Konjonktüre uygun bir güç siyasetinin yalnızca yüksek siyasetteki dönüşümden değil ama aynı zamanda tabandan da geleceğini, kök salmanın imkanlarını aramak gerekeceğini vurgulamak da gerekir.

Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla süregiden silahlı mücadeleye son verilmesi tartışmasını bir barış tartışması ekseninden ele almak elbette mümkündür. Ve bunu ele alan birçok yazı da mevcut. Özgür Sevgi Göral’ın(1) da Agos’ta yerinde bir biçimde yaptığı bu tartışma, Kürt sorununu bir ulusal sorun olarak merkeze alan bir çerçeve içindedir. Göral’ın tartışmasında birçok nüansla barış tartışması militan bir barış tartışması olarak düşünülse bile, bu metinde biz başka bir yoldan, bir devrimcilik ve siyasallaşma tarzı tartışmasından bu sorunu ele almaya çalışacağız. Bu, çağrıda “benzerleri gibi” ifadesiyle anılan benzerlerinin korkutucu tarihini ele almayı faydalı görmekle yakından ilintilidir. Kimse ayırdına varmadığından değil, lakin, bazen gözümüzün önünde olanı tartışmanın yeni bir sayfa açabileceğinden bu tartışmanın yapılması gereklidir. Belli bir tip devrimciliğin sona ermesine işaret eden bu adımın, “yeni bir tip devrimcilik”e dair çağrısını ele almanın da bir yolu olabileceğinden, bu tartışmayı başlatmak yazının haddini zorlamak olacaktır.
Silahsızlanma
Her türden silahsızlanma/silahların tasfiyesi tartışması, geç 20. yüzyıl Latin Amerika devrimci deneyimlerinden bugüne, iki temel öğeyi içermişti: Düşmanlığın silinmesine dayalı olarak kademeli kader birliği oluşturan nüfusun inşası ve kurucu bir siyasal iddiaya odaklanmış stratejik kültürün yerini, kurulu olana tâbiyetin alması. Yani oyunun kuralları içinde kalmaya ve onu zorlamanın yolunun da oyunun kuralları içinde kalarak bulunması gerektiğine ikna olmuş bir stratejik kültürün geçmesi.
Bu noktada sürecin tamamlanıp tamamlanmamasından ziyade, hareketlerin iç kargaşaya sürüklenmiş olması yahut geri dönemeyecek şekilde “oyuna” dahil edilmiş olması yeterlidir. Dolayısıyla adlı adınca konuşulursa önümüzdeki gündem, Kürt meselesi açısından silahların tasfiyesi, “oyunun kuralları”nın kısmî gevşeyeceğine dair taahhüt ve buna yaslanan bir oyuna dahil olma işidir. Bu durumda özgün yan nerededir? Esasen Kürt hareketinin jeopolitikadan rezerve siyaset çıkarabilme kapasitesindedir.
Bu bağlamda şiddet siyaseti, eşitsiz koşullar altında güç siyasetini inşa edebilmenin, güç biriktirme alanları oluşturmanın “öncü savaşı”dır. Bu, Mahir Çayan’dan bu yana gelen, devlet-halk çelişkisinin verili kabul edildiği ve halkın siyasal aktifliğini kurmanın yolunun devletin şiddet tekelini akamete uğratmaktan geçtiği varsayımına dayanan bir “politikleşmiş askeri savaş stratejisi”dir. Bu yönüyle tasfiye edilmesi durumunda, güç siyasetini temelsiz bırakacak olan silahlı mücadele, öncü savaşı yahut daha doğru bir anlamda öncünün savaşını, Latin Amerika deneyimlerinde istisnasız, ideolojik ve varoluşsal bir tasfiyeye ilerletmiştir. Bunun temel nedeni elbette, “mültecileşmek”, “topyekün sisteme dönmek”, “yozlaşmak” ve şiddet siyasetinin rezervde tutulabileceği bir siyasal bağlamı kuramamaktır. Bu durumda bir yandan sisteme entegrasyon, silahta ısrar eden unsurların çeteleşmesi ve ideolojik iflasla sonuçlanmış süreçlerin anısı, silahların tasfiyesi tartışmasına uğursuz gölgeler getirmektedir.
