Gizli ve mahremin şüphe çektiği, bireyin ise vücudu, davranışları ve düşüncelerine kadar açık ve veriye dönüştürülebilecek nitelik taşıdığı çağımızdaki dijital iktidar ise gizli ve belirsizdir. Bu iktidar altında birey sadece hegemonyaya rıza göstermez, ona coşkuyla katılır.

İtalyan düşünür Antonio Gramsci’ye göre hegemonya yalnızca yasalar ve zorla değil, rıza yoluyla işleyen bir egemenlik biçimidir. Yönetici sınıf kendi dünya görüşünü “sıradan sağduyu” haline getirir, böylece ezilenler var olan düzeni tartışmadan kabul ederler.
Gramsci, hegemonyayı bu şekilde incelediğinde tartışmalarının odağına radyo ve gazeteyi almıştı. Klasik ve mikrofonun ya da daktilonun başındaki tarafından üretilen verilerin yerine kişiselleştirilmiş verileri kullanan ve yayının ona göre belirleyen dijital çağın araçlarını değerlendirdiğimizde bugün artık manipülasyonun da kişiselleştirildiğini ve hegemonyanın daha da nüfuz eder bir hale geldiğini görüyoruz. Sosyal ağlar, arama motorları, video platformları, çevrimiçi alışveriş siteleri bir yandan sınırsız bilgiye, fırsatlara kapı açar gibi görünmekle birlikte aslında hangi bilginin öne çıkacağına, hangi sesin arka planda kalacağına karar veren algoritmik filtreler kullanıyor.
Algoritmanın gündemini belirlediği hayatlar
Bir arama motorunda merak ettiğiniz bir konu, güncel bir gelişmeyi ya da herhangi bir kavramı arıyorsunuz diyelim. Arama motoru da size ilk sayfasında sunduğu sonuçlarla size “doğal bir gündem” çizer. Sosyal ağlarda da sizin için en uygun olan başlığı altında belirli seçenekleri önümüze koyar. Çevrimiçi bir mağaza ise hangi kitaba ya da hangi giysiye bakacağımızı belirleyen öneri zinciriyle biri bir yerlere doğru çeker. Böylece Gramsci’nin “kültürel rıza üretimi” kişiselleştirilmiş bir şekilde sayısal sinyallere işler. Kullanıcının her tıklaması kültürel rızanın oluştuğu yönünde verilen bir oydur.
Matematikçi ve yazar Cathy O’Neil “Matematiğin Kitle İmha Silahları” kitabında, şirket ya da devlet fark etmeksizin “risk” hesabı yaptığını öne süren algoritmaların aslında toplumsal önyargıları tekrar paketleyip veri kılığında servis ettiğini anlatıyor. Ona göre bu tehlike üç sütun üzerinde durur. Birincisi ölçeklenebilirliktir: Tek bir formül yanlışsa on kişi değil bir milyon kişi aynı anda haksızlığa uğrar. İkincisi saydam olmamadır: İlgili şirket formülünü “ticari sır” diye saklar, hatayı tespit edecek kamu denetimi mümkün olmaz. Üçüncüsü ise geri bildirim döngüsüdür: Algoritma kendi çıktısını yeniden veri olarak toplar ve hatasını doğrular.
Somut örnekler çarpıcıdır. Suç tahmin yazılımı, geçmişte yoğun tutuklama kaydı tutulan mahalleyi “yüksek riskli” işaretler; polis oraya daha çok devriye yollar; tutuklama sayısı artar; model “gördünüz mü, tahminim doğru” diye güç kazanır. Benzer kısır döngüler kredi puanı, işe alım taraması ve hatta sağlık sigortası değerlendirmelerinde görülür. Düşük gelirli bir bölgeden başvuran kişinin kredi faizi, o bölgedeki varsayımsal gecikme verisiyle yükseltilir; yüksek faiz ödeyemeyen yeni müşteriler gecikince model tekrar “risk doğrulandı” diye kendini besler. İşe alım algoritması, geçmişte çoğunlukla erkeklerin terfi ettiği şirket verisini aldığı için başvuruları gizli cinsiyet filtresinden geçirir; kadın aday elenir, veri yeniden erkek terfisini onaylayınca formül sağlamlaşır. O’Neil bu devreyi “sayısal kader” diye niteler: Bir kez düşük puan aldıysanız, sistem sizi daima düşük potaya iter.
