) hızlanması ve dikkatin buna bağlı olarak aşırı yüklenmesiyle bozulmuş ve değişmiş durumda.
Her şeyin anlık hale gelmesi ve sanallaşma nedeniyle, kavrayış ile eylem arasındaki ilişki öyle köklü bir şekilde değişti ki, son otuz yılda büyüyenlerin davranışları psikoloji bilimi ve psikanaliz için giderek daha anlaşılmaz hale geliyor.
Yakın zamanda Oxford İngilizce Sözlüğü, 2024’ün en popüler kelimesi olarak “brain rot”u, yani “beyin çürümesi”ni seçti. İkinci sırada, gerçek hayatta kaybolan şefkat ve sevginin sadece hayal dünyasında yaşandığı bir edebi tür olan “Romantasy” yer aldı. Üçüncü sıradaysa “çekingen”, “utangaç” ve belki de “yalnız” anlamına gelen “demure” kelimesi vardı. Bu üç kelime, hayatı bir kurgu ya da korku olarak öğrenmiş bir neslin ruhsal durumunu en iyi tarif eden tanı gibi.
Bence bu yeni davranışlar bir ruh hastalığı olarak değil, bir dönüşüm olarak görülmeli. Giderek daha çok psikiyatrist, çocuklara DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) tanısı koyuyor. Dikkat eksikliği bozukluklarının çocukların zihinlerini altüst ettiğini ve eğitimin olağan sürecini sekteye uğrattığını söylüyorlar. Bana kalırsa bu tanı tamamen saçma. Bağlantılı beyinlerin içinde bulunduğu durumu bir hastalık gibi görmek hem faydasız hem de yanıltıcı.
Psikiyatristlerin ve eğitimcilerin hastalık olarak nitelendirdiği davranış, aslında kişinin zihinsel ritmini bilgi alanının ritmine uydurmaya yönelik basit ve anlaşılır bir çaresiz çaba.
Şunu hayal edin: Bir ekranın önündesiniz ve film izliyorsunuz. Karelerin hızı artıyor; önce on bin kat, sonra yüz bin kat. Gözlerinizin önünde akan renklerin anlamını artık çıkaramıyorsunuz. Aptal olan siz misiniz, yoksa filmi gösteren size zalimce bir oyun mu oynadı?
Bunama sistemsel bir durum
Bunama, bir hastalıktan çok sistemsel bir durum: Sinirsel uyarıların hızlanması panik ve depresyon etkileri yaratmaya başladığından beri yayılıyor. Bu da sıralı, eleştirel, rasyonel ya da en azından makul düşünmeyi giderek imkânsız hale getiriyor.
Bu yüzden bunama; teorik, analitik ve politik ilgimizin temel odağı olmalı; gerçi buna bir çözüm bulabileceğimizi sanmıyorum. Bilgi alanının ritmi hiçbir şekilde yavaşlatılamaz, çünkü insan beyni artık buna bağımlı ve sinirsel uyarı yoğunluğunun düşüşüne dayanamaz. Zaten çok geç: Bunama, dünyasını çoktan şekillendirdi.
Bir yanda tükenmişlikten ve çöküşten korkan yaşlı neslin yaşlılık bunaması var. Diğer yanda ise son on yıldır, dünya sahnesinde birleşen devasa bilgi fırtınalarıyla bombardımana tutulan bir neslin bunaması.
Hitler’in Nazizm’inin geri dönüşü gibi görünen şeyler, aslında bunamış ama bir o kadar mantıklı ve son derece etkili bir saldırganlığın açığa çıkması.
Oxford İngilizce Sözlüğü, “brain rot”u, yani “beyin çürümesi”ni yılın kelimesi seçti; çünkü bu kelimenin kullanımı 2023’e kıyasla yüzde 230 arttı. Bu ifade, özellikle gençler başta olmak üzere günümüz insanlarının kendilerini algılayışını yansıtıyor.
Bilişsel ve duygusal işleme süresinin çökmesi, etik anlayışın, merhametin ve eleştirel aklın da çöküşü demek.

