PolitikART
Edebiyat

Yaşayan mektuplar

Sayı: 66
Deniz Bilgin
Dolabımda, yastığımın altında, kitaplarımın arasında, çantamda, dokunduğum her yerde bir mektup çıkıyor karşıma. Ruhumu ele geçiriyorlar.

Uzun yıllardır gündüzlerime, gecelerime, her anıma konuk oluyorlar. Giydiğim elbiseye, yediğim aşa, attığım her adıma, yastığıma siniyor kokuları… Rüyalarıma her gece kaç yaşam konuk oluyor, bilmiyorum. Kaç duygu, kaç sevgi, kaç ömür…

Mektuplar… Mektuplar… Mektuplar…

Dolabımda, yastığımın altında, kitaplarımın arasında, çantamda, dokunduğum her yerde bir mektup çıkıyor karşıma. Ruhumu ele geçiriyorlar. Tezer Özlü, “Severek mektup yazılan bir insanın bile olması ne büyük bir olay, söylenen her sözcüğün anlaşılmaktan öte, yaşadığını, dahası sözcüklere bile gerek olmadan yaşandığını bilmek, güç gibi yalınç bir olgu değil, varolmak gibi bir şey” diyordu. Ne de güzel diyordu.

E, H, M, F gibi değişik harflerle adlandırılsalar da özü duvar ve demir parmaklıklardan ibaret olan mapushanelerden “Görülmüştür” damgasıyla gelen mektuplar gibi… Arkadaşlarımın özenli ellerinden yazılan mektuplar…

Bir kelebeğin kanadı kadar hassas yüreği olan Aryen’in elinden çıkan mektup gibi;

“…Bizim de burada serçelerimiz var. Küçük bir delikte yuvalarını yapmışlar çatıda. Ama şimdi havalandırma duvarlarına da tel örgü çektiler, daha da daraldı gökyüzümüz. Serçeler, sabahları konup duruyor tel örgülere. Ne anlamsız bir şey, metrelerce yüksek duvarların üzerine bir de tel örgü çekmeleri… Ne güzel olurdu bir sabah uyandığımızda özlediğimiz coğrafyada sevdiklerimizle olsak. Her gece uyurken sabaha dışarıda gözlerimi açma dileğiyle kapıyorum. Ama yine dört duvara uyanıyorum. İnsan uyurken başka bir evrene geçemez mi sahi… Ya da rüyaların bittiği yerde masallar başlasa olmaz mıydı? Ama maalesef masalın bittiği yerde hayat başlıyor. Keşke tüm sınırlar kalksa dünyada. Dünyalı olmak yetse… Olmaz mı, çok mu zor? Hiç de zor değil bence. Yeter ki zihnimizde yıkalım önce sınırları, ayrımcılığı… Umutsuz değilim ben…”

Okuyup geçemiyorum. Onlarla yaşıyorum günlerce, düşünüyorum. Her sözcükte duruyorum, her sözcükte soluklanıyorum. Yeniden okuyorum, hep yeniden… Her bir sözcük içimi acıtana kadar, derinlere sızıp kanatana kadar acı yaşayışlarımın izlerini… Kendine bir işkence çektiriş ya da mazoşizm değil bu. Anlama, sözcükleri etimden de öte ruhumda hissedebilme çabası sadece…

Zira onlar sadece kağıdın üzerine dizilmiş sözcüklerden ibaret değildirler. Her mektup yaşayan bir insan, kocaman bir yeryüzü, kişiliğe bürünen bir ruh. Her kişi, kendini taşıyor mektubuyla. Benliğini, hayallerini, özlemlerini, direngenliğini fısıldıyor kulaklarıma. Mektuplarla, beton havalandırmada atılan her adımı duyuyorum. Hızla açılıp kapanan demir parmaklıklarla irkiliyorum. Ardı sıra kilitli kapıların olduğu koridorlardaki buyurgan ayak seslerini…

Bu yüzden sadece kağıt değildir mektuplar, kağıda dökülmüş sözcükler de değil, siyah mürekkebin sırrı da…

Göremezsem de hissediyorum. Her sözcüğün yazıldığı anı ve orada geçen ömrün her detayını merak ediyorum. Ranzada uzanan bedenleri, gökyüzüne bakan gözleri, gökyüzünde bir kuşun kanat çırpışına dalmışken buluyorum. Taş duvarlara, parmaklıklara isyan ederken… Yağmuru özleyen tenleriyle bilinmez kuytuluklarda gezinirken… Kış soğuğunda bir battaniyeye sarınmışken… Hangi zamanın kıyısındalar? Hangi ömrü yaşamaktalar?

