PolitikART
Çeviri

Yahudi yerleşimciler evimi çaldı. Yahudi olmaları benim suçum değil.

PolitikART Özel
Mohammed El-Kurd
Filistinlilere, kullandığımız sözcüklerin, kendini "Yahudi Devleti" olarak tanımlayan bir güç tarafından yıllarca bize karşı gerçekleştirilen şiddeti gölgede bıraktığı söyleniyor. Nahoş sözler drone saldırısından daha kabul edilemez görülüyor. Artık yeter.

İsrail işgal güçleri, 2009 yılında İsrailli yerleşimciler tarafından ele geçirilen ve üzerine neon bir Davut Yıldızı yerleştirilen Şeyh Cerrah'taki Ghawi ailesinin evinin önünde duruyor. Fotoğraf Mayıs 2021'de çekildi. (Fotoğraf: Mohammed El-Kurd)

ÇEVİRİ: SERAP GÜNEŞ

İşgal altındaki Kudüs'te büyürken, bizi mahallemizden kovmak isteyen insanlar Yahudi'ydi ve örgütlerinin adında genellikle "Yahudi" sözcüğü vardı. Evimizi çalan, eşyalarımızı sokağa atan ve küçük kız kardeşimin beşiğini yakan insanlar da Yahudiydi. Zorla tahliyemize karar veren hakimler de Yahudiydi, kanunları mülksüzleştirilmemizi kolaylaştıran ve sistematik hale getiren kanun koyucular da.

Mavi kimlik kartlarımızı veren -ve bazen iptal eden- bürokrat da bir Yahudi'ydi ve ben ondan özellikle nefret ediyordum çünkü onun yüzünden babamla babamın büyük büyük dedesinin şehri arasına bir imza girmişti. Bu kimlikleri kontrol etmek için üstümüzü arayan askerlere gelince, bazıları Dürzi, bazıları Müslüman, çoğu Yahudi'ydi ve büyükanneme göre hepsi "dinsiz piçlerdi". Tüfekleri ve kelepçeleri yönetenler, titiz ve ölümcül şehir planlarını yazanlar -tahmin ettiğiniz gibi- Yahudilerdi.

Bu bir sır değildi; kendini "Yahudi Devleti" olarak tanımlayan bir yönetim altında yaşıyorduk. İsrail'in politikacıları bu ifadeyi sürekli kullanmış ve ifade uluslararası arenada da kabul görmüştü. Ordu, kendini bir 'Yahudi ordusu' olarak nitelendirmiş ve buna uygun bir bayrak taşıyordu. Kudüs Belediye Meclisi üyeleri, "Bu topraklar İncil'e göre Yahudi halkına aittir" diyerek, evleri tek tek nasıl ele geçirdiklerini gururla anlatıyordu. Knesset (İsrail Parlamentosu) üyeleri de benzer şeyler söylüyordu. Bu yasa yapıcılar ne marjinal ne de aşırı sağcıydı; İsrail'in ulus-devlet yasası, 'Yahudi yerleşimi'ni açıkça 'ulusal bir değer' olarak tanımlıyor ve teşvik ediyordu.

Elbette, bu bir sır değildi ama bize öyle davranmamız gerektiği söylendi; bazen ailelerimiz, bazen de iyi niyetli dayanışma aktivistleri tarafından. İsrail bayrağındaki Davut Yıldızı'nı görmezden gelmemiz ve Yahudiler ile Siyonistler arasında keskin bir ayrım yapmamız istendi. Ancak bu ayrımın, ayakları boynumuzda olan, bizi yaralayan mermi ve copların sahipleri için ne ifade ettiği önemsenmedi. Devletsiz ve evsiz olmamızın önemi yoktu. Önemli olan, bizi bu zor koşullar altında tutanları nasıl tanımladığımızdı. Yani, asıl mesele, bizi abluka altında tutmaları, askeri karakollar ve yerleşim birimleriyle çevrelemeleri ya da bizi baştan başa kontrol altında tutmaları değil, bizim onlar hakkında nasıl konuştuğumuzdu.

Dil, Suriye ile işgal altındaki Golan Tepeleri arasındaki sınır kadar tehlikeliydi. O zamanlar çocuk olan bizler, bu mayın tarlasında dikkatli hareket etmek zorundaydık. Yanlış bir kelime veya ifade kullanmak, yaşadığımız tüm zorlukların göz ardı edilmesine sebep olabilirdi. Eğer şaka yollu veya öfkeyle bir şey söylersek, üzerimizdeki botlar, bizi yaralayan mermiler, coplar ve morluklar adeta görünmez oluyordu. Daha da kötüsü, 'yanlış' inançlara sahip olmak, bu zorlukları hak etmemize sebep oluyordu. Sadece vatandaşlık ve hareket özgürlüğü değil, cahil olma lüksü bile elimizden alınmıştı.