Samantha ve Abundant Life katliamı
Bilişsel dönüşümün bunama yaratan etkilerine duyduğum uzun süreli ilgi düşünüldüğünde, son zamanlarda dikkatimi özellikle iki olayın neden çektiği kolayca anlaşılır.
İlk olay, genç Luigi Mangione’un New York’un göbeğinde UnitedHealthcare CEO’su Brian Thompson’ı vurması.
İkincisi ise Wisconsin’in Madison kentindeki Abundant Life Hristiyan Okulu’nda yaşanan silahlı saldırı. “Samantha” adıyla bilinen on beş yaşındaki Natalie Rupnow, bir öğretmeni ve bir öğrenciyi öldürüp altı kişiyi yaraladıktan sonra intihar etti.
Samantha’nın eylemleri (rastgele bir silahlı saldırı ve ardından intihar), kitabımda incelediğim olgulara daha yakın duruyor. Bu yüzden önce bu olay ve onun yansımaları üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.
Okul saldırıları sayısı sürekli artıyor: 2008’de on sekiz okul saldırısı olurken, bu sayı 2023’te seksen ikiye çıktı. 2024’te ise Amerika Birleşik Devletleri’nde en az seksen üç okul saldırısı yaşandı.
2014’te kitabımı yazarken, bu tür cinayetlerin çok farklı gençler tarafından işlenebileceğine inanıyordum: Beyaz ya da siyah, zengin ya da fakir -ama hep erkekler. Kaygının saldırgan dışavurumunu erkeklikle ilişkilendirmiştim.
Samantha, benim bu yorum şemamı yerle bir etti. O, yirmi beş yıllık erkek toplu katliamcılardan sonra gelen ilk kadın.
Samantha’nın çevrimiçi hayatını inceleyen araştırmacılar, onun trans birey olduğuna dair söylentileri reddetti.
Hakkında pek az şey biliyoruz. Facebook’ta bir fotoğrafını gördüm; üzerinde, Columbine Lisesi katillerinden birinin (on üç kişiyi öldüren) sevdiği Alman grubun logosu olan siyah bir tişört vardı.
Pekka-Eric Auvinen’in hayranıydı. Bu on sekiz yaşındaki Finli genç, 7 Kasım 2007’de, Helsinki’nin altmış kilometre kuzeyindeki Tuusula’daki Jokela Okulu’nda yedi öğrenciyi öldürmüştü. Saldırıdan önce “İnsanlık abartılıyor” yazan bir tişörtle fotoğrafını paylaşmıştı.
Dönemin Başkanı Joe Biden, Abundant Life katliamı hakkında bir açıklama yaptı: “Newtown’dan Uvalde’ye, Parkland’den Madison’a ve dikkat çekmeyen daha pek çok saldırıya kadar—çocuklarımızı bu silah şiddeti belasından koruyamıyor olmamız kabul edilemez. Bunu normalmiş gibi kabullenemeyiz. Her çocuk sınıfında kendini güvende hissetmeyi hak ediyor. Ülkemizin dört bir yanındaki öğrenciler okuma yazma öğrenmeli, siper alıp saklanmayı değil.”
Biden’dan gelen bu sözler kulağa boş geliyor, çünkü kendisi, Filistinli çocukların her gün öldürüldüğü bir soykırımı da yönetti. Biden’ın korumak istediğini söylediği (Amerikalı) çocuklara gelince, yerel bir televizyon kanalının Abundant Life katliamında önemli bir rol oynayan on yaşındaki bir kızla yaptığı röportajı izledim. Küçük kız, yan sınıfta bir şeylerin ters gittiğini fark edince cep telefonundan polisi aramış. Travma geçirmiş mi? Pek öyle sayılmaz: On yaşındaki kız, sahneyi abartılı bir duygu olmadan anlatıyor. Gülümsüyor ve bir öğretmenin “Yardım, yardım…” diye bağırdığını duyduğunu hatırlıyor.
Bu küçük kız, yeni gerçekliğe alışmış gibi görünüyor. Bu, yok etme çağında yeni normalin bir parçası.