Ancak Kürt hareketi özelinde bu tartışma, Bozarslan’ın(2) bir programda vurguladığı gibi ideolojik olarak güçlü bir merkezin daimi ayakta kalması ve jeopolitikanın belirli kısıtlamalar içerisinde rezervde tutulması anlamında derin bir farklılık oluşturmaya aday. Ancak, her örnekte toplumsal hareketler kendilerinin özgün olduklarını düşünmüştü elbette. Bu sebeple titiz, dikkatli ve mücadeleci olmanın -sürekli vurgulanan değerlerin yani- siyasallaşması gerekmektedir.
Daha geniş anlamda Çayancı siyaset anlayışı olarak özetlenebilecek, öncü ve öncünün açtığı alan üzerinden genişleyen, bu gücün alanı üzerinde var olan demokratik siyaset, Türkiye sathında bir vakıadır. Bu, şiddet siyasetinin demokratik siyasetle ilgisi açısından ilginç örnekleri de içinde barındırır. THKO-TDKP-EMEP çizgisinin süreklilik içinde reformizme ilerlemesi yahut Dev-Sol-DHKP-C-HÖC üçlemesinin içerdiği siyasallaşma tarzlarında görülen paralellikler ve zıtlıklar, şiddet siyasetiyle demokratik alan arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyar. Ancak dikkatleri çekmek pahasına, bu tartışmaların tamamı, bugünden bakıldığında paleo-tartışmalardır, şimdide yeri olmaması itibarıyla tarih öncesidir.
Her şekilde Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da siyaset, her daim bir şiddet siyasetiydi. Bu yalnızca şiddetin konuştuğu değil, şiddet siyasetinin açtığı alanın oluşturduğu bir siyaset yapma biçimiydi. Yalnızca devrimcilik bakımından değil, sistem içi var oluşun da başka bir yolu mevcut olmadığından böyleydi. Bu anlamda Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimciliği, şu veya bu şekilde demokratik mücadeleyi kendi siyasetine içererek ilerlemek durumunda kaldı her zaman. Dolayısıyla reform-devrim münasebetinin bu örnekte mevcudiyetini, aynı bedende göstermesi bakımından özgündür.
Her nasılsa bu tartışma, Çayancılığın hem en iyi reformizmin hem de en sıkı şiddet siyasetinin sürdürücülüğünü üstlenmesiyle bugüne değin geldi. Şimdi, sanıyoruz ki en ciddi anlamda şiddet siyasetinin tekrar tartışmaya açılacağı bir bağlamın içine girilirken, öncünün savaşına dönük bir muhasebe kesinlikle gereklidir. Çayan’ı Laçiner’in eleştirdiği yerden eleştirip, müdahalecilik çağı kapandı demenin, Kurtuluş’un da yaptığı eleştirilerle geniş kitle siyasetine açılmanın zorluklarını ele almak için geniş perspektifler mevcut. Burada elbette Kurtuluş geleneğinin tasfiyesi ve geri dönüş zorlukları da önemli ve öğreticidir. Yahut, Devrimci Yol örneği...(3)
Halk, Şiddet, Siyaset
Bu muhasebe, basit anlamıyla şiddetin yarattığı yıkımın sorumluluğunu üstlenmek değil, şiddet siyasetinin bir özsavunma olarak örgütlenmesine yol açan maddi koşullardan bugüne değin düşünmekle ilgilidir. Yani, başka bir deyişle, şiddetin yol açtığı olumsuzluklar içerisinden değil, şiddet siyasetini tek siyasallaşma biçimi olarak mümkün kılan siyasallığın okunması ve muhasebe edilmesi üzerinden düşünmek gerekir. Klasik anlamda baskı ve zorlama, silahlı mücadeleyi mayaladı ve yola çıkarttı diyen liberal okumaya göz kırpmak anlamına gelmez bu. Aksine, başka türlüsünü mümkün kılmayan belirli bir siyasal birlik tipini dağıtan eylemin, geldiğimiz aşamada sürdürülebilirlik koşullarını düşünmek anlamına gelir.