Algoritmanın ürettiği kalıplar ve kendine inandırma biçimleri
Safiya Umoja Noble, “Baskı Algoritmaları” adlı çalışmasında Google arama sonuçlarının nasıl ırkçı ve cinsiyetçi kalıpları yeniden ürettiğini gösteriyor. 2011’de “siyah kızlar” ifadesini yazdığında ilk sayfada çoğunlukla cinsel içerikli ya da aşağılayıcı bağlantılar çıkmış, “beyaz kızlar” aramasında ise dans kursu, moda önerisi gibi nötr sonuçlar yer almıştır. Bu keskin fark –Noble’a göre– iki yapısal nedene dayanır.
Birincisi reklam önceliği: Arama motoru, tıklanma ve reklam gelirini artıran başlıkları öne çeker; tarihten devralınmış ırkçı klişeler yüksek tıklanma getirdiği için “en karlı” sonuç olur. Yani piyasa mantığı, önyargıyı “görünürlük takviyesi” ile ödüllendirir. İkincisi tek-tip mühendislik kültürüdür:Arama algoritmasını yazan ekiplerin çoğu beyaz ve erkek olduğu için, veri kümesindeki dengesizliği erken aşamada fark edecek çeşitlilik eksik kalır. Noble, “kodun içindeki tercih”ten çok “kodlamayı mümkün kılan kurumsal kör nokta”ya dikkat çeker.
Bu eşleşme hatası, zamanla kendi kendini büyüten bir döngüye dönüşür. Aşağılayıcı içerik üst sıralara çıktıkça insanlar bu bağlantılara tıklar, tıklamalar “ilgi” sinyali olarak algılanır, algoritma aynı içerikleri daha da yükseltir. Noble bunu “sayısal yankı” olarak tanımlar: Arama motoru, toplumsal hiyerarşiyi pasif biçimde yansıtmakla kalmaz, etkin biçimde pekiştirir.
Yeni iktidarın görünmez kılınması
Noble ayrıca “bilgi boşluğu” kavramını ortaya atar: Az temsil edilen topluluklara dair doğru, olumlu veya çok-sesli içerik az olduğu için arama sıralaması kolayca olumsuz sonuçlarla dolar. Bu boşluk, sağlığı tehdit eden düzmece haberlerden göçmen karşıtı propagandaya kadar pek çok alanda kendini gösterir.
Böylece Noble, Gramsci’nin “rıza üretimi” teorisini dijital çağa taşır: Hegemonya artık kitap, gazete ya da sinema salonundan değil, arama kutusuna yazılan tek kelimeden inşa edilir; algoritmik yapı taşları denetlenmediği sürece bu yeni iktidar görünmez kalır.
Güney Koreli filozof ByungChul Han, “Şeffaflık Toplumu” ve “Yorgunluk Toplumu” kitaplarında klasik gözetimi özgözetimle yer değiştirir. Disiplin toplumunda birey, dış baskının kamerasından saklanmaya çalışır; şeffaflık toplumunda ise gönüllü olarak kendini sürekli teşhir eder. Instagram hikayesi, koşu mesafe uygulaması, günlük ruh hali paylaşımları—hepsi “paylaş, göster, ölç” mantığına bağlıdır. Mahremiyet artık eksiklik sanılır; gizlenmek, kuşkuyla karşılanır.
Han’a göre bu dönüşüm Gramsci’nin rıza kavramına yeni bir dijital cila sürer: Kişi yalnızca itaat etmez, coşkuyla katılır. “Beğen” tuşuna her basış, iktidarın görünmez eline verilen küçük bir onaydır. Bu şekilde Panoptikon devri kapanır; artık “glasshouse” (cam ev) devri başlamıştır. Her oda şeffaf hale gelir, her hareket de puanlanabilir, değerlendirilebilir, veriye dönüştürülebilirdir.
Şeffaflık özgürlük değil, sömürü getirir
Filozofun asıl eleştirisi şudur: Tam şeffaflık özgürlük değil, sömürü getirir. Birey veriye dönüştürdüğü hayatını puanlar; puan yükselmezse kendi üzerinde baskı kurar. Bu olumlu görünümlü baskı –“daha fit ol, daha üretken ol, daha paylaşılır ol”– negatif yasaklardan etkili çalışır. Sonuç “işkolik beden” ve “dijital tükenmişlik”tir. Han bunu “pozitif kudret” olarak betimler: Yasaktan değil, teşvikten doğan iktidar.
