PolitikART
Toplum-Politika

Uygarlığın Günbatımı: Tarih, İktidar ve Devletsizlik Üzerine

Sayı: 319
Ahmet Türkan
Devletin neliği üzerine tartışmalarının “iktidar” kavramına, insanın ve toplumun doğasına indirgenmesiyle durum zaman içinde etnolojik bir tartışma konusu oldu. Fakat tüm tartışmalar dönüp dolaşıp bu iktidar güdüsünün tarihsel süreçte devlet oluşumuna “kaçınılmaz olarak” nasıl dönüştüğüne geldi.

Antropolojinin evrensel bakış açısı, insan ve insan topluluklarının doğasını ortaya çıkarmada başarılı bir araç olsa da çoğu zaman amaçladığının tam tersine onu politikadan arındırıyor. Oysa zamanı saymanın, mekânı ölçmenin ve olayları bir sıraya dizmenin, bu bilimin epeyce ilgilendiği “iktidar” kavramından ve dolayısıyla politikadan bağımsız olmadığı açık. “Devlet” hakkında yazmak için ise tarihe bulaşmaktan başka bir yol yok: hem “geçmiş” olarak tarih; hem de bilim olarak. Bu yazı “devletsiz toplum mümkün mü?” sorusunu yanıtlamayı amaçlamıyor; fakat uygarlık, tarih ve devlet örgütlenmesinin olmadığı ya da buna karşı direncin olduğu birkaç müstakil örnekle, bu olasılığı hatırlatmaya çalışıyor.

Uygarlık miti

Günümüzde devlet, iktidar ve toplum arasındaki ilişkiye karşı geliştirilen bilimsel ve felsefi tutumun Batı kültürünün öz dinamiğiyle şekillendiğini söylemek yanlış olmaz. 16.yüzyılda hem kıta Avrupası’nın kendi içindeki politik değişimlerle sarsılması hem de küresel sömürgeciliğin getirdiği kıtasal zenginleşme mevcut sistemin işlerliğini yok etti. Doğal olarak sorgulanan ilk şey ise devlet ve toplumun organik ilişkisi oldu. Bu anlamda genel görüş, toplumun, korunma ve yaşamını devam ettirecek ekonomik düzenin sağlanması gibi çeşitli nedenlerle, kendi özgürlüğünü bile isteye “devlet” denilen örgütlenmeye devretmiş olduğu yönündeydi. Sonrasında “iktidar” kavramı da hep bu ikili çerçevede ele alındı. Bunun temeline ise insan ve insan topluluklarının doğal olandan kopuşuyla ortaya çıkan ayrılıklar koyuldu. Örneğin Bertrand Russel iktidarın insanın doyumsuzluğu ve tanrı olma arzusuyla ilişkilendirdi. Devlet bunun bir yansımasıydı ama her bireyin tanrı olmasındansa bireylerin tek bir tanrının (bu devlet oluyor) hizmetinde olması ‘yaşamsaldı’. Ona göre devleti biçimlendiren dinamik, bu türsel arzunun daha büyük bir yapıya devredilmesiydi.

Frig Vadisi, (Kaynak: wikimedia.org)Uygar olmanın bariz standartları vardı: devlet, kent, yazı ve tarih. Bunlara sahip olmayan toplumlar “uygar olmayan” toplumlardı. Bu evrimsel bir zaman farkıydı ve nihayetinde bu topluluklar zaman içerisinde “uygar” olmaya mecburdu. Batı, yalnızca bu süreci hızlandırıyordu.

Devletin neliği üzerine tartışmalarının “iktidar” kavramına, insanın ve toplumun doğasına indirgenmesiyle durum zaman içinde etnolojik bir tartışma konusu oldu. Fakat tüm tartışmalar dönüp dolaşıp bu iktidar güdüsünün tarihsel süreçte devlet oluşumuna “kaçınılmaz olarak” nasıl dönüştüğüne geldi. Buradaki genel bakış açısı devlete sahip olan toplumların devletsiz toplumlardan daha gelişmiş olduğu yönündeydi. 21. Yüzyıla kadar bu engellenemez bir evrimsel süreç olarak görüldü. Dolayısıyla devlete sahip olmayan toplumlar evrimci bir düşünceyle “gelişmemiş” olarak yaftalandı. Uyum sağlayamazlarsa yok olacaklardı. Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi’nin itici gücüyle 18. – 19. yüzyılda önceki yüzyıllara göre farklı bir biçime bürünerek yıkıcı bir emperyalizmi üzerinde taşıyan sömürgecilik, bu bakış açısından çok şey taşıyordu. Eskiden “tanrının sözünü” tüm dünyaya yayma kisvesi altında gerçekleştirilen hareketler, artık Batının “uygarlık” dediği şeyi tüm dünyaya götürme düşüncesiyle eş tutuluyordu. Örneğin Napoleon bu konuda çok iddialıydı. Afrika’yı işgal ederken, bölgenin geri kalmışlığından sorumlu tuttuğu Hristiyan Avrupa’nın günahlarını, devrimlerle ve elbette “bilim” ile farklılaşan Avrupa uygarlığının telafi edebileceğine yürekten inanıyordu.