Öncü siyaseti, devletin kurucu ötekisi olarak halkın öznelliğini gerçekleştireceği bir alanı açmak için gerekliydi. Başka bir ifadeyle halkın siyasal bir bütünlükte kendisini var etmeyen şey, kuralları belirli düzenin kurallarını zorlayan siyasetti. Ancak bugün kitlelerin devlet ideolojisiyle kurmuş olduğu rabıta karşısında ne düşünmek gerekmektedir? Devletin halkı dahil eden şiddet üretme kapasitesindeki artış, onun emperyalistleşme hamlesinden geldiği müddetçe, Kürtlere uygulanan şiddeti bir dış-şiddet olarak kodlayarak devlet, halkın bu şiddet ideolojisinde bütünleşmesini sürekli üretmektedir. Bu kayyumların bir zafer edasıyla atanmasında, içsel bir dış düşman yaratılmasında kendisini göstermektedir. Buradan dönüşe dair emareler yalnız yüksek siyasette değil tabanda da görülmediği müddetçe ihtiyatı elden bırakmamak gerekir.
Zira DEM Parti üzerine genişleyen siyasallaşma, aynı anda devletin tabanı dağıtmaya dönük şok saldırısıyla karşılaştı. DEM Parti’ye yüklenen misyonun elini zayıflatmak için devlet, henüz yeni oyunun kuralları dahi ilan edilmeden, kendi oyunun oynamaya, DEM Parti’nin kitleselleşme, derinleşme ve alan tutmasını engellemeye dönük geniş çaplı baskı siyasetini hayata geçirdi. Buradan yeni dönemde de devletin “oyunun kuralları içinde” bu saldırıları sürdürebileceğini çıkartmak herkesin malumudur.
Herkesçe malum olan DEM Parti’ye malum olmadığından değil, bugüne kadar şiddet siyasetinin açtığı alan üzerinden öteye gidememiş olan “demokratik siyaset”in (ki bunda Türkiye’nin özgün koşulları da etkilidir) yeni döneme hazırlanmak noktasındaki eksiklikleri de aşikardır. Bu Kürt siyasetinin çok partilileşmesinin de önünü açacağından, DEM Parti’nin özgün bir güç siyaseti üretmek üzere geniş çaplı bir yönelimin içinde olması zorunludur.
Sonuç olarak, 1971’de başlamış olan, kısa geri çekilme aralıkları dışında varlığını sürdüren silahlı devrimciliğin var oluş sebebinin ortadan kalktığı tespit ediliyor -ki haklı bir tespit olabilir bu-(4). Buna dayanarak ise yeni bir güç siyasetini oluşturmanın koşullarına dair bir tartışma öne sürülmektedir. Böylelikle her zaman hiçbir garantinin olmadığı bir yolda yürümeyi göze almak demektir. Yarılmalar, saflarda dağılmalar olması doğalsa da ağacın budanmasının ağacın büyümesi üzerindeki olumlu etkisi unutulmamalıdır elbette.
Ancak, bir eleştiri ve soru olarak, Çayan’dan bu yana gelen devlet-halk çelişkisine dair varsayımın, bugün devlet kanadından aşıldığı ve ideolojik olarak “halkın devletle” bütünleştirilmesine dönük korporatist siyasetin belirli temalar üzerinden gerçeklik kazandığı öne sürülebilir. Çayan’da mevcut olan halkın siyasete katılımını engelleyen devletin şiddet kapasitesi, bir ideolojik zayıflığa, yumuşak gücün yokluğuna dayanmaktaydı. Lakin Kemalizmin hayalini kurduğu “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” bir ulus inşasının çimentosunun atıldığı bir dönemde yeni bir güç siyasetine dair makul bir tartışmanın mevcut olduğunu söyleyebilir miyiz?
Zannımca bu tasfiye-likiditasyon süreçlerinden farklı olarak yeni bir bölgesel siyasetin, yine doğrudan/dolaylı şiddet siyasetine yaslanan bir alan açma stratejisi taşıdığını, bunun da kendi alanını düşmanının eliyle açtıran bir strateji için “uzaktan müdahalelerin” örgütlendirilebileceği bir jeopolitik stratejinin varlığını vurgulamak, bunu geniş çapta bir stratejik akıl olarak örgütlemek gerekir. Burada her zamankinden çok ideolojik ve stratejik birlik ve teorik derinlik gerektiği de kesin.