Şeffaflık toplumu aynı zamanda pornografik toplumdur; Han burada pornografiyi cinsellikten ayırır, “soyunmakta sakınca görmeyen veri” anlamında kullanır. Ne zaman, nerede, ne yediğini, kaç kilometre koştuğunu, kaç sayfa kitap okuduğunu paylaşan kullanıcı, “kendi veri iç organlarını” sergiler. Gizem, utanç ve mesafe kaybolunca, düşünsel derinlik de sığlaşır.
Algoritma ve değişen modern yurttaşlık ilişkisi
Sosyolog David Lyon, gözetimi klasik anlamda sadece devletin bireyi izlemesi olarak değil, devlet, özel şirketler ve bireyler arasındaki karşılıklı veri alışverişinden oluşan bir “gözetim mozaiği” olarak tanımlar. Ona göre pasaport kontrolündeki yüz tanıma sistemleri, süpermarketlerdeki loyalty (sadakat) kartları ve sosyal medya platformlarında yapılan konum paylaşımları birbirinden kopuk örnekler değildir; hepsi aynı devasa veri havuzunda birleşir. Bu yeni durum, modern yurttaşlık ilişkisini köklü biçimde değiştirir.
Lyon’a göre geçmişin yurttaşı, devlet karşısında belirli haklarla donatılmış ve sözleşmeye dayalı bir özneydi. Oysa bugün birey, yalnızca hakları olan bir özne değil, sürekli veri üreten ve bu verileri çoğunlukla bilinçsizce paylaşan bir "sayısal vatandaş" haline gelmiştir. Pasaport kontrolünde bir yüz taraması yapıldığında ya da market sadakat kartı ile alışveriş kaydedildiğinde, bireyin yalnızca kimliği değil, alışkanlıkları, eğilimleri ve potansiyel risk profilleri de kayıt altına alınır.
Ters şeffaflık
Bu veri akışı asimetriktir: Yurttaş tüm davranışlarında şeffaf hale gelirken, devleti, şirketleri ya da platformları yöneten yapılar kendi algoritmalarını, veri işleme yöntemlerini ve karar mekanizmalarını şeffaflaştırmazlar. Lyon, bu durumu “ters şeffaflık” olarak adlandırır: Şeffaf olması gereken gücün kendisi karanlıkta kalır; hesap vermesi beklenen sistem, görünmezliğini korur.
Üstelik bu yeni gözetim düzeni sadece pasif izlemeye dayanmaz; bireyin davranışlarını yönlendiren, teşvik eden veya sınırlandıran aktif bir müdahale biçimi içerir. Mesela marketlerde sadakat kartları sadece harcama bilgisi toplamaz; belirli ürünlerin reklamlarını kişiye özel göstererek tüketim alışkanlıklarını biçimlendirir. Sosyal medyada konum etiketlemek de yalnızca arkadaş çevresiyle paylaşım yapmak değil, aynı zamanda reklam hedeflemesi ve kamu düzeni gözetimi için veri sağlamaktır.
Lyon, bu gözetim yapısının yalnızca bireysel mahremiyetin erozyonuna değil, aynı zamanda demokratik toplumların temel dinamiklerine zarar verdiğini savunur. Çünkü yurttaşın şeffaflık baskısı altında sürekli olarak “izlenebilir” davranmaya zorlanması, özgür iradeyi zayıflatır. İnsanlar, izlendiklerinin bilincinde olduklarında daha az aykırı, daha az yaratıcı ve daha az eleştirel davranmaya meyilli olur.
Kapalı kurumlar çağının bitişi
Fransız filozof Gilles Deleuze, Michel Foucault’nun ölümünden sonra kaleme aldığı kısa fakat çarpıcı metninde, modern iktidarın biçim değiştirdiğini ilan eder: “Disiplin toplumu bitiyor, yerini kontrol toplumu alıyor.” Bu cümle, yirminci yüzyıl sonrasının siyasal ve toplumsal örgütlenmesine dair derin bir yön değişimini işaret eder.