İntikamcı
Yok etme çağı çok yönlü bir dönem.
Bu çağın bir yüzü, kendini (bu esnada kendi intiharının da önünü açarak) toplu yok etmeye adamış küçük bir azınlık. Diğer bir yüzü ise, kendi acılarını, belirli bireyleri ya da sosyal veya ırksal grupları ortadan kaldırarak iyileştirmeyi amaçlayan intikamcılar. Luigi Mangione, bu ikinci intikamcılar topluluğunun bir parçası. Bunlar, çoğu zaman sadece katillere oy vermekle yetiniyorlar, ama nadiren de olsa bazı aşırı durumlarda silahlı eyleme geçiyorlar.
Evet, kalbim onun için çarpıyor, tıpkı neoliberal vahşetten nefret eden milyonlarca insanın kalbi gibi. Ben de Luigi Mangione’un yakalanmaktan kurtulabileceğini ummuştum, ta ki kendisinden çok daha yoksul bir McDonald’s çalışanı polisi arayıp onu ele verene dek. Eylemi sosyal medyada alkışlandı ve pek çok kişi, sömürücülere duyduğu nefretle kendini onunla özdeşleştirdi.
Peki, onun eylemini -dünyanın en sefil ülkesinin talihsiz insanlarının hastalık ve kötü kaderinden kâr sağlayan bir alçağı ortadan kaldırmasını- sınıf mücadelesinin bir parçası olarak mı görmeliyiz? Bu saçmalık.
Sınıf mücadelesi, modernliğin karanlık dönemlerinde ciddi bir meseleydi: Sömürülenlerin, sömürücülerinden kurtulmak için bilinçli bir çabasıydı. Bu kelimeler, gösterişli ve aşırı şiddetin hâkim olduğu bu barok çağda kulağa anlaşılmaz geliyor.
Dostluktan, dayanışmadan ve kolektif bir kurtuluş projesinden yoksun olan nefret, sınıf mücadelesi değildir; bu, liberal Nazizm’in acımasız çağında doğmuş olmanın kaderine karşı kaotik bir intikamdır.
Sömürü, bilinç, dayanışma, ortak projeler—bunların hepsi günümüz intikamcılarının dilinden silinip gitti. Acı, aşağılanma ve öfke bireysel duygular seviyesinde kalıyor; milyonlarca insan bu duyguları paylaşsa ve bir “Baş İntikamcı”ya oy vermek için sandığa gitse bile, bunlar bireysel olmaya devam ediyor.
Bu intikam arzusu, ekranla ve elektronik akışla kurduğumuz yalnız ilişki yüzünden giderek artıyor.
Mangione, İncil’den Pokémon’a, Ayn Rand’dan Peter Thiel ve Elon Musk’a kadar birbiriyle alakasız şeyleri harmanlıyor. Yine de, sırt ağrısı gibi sorunlar yaşayanların doktorlarına dayanılmaz acılarından bahsetmek yerine ağrılarının çalışmalarını engellediğini söylemeleri gerektiği önerisiyle önemli bir gerçeği fark ettiğini gösteriyor: “Kapitalist bir toplumda yaşıyoruz ve tıbbi endüstrinin bu tür sözlere, dayanılmaz acıyı tarif ettiğinizden çok daha hızlı tepki verdiğini fark ettim.”
Mangione, toplu katliamcı figüründen ayrılıyor; hedefini özenle seçti ve oldukça belirgin “sosyal” motivasyonları vardı. Ancak bu eylemi, intikam arzusunu temsil eden bir adamı başkan seçmiş bir ülke bağlamında değerlendirilmeli. Bu intikam arzusu tek bir nedene dayanmıyor, sayısız sebebi var. Ve intikam eylemi tek bir yöne değil, pek çok hedefe yönelik. Trumpizm’in, herkesin herkese karşı bir tür intikamı olduğunu söyleyebiliriz.