Oyunun Kuralları
Diğer taraftan oyun ve oyunun kuralları üzerine kısa tefekkürü bu noktada açmak gerekir. Oyun nedir? Ve neden hemen ardından oyunun kurallarından söz etmek gerekir? Esasen her türden sistem içi siyaset, belirli bir oyunun kuralları pratiğinde hareket eder. Bu, önden müzakere edilmiş yahut edilmemiş olsun, sınırları belirli bir alan içerisinde yaşanan dönüşüm ve siyasete talip olma süreçlerini birbirinin ardı sıra içerir. Hal böyleyken reformizm, oyunun kuralları içerisinde kalınarak oyunun ilerletilebileceğini, zamansal ve esasen anlamsal ilerlemenin sağlanabileceğini iddia eder. Kitleler örgütlüyse ve yaşanan baskıya rağmen yanınızdaysa bu neden mümkün olmasın?
Ancak bu dendiğinde gözden kaçan temel bir unsur devreye girer: Oyun, her zaman oyunun kuralları üzerine mücadeleyi ve müzakereyi içermek zorundadır. Dolayısıyla bir oyun mevcutsa, ki pek tabii mevcuttur, doğrusu oyunu kuran ve bozan taraflar her zaman mevcut olacaktır. Kimilerinin coşkuya kapıldığı mevcudiyet, ancak var oluşunu sekteye uğratan dışsallıklar ile genişleyebilir veya ilerleyebilir. Kitlelerin yanınızda olması, her anlamda bir güç siyaseti kurmaktan aciz olduğu müddetçe, dönüştürücü bir kuvveden fiile geçişin önü, oyunun kuralları içerisinde mevcut olmamaya devam edecektir.
“Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi” diyen Engels naifliğinin yalnızca bir propaganda olduğunu belirttikten sonra, ateşin kesilmesinin de mümkün olmadığını vurgulamak gerekir. Ancak anayasal zemine çekilmek ile ateşin kesilmesi arasındaki açı farkı her zaman vurgulanması gereken bir farktır. Anayasal zemine çekilmek, sorunun anayasal zemine çekilmesi, zamansal bir ilerlemeye, lakin mekânsal bir gerilemeye tekabül eder. Kimse, üşümeyi göze almadan, üstündeki kıyafetleri çıkartamaz en nihayetinde.
Ne pahasına olursa olsun Kürt sorununun anayasal çözümü, PKK’nin evrenselciliği açısından bir adım ileri gidiştir. Bu haliyle devletin de kabul ettiği bir durumsa, anayasal bir dönüşümü de içerecek şekilde gelişmek zorundadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır yapmak istediği büyük iz, bu vesileyle bırakılmış olabilir. Yasanın lafzı yasanın uygulanışından önemsizdir naifliğine de tutulmamak gerekir. Yasanın lafzının önemini 61 Anayasası’nın yedi sene sonra ürettikleri üzerinden okumak mümkündür. Dolayısıyla tartışma anayasa tartışmasıysa oyunun yeni kurallarının yeni aktörlerce üstlenileceği bir zemine işaret eder.
Peki legalitenin imkanlarının mevcudiyeti, her zaman kuraldışılığı tasfiye etmek zorunda mı? 68’liler, TKP’nin doğru düzgün bir illegal mücadele geleneği olmamasından mütevellit kendi kural-dışı geleneklerini 71’de, cuntanın arifesi ve sonrasında kurmak zorunda kalmıştı. En büyük dezavatanajları ülke Komünist Partisi’nin düzgün bir yer altı direnişi ve ağına sahip olmamasıydı. Batı’da bu iş tam tersi işledi örneğin. İtalyan Komünist Partisi’nin yer altı geleneği daha sonrasında Kızıl Tugaylar’ın illegaliteye geçişini kolaylaştırmış, tecrübe aktarımına yol açmıştı. Aynı zamanda Batı komünist partilerinin iyi organize olmuş örgütlenmeleri yeniden inşa edilen devletler karşısında güçlü bir alternatif olarak hep varlığını korumuştu, ta ki topyekün tasfiyeye değin.