Filistinliler olarak bizden, genç yaşlardan itibaren kullandığımız sözcüklerin, kendisini "Yahudi Devleti" olarak tanımlayan bir devletin yıllardır bize uyguladığı somut ve sistematik şiddeti nasıl gölgede bıraktığını anlamamız beklenir. Drone saldırısı? Olur öyle şeyler... Ayarsız sözler? Olamaz! Söyleyeceklerimizi nasıl ifade edeceğimiz konusunda kendimizi kısıtlamayı öğreniriz.

Bu tür çağrılara nasıl uyulmaz ki? Sonuçta sadece 10 yaşında bir çocuktum. Böylece Hitler'i ve Holokost'u, burun stereotiplerini, zehirli kuyuları, bankerleri, vampirleri, yılanları ve kertenkeleleri öğrendim (ahtapotu yeni duydum). Ve mahallemizi ziyaret eden diplomatlarla konuşurken, evimizde yasadışı bir şekilde yaşayan (Yahudi) yerleşimcilerin, konuşmamın ana vurgusu olmaması gerektiğini öğrendim. Asıl önemli olan, küresel antisemitizmi kınamaktı. 80'li yaşlarındaki büyükannem yabancı ziyaretçilere konuşurken, evimizdeki yerleşimcileri 'Yahudi' olarak nitelendirdiğinde, hemen onu düzelttim mesela.

On yıldan uzun zaman geçmesine rağmen, durum hala aynı. İşgalci güçlerin botları hâlâ boynumuzda, mermiler ve coplar da değişmedi. Üstelik, son zamanlarda 'Yahudi Devleti' olarak adlandırılan yerin silah envanterine yapay zeka destekli robot silahlar da eklendi.

Hükümet, Celile'deki projeyi 'Celile'nin Yahudileştirilmesi' olarak adlandırıyor ve yarı resmi kurumlar da aynı şekilde davranıyor. Evleri tek tek ele geçirme konusunda başarılı olan meclis üyeleri, Old City, Silwan ve diğer yerlerde, 'Hemen Şimdi Nakba!' diye bağırarak ellerinde megafonlar ve bayraklarla kasabalarımızda yürüyüş yapıyorlar. Hakimler, hükümlerini, hala bu Nakba'nın devamını sağlayacak şekilde kuruyorlar; hala Yahudi üstünlüğü lehine karar veriyorlar. Ve Yüksek Mahkeme ile çeşitli konularda anlaşamamalarına rağmen, milletvekilleri bu Yahudi üstünlükçü tutum doğrultusunda yasa çıkarıyorlar. Bazıları Yahudi hayatının "bizim özgürlüğümüzden daha önemli" olduğunu açıkça belirtiyor (ve bazen Arap TV sunucularına bu zor gerçekleri iletirken, başına nazikçe "üzgünüm ama" eklemeyi unutmuyorlar).

On yıldan uzun süre geçti, hiçbir şey değişmedi. Ve biz, bunu içim parçalanarak söylüyorum, mayınlar arasında dans etmeye devam ediyoruz. Biz insanlığa ve ahlaka olan inancımızla hareket ederken, onlar silahlarına güveniyorlar.

Birkaç hafta önce, 16 İsrailli polis memuru vücut kameralarını kapatarak Shufat mülteci kampından tutukladıkları 22 yaşındaki Orwa Sheikh Ali'nin yanaklarına Davut Yıldızı'nı kazıdılar.

Ayrıca, birkaç hafta önce, eski bir İsrailli askeri istihbarat subayının kurucu ortağı olduğu medya izleme grubu MEMRI, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas'ın Avrupalıların Yahudilerle "dinleri yüzünden değil" "toplumsal rolleri" ve "faizcilik" yüzünden "savaştıklarını" söylediği bir videoyu dolaşıma soktu.

Buna yanıt olarak, birçoğuna hayran olduğum ve saygı duyduğum bir sürü tanınmış Filistinli entelektüel, kamuoyuna açık bir kınama mektubu yayınladılar ve tahmin edin neyi "kesin bir şekilde" kınıyordular? Abbas'ın "ahlaki ve politik olarak kabul edilemez yorumlarını."

Bu ortak açıklamayı, Filistinlilerin doğuştan geri kafalı olduğu inancını çürütmek için 'stratejik' bir hamle olarak nitelendirebiliriz. Bunun, "etik açıdan tutarlı bir tutum" olduğunu söyleyenler de çıkabilir. Bazı imzacıların, sözde ahlaki otoritemizin bize, "Holokost meselesinde" tarihsel revizyonizmi kınamamızı ve ne kadar sözel olursa olsun, her türlü ırkçılığı reddetme konusunda örnek olmamızı zorunlu kıldığına inandıklarından eminim.