Ömrünün genç 19 yılını mapuslarda geçiren ama içinde kocaman bir deniz taşıyan sevgi dolu Cömert’in mektubu gibi;

“…İçimde özgürlüğe susamış bir yürek atışının isyanları çağıldıyor. Atlasın bitimsizliğine bakışlarım değecek mi? Yüreğim o mavi gökyüzünde kanatlanacak mı? Bazı bazı ellerim arasında bir serçe yüreği taşıdığım sanısına kapılırım; hırçın bir dalga olur, kalbimi döver durmaksızın. Ah derim, bir kelebeğin yedi günlük yaşamını sürseydim de taş duvarlar yüzüm olmasaydı…”

Arkadaşlarımın sözleri, damla damla akıyor içime, ruhumun en ince yerlerine doğru…

Onlar giderek uzayan bir savaşın tutsakları… Maddi dünyanın her bir şeyini ardlarında bırakarak, özgürlüğün ardından giden arkadaşlarım. Ölüme, işkenceye, yalnızlığa, ayrılığa, yeryüzünün ‘öteki’si olmaya, dışlanmaya rağmen yine de özlenen, ardından koşulan, dilden dile dolanan, şarkılarda-şiirlerde eksik olmayan, aşklarda yeniden canlanan, arzulanan, hayali hep büyüyen özgürlük için… ‘Sonu olmayan, yaşadıkça süren’, yani müebbet hapis mahkumları, tutsakları… Kimi ondokuz yıldır orada, kimi onbeş, kimi sekiz, kimi yedi, kimi daha fazla ya da az… Duvarlar ardında… Sadece sözcükleriyle açılıyorlar uzaklara, sevdiklerine…

Onbeş yıldır duvarlar arasında direngenliğini ve özgürlüğe olan tutkusunu koruyan Çetin gibi;

“…Hepimizin dileği, uğruna bunca acı çektiğimiz, bedel ödediğimiz özgürlük mücadelemizin onurlu ve özgür bir yaşamla sonuçlanmasıdır…”

Umudunu eksik etmeyen, duygularını, sevinç ve hüzünlerini renklerle tuvale işleyen Mehmet’in mektubu gibi;

“…Hayat kendi seyrinde akıp giderken, bizler de kendi çapımızda hayatın bir nüvesi olmaya çalışıyoruz. Sadece uçsuz bucaksız bir mavi gördüğüm… Ansızın yaz oluyor, sonra kış geliyor. Fark etmiyoruz bile…”

Taşıdıkları umutları, özenle korudukları hayalleri, yaşamın gündelik akışına kendini bırakan biz dışarıdaki insanları küçültüyor gözümde.

Beden hapsedilse de, önüne nice engeller konulsa da, aslolan ruhmuş. O her engeli aşabilme kudretini gösterebilirmiş. Öylesine ırmaklar boyu akıyor, arkadaşlarımın düşünce ve duyguları… Yaşamın her ayrıntısını büyük bir duyarlılık ve incelikle takip ediyorlar. İnsan yaşamının faniliğini bilerek, daha çok uzağa ve derine erişmek istiyorlar, bunun için hep arayış içindeler…

Yaşamının büyük bölümü duvarlar ardında geçen ama yine de baş eğmeyen Hamili gibi;

“…Bir yanıyla hayata bir bahar dalının letafetiyle tutunurken, diğer yanda bir sarı keder, ipek yumuşaklığıyla ruhumuzu sarıyor. Kalbimize rahat vermeyen tufan içimizdeki isyanda bir başka yan. Baharın coşkusunu, ruhumun derinliklerinde hissetsem de bunu kağıda dökebileceğimi hiç sanmıyorum. Bilirim ateş başında bağdaş kurmuş yoldaşların yıldızlara işlenmiş sohbeti hayli uzak bana ama ya ruhum, kim engelleyebilir fırtınalara, boranlara başeğmezlerin kıvılcımlanan gözlerindeki ışıltıda olmamı. Duvarlar hükümsüzdür bu aşamada. İnsanlar duvarlar ardına sığmayacak kadar büyüktür. Onun için insani her hatırlatma da büyük bir coşku diyorum. Ve seviniyorum arkadaşlarımla birlikte…”

Yayın Tarihi: 18/07/2022