Ancak Türkiye 68’i bu gelenekten yoksun bir biçimde, yeni kurallar içinde oynamaya başladı. Bu kurallar değişmeye yüz tuttuğunda ise, kural-dışılığın inşasına girişmek durumunda kalmışlardı. Bugün orada mıyız? Esasen hayır. Kürt hareketi açısından düşünürsek, 50 yıla dayanmış kural-dışı mücadele geleneğine paralel ilerleyen 30 yıllık bir demokratik mücadelenin içindeyiz. Buna mukabil devletin de bir mücadele hafızası ve geleneği mevcut.
Gerilla savaşlarının büyük zaferleri fiziksel olarak kazandığı yüzyılı geride bırakalı çok oldu. Gerilla savaşlarının iki ideolojik kutuplu dünya içerisinde yer tutabildiği ve büyük zaferler elde edebildiği yüzyıl boyunca dağlar ve garajların belirlediği sistem ve sistem karşıtı güçler mücadelesi kendisini ortaya koymuştu. Menkıbe’de Suphi Nejat’ın kullandığı kavramlarla konuşmak mümkünse eğer, dağlardan yeni bir dünya için yürüyenler, ve garajlardan yeni kapitalist gelişmeyi müjdeleyenler arasındaki savaş, garajlarında iş yapan ineklerin ABD hükümetine gelmesi ve dağların giderek ıssızlaşmasıyla son buldu(5).
Dağların anahtarını kaybeden devrimci hareketlerin tatsız mirasını, Negri’nin İmparatorluk kitabında gördük. Garaj ineklerinin ürettiği muhteşem yenilikler karşısında nutku tutulan Negri, İtalya’nın kurşun yıllarını unutmuş olacak ki yeni bir çıkışın anahtarını garajlara teslim etti, tıpkı Jobs’un yükselişinin kapitalist pasif devrimi gibi. Ancak, bir gariplik vuku buldu, tarihin oynamayı en sevdiği oyun, marjda olanı, sınırda olanı tutup merkeze getirdi. O güne değin prekaryadan, cognitaryadan, yeni işçi sınıfının bilişim özelliklerinden söz eden ve devrim bekleyen ekonomistlerin karşısında, önce Chiapas’ın yoksul ve yoksun köylülerini, sonra Rojava’nın kimliksiz ve yoksul Kürtlerini çıkarttı.
Marj bir kez daha merkeze ilerlemişti. Büyük teorisyenlerin ömürlerini vakfettiği çalışmalar, çokluklar, kendilerini bir daha halklar yahut yerliler tekilliği karşısında yenilmiş buldu. 20. yüzyılın başının birleştirici kavramı olan proletarya zamanla vulgarlaşıp halk olmuştu olmasına ama, halkların merkeze yerleşmesi tarihin bir esprisi oldu yalnızca. Teknoloji çağında internet bağlantısı en zayıflar bir bir meydan okuma üretmişti. Ancak ilginçtir, her iki deneyim de bir uzatmalı gerilla savaşından değil, 20. yüzyılın başındakine benzer konsey-ayaklanma tarzından gelmişti.
60 ve 70 konjonktürünün belirleyici kavramı olan halk savaşı, uzatmalı gerilla savaşlarına dayanan bir sürekli şiddet siyasetiydi. Bu, her anlamda şiddet ve siyaseti iç içe geçiren ve kurucu siyaseti şiddete özgüleyen bir tarzdı. Lakin yüzyılın başında ayaklanmacı tarz, anlar, sıçramalar ve zamansallıklar arasında geçişken bir anlayışa sahipti. Bu, hazırlanılan anın gelip çatmış olmasına dayanan, zamanın deterministik gücünü tanıyan bir tarzdır. 60’ların iradeciliğinin karşısında ayaklanmacılık bir beklentinin örgütlenmesinin siyasetiydi. Bu, yaşamı kuran ama yıkımı bir kurma eylemi sonuna atan bir zamansallık demekti.