Ne olursa olsun, bunu okurken bir "deja vu" hissi yaşadım. İşte yine buradayız, bir kez daha aslında işlemediğimiz suçlara karşı ifade vermek üzere hızlıca harekete geçiyoruz. Tarihsel olarak, antisemitizmle suçlanmaya karşı kendimizi savunma eğilimimiz, bizi bu suçlamalara daha da yaklaştırmıştır. Ve daha da önemlisi, bu tür bir tepki, genellikle dikkate alınan ve saygı gören Yahudi acılarının tarihini, bizim günümüzde yaşadığımız ve genellikle göz ardı edilen acılarımızdan daha üstün kılar.

Mektubun yazarları, yani ben doğmadan çok önce FKÖ'ye eleştiri getirmeye başlamış bazı kişiler, "FKÖ'nün artan otoriter ve baskıcı yönetimine" ve Mahmud Abbas'ın süresi dolmuş başkanlık görevine destek veren "Batılı ve İsrail yanlısı güçler"e de değinmişler. Ancak Mahmud Abbas'ı ilk kez topluca kınamak için bir mektup yayınlamalarının ana sebebi bu konular olmamış. Mektupta, onun Siyonist rejimle işbirliğine ya da protestoculara ve politik mahkumlara uyguladığı şiddete, hatta Nizar Banat'ın ölümüne dair bir başlık veya vurgu yok.

Ana sebep, sözcükler. Sadece sözcükler. Ve hep öyle. Yine, drone saldırısı neyse de o sözler ne öyle!

İronik bir şekilde hem ortak mektubun yazarları hem de Abbas'ın konuşması kendilerini antisemitizmden uzaklaştırmayı amaçlıyordu. Klibin sonunda Abbas, "Avrupa'nın Yahudileri'nin Semitizm ile hiçbir ilgisi olmadığı" konusunda söylediklerini "açıklamak" istedi çünkü "düşmanımızın kim olduğunu bilmeliyiz."

Ne bitmez çilemiz varmış. Kendisini Yahudi olarak tanımlayan bir sömürgecilik tarafından yerinden edilme korkusu içinde yaşamamız, onun Yahudi bayrağı olduğunu söylediği bir bayrağın altında toplanmış bir ordu tarafından halkımızın bombalanması ve İsrailli politikacıların düzenledikleri operasyonların Yahudiliğini tekrar tekrar vurgulaması yetmezmiş gibi, bayraklarında dalgalanan Davut Yıldızı'nı—tenimize kazıdıkları Davut Yıldızı'nı—da görmezden gelmemiz isteniyor.

Bu çilenin tarihi yüzlerce değilse bile onlarca yıl eskiye gider. 1948 Ekim'inde Kahire'de yaptığı bir konuşmanın elyazması notlarında, Filistinli aydın Halil Sakakini, "Araplar ile Yahudiler arasındaki savaş" tümcesinin üzerini çizmiş ve yerine "bizimle işgalciler arasındaki savaş" yazmıştı. Filistinli akademisyenler, Filistin Çalışmaları Enstitüsü ve FKÖ'nün Filistin Araştırmaları Merkezi (1980'lerde sayısız kere yağmalanmış ve bombalanmıştır), antisemitizmi, onun Avrupalı kökenlerini ve—Avrupalı olan olmayan—tezahürlerini ve bunun anti-Siyonizmle karıştırılmasını ele alan sayısız makale, kitap ve cilt ürettiler.

Filistin Halkı, düşmanımızın Yahudiler değil sömürgeci ve ırkçı Siyonizm ideolojisi olduğunu tutarlı ve sürekli bir biçimde ifade etti. Siyonizmin kendisini Yahudilikle eşanlamlı hale getirmek için ne kadar uğraştığını düşünürsek, bu ayrımı ortaya koyma konusundaki becerimiz gerçekten takdire şayan ve ilham verici.

Oysa bu ayrımı yapmak bizim meselemiz değil ve şahsen benim önceliğim de değil. Bir Filistinli'nin öfkesini alıp yasaya dönüştürecek bir Knesset yok. Mecazlar drone saldırısı değildir, komplo teorileri nükleer silaha dönüşmez. 1900'ler çok eskide kaldı artık. İşler değişti, güç dengesi değişti. Sözcükler cinayet işlemez.