Trump’ın hayata geçirmeyi vaat ettiği siyasi proje, intikam özellikleriyle dolu ve bu intikamın birden çok hedefi var: Onun zaferini engellemeye çalışan Demokratlara karşı bir misilleme, ama hepsinden öte, ırkçı Amerikan rüyasının saflığını tehdit edenlere yönelik bir intikam. Trump ve taraftarları, Amerikan topraklarını “yasadışı işgal edenlere”—on bir milyon belgesiz göçmene—karşı intikam almayı vaat ediyor. Bunların çoğu çalışan insanlar; zor ve tehlikeli işleri düşük ücretlerle yapıyorlar. Her gün sıradan beyaz vatandaşlarla iç içe yaşıyorlar. Bu iş nasıl sonuçlanacak?
Vaat edilen “tüm zamanların en büyük deportasyonu” ne bir idari işlem ne de düzenli bir polis operasyonu olacak. Yasal yollarla yasadışı nüfusu ortadan kaldırmak ya da ciddi şekilde azaltmak teknik olarak mümkün görünmüyor.
Sonuçta olacak şu: Kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet devreye girecek. Milyonlarca işçi saklanmak zorunda kalacak, ihbarlar ve korku yayılacak. Bunun sonucunda birçok göçmen ülkeyi terk etmeyi seçecek. Kimileri ise adaleti kendi elleriyle sağlamaya karar verecek; bazıları bir tarafta, bazıları diğer tarafta.
Ku Klux Klan geri döndü, ama bu kez insanlık tarihindeki en güçlü örgüt olarak.
İki Amerikalı asker
Bu makaleyi tamamlarken, 2025’in ilk günlerinde, Amerikan ordusundan bir gazi, New Orleans’ın turistik merkezinde arabasıyla on dört kişiyi öldürdükten sonra polis tarafından vuruldu.
Katil, bir IŞİD bayrağı taşıyordu ve adı (Shamsud-Din Bahar Jabbar) Arapça gibi dursa da Amerikan topraklarında doğmuştu.
ABD ordusundan bir başka isim, otuz yedi yaşındaki, çok sayıda madalyayla ödüllendirilmiş Yeşil Bereli Matthew Livelsberger, Las Vegas’taki Trump Uluslararası Oteli’nin önünde kiraladığı bir Tesla Cybertruck’ı patlattı. Patlama anında kamyonetin içindeydi.
Hem Shamsud-Din Bahar Jabbar hem de Matthew Livelsberger asker kökenliydi ve her ikisi de Afganistan’da görev yapmıştı.
Kaynaklara göre Livelsberger, Trump’ın bir destekçisiydi.
Peki, bu tür olaylardan tutarlı bir anlam çıkarabilir miyiz?
Bu yeni “kahramanlar” hakkında fazla bir şey bilmiyorum, ama eylemleri korku, bunama ve hepsinden çok kaosla dolu bir çağın kusursuz bir başlangıcı: Trump çağı.
Bu iki yeni kahraman, ne psikotik Samantha’yla ne de Donald Trump’ı öldürmeye çalışan genç Thomas Crooks’la bir bağ taşıyor. İntikamcı Mangione ile de pek bir ilişkileri yok. Bunlar, farklı acılar, çıldırmışlıklar ve bastırılmış öfkeler; farklı ideolojik sanrıların birer karışımı. Yine de bu tür eylemler, önümüzdeki aylarda ve yıllarda artacak. Ancak Amerikan toplumu bu artış yüzünden yıkılmayacak, çünkü bu toplum her zaman şiddete, korkuya ve bunamaya dayalı oldu. Yine de yüzeyin altında bir şeyler kıpırdıyor; yeni bir şey doğuyor.
Ben buna, herkesin herkese karşı kaotik savaşı diyorum.
Kaotik bunama savaşı, madalyonun bir yüzü.
Diğer yüzü ise dilsel davranışların, yaşam yollarının ve beklentilerin otomasyonu.
Kaos ve otomat, şiddet dolu bir ortak yaşam ilişkisi içinde gelişiyor ve büyüyor.
Kaynak
https://www.e-flux.com/notes/649956/new-heroes
Yayın Tarihi: 28/04/2025