Gerilla savaşları jeopolitikanın onlara alan açmadığı ve çarpan etkisi oluşturmadığı yerlerde zafer kazanamamaya, gerilemeye ve bir bir barış görüşmelerine başlamaya doğru bir seyir izledi. Hareketlerin içeriden dağılması, iç bütünlüklerini yitirmesi ve stratejlerinin muğlaklaşması sonucu çözülme kendisini gösterdi. Maocu gelenek ya çözüldü ya da barışarak çözüldü. Bir istisna olarak Filipin hareketi mevcut gerçi ama, onların da güçlerinin zirvesinde olduğunu söylemek safdillik olur. Ancak Kürt hareketi, Maocu hareketten farklı olarak, kendi içinden doğmuş bir demokratizmi, devamlı açtığı siyasal alan içerisinde konumlandırmaya çalıştı. Bu sebeple öncünün savaşı demeyi doğru bulduk.
Öncünün savaşı, devrimci halk savaşının her aşamasında öncü kuvvetin alan açmak için yürüttüğü siyaset-öncesi bir savaşım biçimidir. Doğrudan siyasallaşmadığından, kendi ardından gelene siyasetin kapısını açtığından proto-siyasidir. Bunun temel düzlemi, o güne değin mevcut olan oyunculuğu ilga eden şiddetiyle ardı sıra doldurulacak boşluklar oluşturmasıdır. Mahir Çayan’ın doğrudan devrimci halk savaşına bağlanan stratejisinden farklı olarak demokratik siyaset, tuttuğu alanlar içerisinde boyutlanmalı ve bu boyutlanmayı da sürekli kılmalıydı, stratejik olarak.
Bu denklem öncünün savaşı askeri zaferler kazanmayı sürdürdüğü müddetçe başarılı bir denklemdir. Ancak aksi geliştiğinde, işte öncünün savaşı öncünün fiziki geri çekilme evresine girdiğinde, demokratik siyaset, kendi alanını açmak gibi bir yeteneği olmayan reformist eğiliminden ötürü geri çekilme ve buhran aşamasına girer. Bu noktada anayasallaşmak, öncünün savaşının limit çizdiği yerler üzerinden reformizmin boyutlanmasını beklemek anlamına gelebilir.
Sonuç
Devletin pek hoşnutsuz kavramlarla konuşturmaya çalıştığı yeni süreç, demokratik siyasetin boyut kazanmasına olanak sağlayacak yeni oyun kuralları içerisinden düşünülecekse başarılı olabilir. Bu öncünün savaşının artık gerektiği ölçüde gelişemeyeceği bir limitte taktik bir anlaşmaya dönüştürülebilir elbette.
Yani her koşulda demokratik siyaseti düşünmek, bir anlamda bugüne değin sürdürülen tarzın yetersizliklerine de işaret etmek anlamına gelecek yeni dönemde. Bu, yeni bir güç siyasetinin inşasının gerekliliğini vurgulamanın da bir yolu. Öyle ki, yeni süreç, beklenmedik ölçüde büyük bir sorumluluğu yeni koşullarda aramanın gerekliliğini öne çıkartmaktadır.
Ama diğer yandan devletin hiçbir oyunu adil oynamayacağının bildiğimizden, yeni kurallar konulmadan yeni kurallara göre hareket ettiğinde etki yaratacak her şeyi dağıtma ihtiyacının vaki olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, oyun ve kuralları kimsenin bu kurallara uymayacağı, yalnızca -mış gibi yapacağı bir yeni tarz ortaya koyacaktır. Tasfiyecilik oyunu kurallarına göre oynamaktan başka bir şey değildir. Dünya devrimci hareketinin “çatışma çözümü” örneklerinde demokratik siyasete geçerken kurallara riayet etmeyi marifet sayan sol yanılmıştı. Bu yanılgıdan çıkarılacak dersler, önümüzde yeni kuralları bulduğumuzda bir pusula olabilir. En nihayetinde siyaset, savaşın başka kavramlar altında ifadesiyse, aynı zamanda uzatmalı bir savaştır da. Bu, her hamlenin sapma etkisiyle birlikte yaratacağı uzamda yeniden konumlanma mahirliğini göstermeyi gerektirir. Bugüne kadar bu türlü zorlukların üstesinden hakkıyla gelmesini bilen Özgürlük Hareketi, bugün de buna mahir bir yol ortaya koymaya yeltenecektir elbette.