Filistinliler, 21 Haziran'da Batı Şeria'nın Turmus Ayya kasabasında 200 yerleşimcinin saldırısının yol açtığı hasarı inceliyor. | Oren Ziv/Activestills

16 İsrail askerinin bir Filistinli gencin yüzüne Davut Yıldızı'nı kazıması ile ortak mektubun yayınlandığı gün arasında neler yaşandı? Qalqilya'da bir asker, engelli bir Filistinli genci öldürdü; Silwan'da bir çocuğun kafasına kurşun sıktı; Balata mülteci kampında daha önce yaralanmış olan bir genç hayatını kaybetti; Beita'da bir keskin nişancı, bir Filistinli genci kafasından vurdu; Cenin'in güneyinde 17 yaşında bir genç hayatını kaybetti; bir mülteci kampına yapılan saldırı sonrası bir başka genç daha yaralarına yenik düştü; Nablus'ta, cesetleri İsrail tarafından alıkonulan Filistinlilerin aileleri boş tabutlarla yürüyüş yaptı; Hebron yakınlarında bir adam öldürüldü; Şeyh Cerrah'ta polis, yerleşimcilerin alkışları eşliğinde 14 yaşındaki bir çocuğu öldürdü; ailesi Beit Hanina'da göz yaşartıcı gazla saldırıya uğradı; Beit Sira'da bir Filistinli, bir İsrail askerini öldürdü; Yeriko'nun kuzeyinde silahlı çatışmada bir Filistinli hayatını kaybetti, bir asker yaralandı; Tubas'ta bir adamın kafasına ateş edilerek öldürüldü—ve bu yaşananların sadece küçük bir kısmı.

Bunlardan hangisi geniş kapsamlı bir tartışmaya neden oldu? Hiçbiri. Itamar Ben-Gvir'in televizyonda Yahudi yaşamının "[Filistinlilerin] özgürlüğünden daha önemli" olduğunu söylemesiyle ilgili çok gürültü koptu, Davut Yıldızı'nın kazınmasıyla ilgili çok daha az gürültü koptu ve tabii ki Mahmud Abbas en gürültülü tepkiyi aldı. (Bu durum sadece açık mektup için değil, genel olarak geçerli.)

Bu üç örnek de estetikle ilgili. Ben-Gvir'in söyledikleri gerçek ve doğruydu: İsrail yönetimi altında bir Yahudi'nin hayatı bizimkinden daha değerli. Ancak tepki çeken, bu ırkçı yorumları yerel bir gerçeklik haline getiren kurumsal politikalar değil, Ben-Gvir'in bunu açıkça söylemesi oldu. Hatta bir Filistinli’nin yüzünün fiziksel olarak deforme edilmesi bile, yalnızca kazınan sembol nedeniyle dikkat çekiciydi, kazındığı için değil. Eğer askerler yanağına belirsiz çizikler atmış olsaydı, muhtemelen kimse bunu dikkate almayacaktı.

Filistinli ölümlerine gelirsek, bunlar gündelik ve ehemmiyetsiz şeylerdir. Şanslıysak, şehitlerimiz yıl sonu raporlarının sayfalarında toplu bir şekilde ifade edilir. Ama "tarihsel revizyonizm" mi dediniz, hemen büyük bir kınama fırtınası kopar.

İşte benim durumum bu: Kudüs'teki evimin yarısına "göklerden gelen bir kararla" bir Yahudi yerleşmiş durumda. Birçok başka Yahudi de sahipleri mülteci kamplarında yaşarken, Filistinli evlerinde zorla ikamet ediyor. Onların Yahudi olmaları benim suçum değil. Avrupalılar tarafından yaratılan yüzyıllık önyargıları ezberlemek ya da bunlar için özür dilemekle zerre ilgilenmiyorum. Özellikle de milyonlarca insan gerçek, elle tutulur baskılar altında, beton duvarlar arkasında, kuşatmalar altında ya da sürgünde yaşarken, üslup tartışması umurumda değil. İşlemediğim bir suçla mesafelenme ihtiyacından sıkıldım. Doğuştan geri kafalı olduğum varsayımından özellikle sıkıldım. Böyle bir düşmanlık var ise bile, bunun anlaşılmaz ve yersiz olacağına dair sahte endişeden sıkıldım. En çok da sözcüklerin şiddeti ile gerçek şiddetin birbirine denk tutulmasından sıkıldım.

Bu yazının da kendi içinde bir mayın tarlası olduğunu biliyorum. Bağlamından koparılarak yayılacak, ama asla kusursuz bir kurban olmayacağım—antisemitizmle suçlanmaktan kaçış yok. Bu, sadece kaybedilecek bir savaş değil, aynı zamanda göz boyayan bir yanıltmaca. Ve bu taktiği yeniden değerlendirmenin zamanı geldi. Yapacak daha iyi işlerimiz var: Taşıyacağımız tabutlar var. İsrail morglarında yatmakta olan yakınlarımızı gömmemiz gerekiyor.

 

Yazının kaynağına gitmek için tıklayın.

Yayın Tarihi: 09/10/2023