Foucault’nun tarif ettiği disiplin toplumunda iktidar, bireyleri belirli mekanlara –okul, fabrika, hapishane, hastane gibi– kapatır, orada onları gözetler, normlara uymaya zorlar ve itaat eğitiminden geçirirdi. Bu mekanlar sert sınırlarla tanımlanmıştı: Okulun kapısı vardı, hapishanenin duvarı, fabrikanın turnikesi. Birey, bir kurumdan diğerine geçerken kimlik değiştirir; öğrenci olurdu, sonra asker, ardından işçi.
Deleuze'e göre bu kapalı kurumlar çağının yerini şimdi açık ama sürekli gözetlenen ağlar çağı almıştır. Artık bireyler fiziksel duvarların içine kapatılmadan da denetlenebilmektedir. Kontrol, süreklidir; bireyin yaşamı parça parça değil, bir bütün olarak izlenir ve yönlendirilir. Kredi kartı limitleri, VPN erişim engelleri, yüz tanıma ile açılan kapılar gibi mekanizmalar yeni dönemin “esnek turnikeleri”dir. Bunlar, eski hapishane kapılarından farklı olarak sürekli açılır ve kapanır; bireye bazen geçiş izni verir, bazen kısıtlama uygular—ve bunu gerçek zamanlı yapar.
Deleuze, kontrol toplumunda temel kavramın artık "kimlik" değil "şifre" olduğunu söyler. Bir zamanlar birey, doğum kaydıyla, okul diplomasıyla, işçi siciliyle sabitlenirdi. Şimdi ise bireyin kimliği, şifreler ve erişim kodları aracılığıyla sürekli güncellenen bir "geçiş izni"ne dönüşmüştür. Parmak izi okutmak, QR kodla giriş yapmak, iki aşamalı doğrulama kullanmak hep bu yeni düzenin parçalarıdır. Erişim hakları sabit değildir; değişken ve geçicidir. İşten çıkınca kurumsal mail hesabına erişiminiz kesilir, şehir değiştirdiğinizde hizmet sağlayıcınızın veri tarifesi değişir, kredi kartı borcunuz artarsa alışveriş limitiniz daralır.
Bu yapının en önemli sonucu, bireylerin yaşamlarının anbean puanlanması ve düzenlenmesi olur. Deleuze, burada "modülasyon" kavramını kullanır: Kontrol, kalıba dökme değil, akışı sürekli ayarlamadır. Tıpkı bir elektronik ses dalgasının modülasyonu gibi, bireylerin davranışları küçük ayarlamalarla belirli kalıplara yönlendirilir. Böylece iktidar daha az görünür olur; disiplinin kaba dayağı yerine, akışın yumuşak düzenlemesi geçer.
Bu kontrol mekanizmalarının temelinde ise veri toplama ve anlık analiz vardır. Alışveriş tercihleri, sağlık kayıtları, sosyal medya beğenileri, konum verileri gibi unsurlar bireyin "kontrol profili"ni oluşturur. Birey, farkında olmadan kendi hareketleriyle, kendi zincirlerini örer. Ve en tehlikelisi, bunu çoğu zaman kolaylık, hız ve kişiselleştirme adına gönüllü yapar.
İktidar artık her yerde aktif
Deleuze'ün uyarısı bugün çok daha net biçimde anlaşılmaktadır: Fabrika duvarlarını aşmış, her an her yerde aktif olan bir iktidar modeli içindeyiz. "Kapalı toplumlar"dan "ağ toplumlarına" geçerken özgürleştiğimizi sanıyoruz; oysa artık sınırlar görünmez, kontrol süresiz ve şeffaflık adeta yeni bir zorunluluk haline gelmiş durumda.
Algoritmalar hız ve kolaylık getiriyor. Ama görünmez kodlar ekonomiyi, siyaseti, hatta bedeni sessizce yeniden çizerken iki yol var: Gölgede kalıp şekillendirilmek ya da ışığı yönetip kodu denetlemek.
Yapay zeka geleceğimiz; ama hangi geleceğin olduğuna karar verme hakkı hala elimizde. İktidarı saydam kılmadan bireyi saydamlaştıran her sistem, özgürlüğü değil, sessiz uyarlanmayı büyütür. Seçim basit: Kodun gölgesinde oturmak mı, kodu insan onurunun hizmetine vermek mi?
Yayın Tarihi: 21/05/2025