Dolayısıyla şiddet siyasetini fetiş olarak yerleştirmektense, bir güç siyasetinin başka koşullardaki imkanlarını düşünmek, yıllarca iddia olunan devrimci yenilenmenin imkanlarını bu tartışma içinde aramak için yeterince imkan var. Bu şiddetle kurulan ilişki tarzından doğmuş bir biçimde, yeni bir güç siyasetini inşanın yıllara yayılan arayışının bir sonucu. Yani şiddeti kendi başına güç siyasetine eşitlemeyen, güç siyasetinin koşullarını tartışan bir yerde durmanın bu süreçte yaratıcı olacağı aşikardır.
Güç siyasetini şiddet siyasetinden ayıran bir konjonktürün içindeysek, konjonktüre uygun bir güç siyasetinin yalnızca yüksek siyasetteki dönüşümden değil ama aynı zamanda tabandan da geleceğini, kök salmanın imkanlarını aramak gerekeceğini vurgulamak da gerekir. Bu, gelecek olan fırtınayı öngören sebatkar bir adımlama serisinin başlangıcı olarak görülebilir.
Ancak her halükarda ortada kalan soru şudur: Devletin sınıf uzlaşmacı ve milli mutabakatçı bütünleşmesinin gerçeklik kazandığı bir kavşakta, halkın devletle yekvücutluğunu göstermenin en büyük erdem olduğu bugünlerde, yeni olana dair tartışma yalnızca geleceğe ötelenen bir umut mu olacak?
- https://www.agos.com.tr/tr/yazi/32069/baris-arayisinin-guzerghlari-cerceve-program-ve-isra
- https://www.youtube.com/live/LxQV71jdkPw?feature=shared
- https://www.ozgurpolitika.com/haberi-devrimci-halk-savasi-ve-ittifaklar-180382
- O zaman da bir ateşkes üzerine röportaj gerçekleştiren Sayın Öcalan şöyle diyor: “Daha sonra bizim teorik-pratik olarak geliştirdiğimiz, bir anlamda Kızıldere’nin açımlanmasıdır ve bana göre bir tohumdur. Onlar, toprağa düştüler ve biz filizlendik, saçıldık, ürün olduk. Mahirlerin biliyorsunuz silahlı propagandaya dayalı bir politikleşmiş askeri çizgileri vardı. Bu bizim silahlı mücadele faaliyetlerimizde somutlaştı. Yine çoğu da şüphesiz Latin Amerika deneyimlerinden etkilenmiş, Küba, Çin vb. Devrimlerin özümsenmesine dayanır ama ilk elden biz orada gördük. Stratejik savunma, stratejik denge gibi kavramlarla biz orada tanıştık.” Abdullah Öcalan (1995), Diriliş Tamamlandı Sıra Kurtuluşta, s. 42
- “1960’lı yılların 1970’lere devrildiği tarihsel kesitte iki mekân, günümüze kadar uzanan gündelik yaşamı ve siyasetin paradigmalarını ortaya koymuştur sanki: Dağlar ve garajlar! İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu iki ‘mekan’ günümüz kapitalizminin siyasi hüviyet ve biçimini ‘devrimcileştirmiştir’. Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası kendi gelir dağılımını düzenlemesi, orta sınıf karakteri kazanan çalışan nüfusun bir kesimini şehir merkezinden görece uzak, çok-katlı ve garajlı hanelerin peşi sıra dizili olduğu ‘suburb’lere yerleşmeye teşvik etmesi, 1960’lara gelindiğinde ciddi bir potansiyelin mayalanmasına mahal verdi. Gençler, garajlarda müzik grupları kurdu, elektronik aletler ve ‘bilgisayarlar’ icat etti, üstelik yer yer 1968’in etkileriyle ve o dönem revaçta olan Doğu Asya felsefeleriyle temas halindeydiler. Öte yandan ABD hegemonyası altında dünyada nüfuz sahibi olmaya çalışan emperyalizm, yeni-sömürgeci bir dünya rejimini tesis etmeye çalışacak, gerilla birlikleri halinde kalkışmalar örgütlemeye yeltenen ulusal kurtuluş hareketleri filizlenecekti. Metropollerde bu “mesaj” çarpıp başka özlemlerin zincirlerinden boşanmasına mahal verecekti, alan açacaktı.” https://yersizseyler.wordpress.com/wp-content/uploads/2023/05/menkibe-suphi-nejat-agirnasli.pdf
Yayın Tarihi: 14/03/2025