Bu süreçte “uygar” toplumun kesin bir tanımı yapıldı ve elbette uygarlığın başlangıcı da “kesin” olarak belirlendi. Bunun bariz standartları vardı: devlet, kent, yazı ve tarih. Bunlara sahip olmayan toplumlar “uygar olmayan” toplumlardı. Bu evrimsel bir zaman farkıydı ve nihayetinde bu topluluklar zaman içerisinde “uygar” olmaya mecburdu. Batı, yalnızca bu süreci hızlandırıyordu. 19. Yüzyıl idealizmi ve diğer büyük kuramlar da bunu destekliyordu. Her ne kadar Hristiyan düşünce, Aydınlanma ve devrimlerle geri planda kalsa da onun sahip olduğu ilerlemeci fikir, yani tarihin düz bir çizgide, bir başlangıçtan sona doğru ilerlediği fikri değişmedi. Tarihin bir sonu vardı fakat bu artık Hristiyanların “cennetin krallığı” değil de örneğin Hegel’e göre Prusya monarşisi ya da Marx’a göre enternasyonal devrimle ortaya çıkan bir mutlak eşitlik ya da Fukuyama’ya göre Amerikan liberalizmiydi.

Tarihin dayatmaları ve İktidar

Müjdelerin hiçbiri gerçekleşmedi ve pek gerçekleşecek gibi görünmüyor. Buradaki sorunun nedeni devlet, iktidar ve topluma yönelik yukarıda söz edilen kaba bakış açısı olduğu neredeyse kesin. Üstelik bunların her biri hatları hırsla belirgin hâle getirilmiş bir tarih anlayışına dayanıyordu. Hepsi zamanı engellenemez bir sona doğru ilerleyen ok gibi tasavvur ediyordu. Fakat sorun şuradaydı: bu tarih anlayışı, toplumların kendi tarihlerini yazıyla anlatabildiği sürece var olabiliyordu. Dolayısıyla uygarlığın a priori kategorisiydi. Yazıyı kullanmayan toplumlar ise gelişmemişlik anlamında “ilkel” olarak kabul ediliyor, bunu kendine yakıştıramayanlar ise durgun bir eşitliğe sahip arkaik toplumlar olarak nitelendiriyordu. Tarih, yazıyla ve bu aygıtı kendi faydasına kullanan devlet ile başlıyordu.

Oysa 20. yüzyılın ilk yarısında evrensel bir zamanın olanaksızlığının bilimsel açıklamalarının art arda gelmesi, evrensel bir tarihin olanaksızlığını da ima ediyordu. Yazı, tarihin bir aygıtı olabilirdi fakat zaman onun özüydü. Açıkçası bu beklendiği kadar fazla şeyi değiştirmedi. Kurulan uygarlık miti öylesine semirmişti ki onu yok etmek bir zamanlar kullanılan cennetin krallığı mitini yok etmekten daha zordu. Evrensel bir zaman olmayabilirdi ama evrensel bir tarihin varlığını sürdürmesi şarttı. Zamanı hep birlikte aynı şekilde saymaya, uygarlığın ilerlemenin yakıtı olduğuna ve ancak bu yolla kendi yarattığımız yeni bir cennete ulaşabileceğimize inanmaya devam etmeliydik. Ne de olsa farklı zamanlarda yaşayan insanlar aynı ürünü tüketmekte zorlanabilirdi. Devletin “tarihsel” görevi de bu zamanın bütünlüğünü sağlamaktı. Bugün küresel ölçekte tüm devletlerin aynı tarihle birbirlerine büyük bir istekle bağlı olması da bunun bir sonucudur.

İmparatorluklar yıkılırken, onların eskileri, ulus devletler ve konfederatif cumhuriyetler küresel sermaye ve kapitalizm çevresinde örgütlendi. Bununla birlikte artık yazısız bir toplum düşünülemez hâle geldi, kendi doğası gereği de egemenin elinden taşarak kitlelere yayıldı. Fakat devlet için aynısı söylenemez. Onu dönüştürmenin, onsuz yaşamaktan çok daha zor olduğunun kendini iyiden iyiye açık ettiği bir dönemden geçiyoruz. 21. yüzyılın küresel felaketleri, salgınlar, iklim krizi ve afetler bunu gittikçe belirginleştiriyor.

Devletin varlığı ise “iktidar” kavramının ancak şiddetle sağlanabilecek bir emir-itaat ilişkisine bağlı olduğu varsayımına dayalıdır. Bu, tarihsiz toplumlar gibi, siyasal iktidarın emir-itaat ilişkisinde belirgin hâle gelmediği uzlaşı toplumlarını da dışlayan bir tutumdur. Ne tesadüf ki tarihsizlik ve uzlaşı genelde aynı yerde bulunur. Bunun bir de ekonomik koşulu vardır: bu toplumlar, artı değer üretemezler ve yalnızca temel ihtiyaçlarını giderebildikleri ve bunu gidermek için süresiz bir mücadele hâline sahip olduğu “geçim ekonomisine” tabilerdir. Toplumsal hiyerarşinin ekonomik, politik ve kültürel ön koşullarından yoksunlardır. Elbette bu koşullar, modern tarih anlayışının dayatmasıydı ve pek çok noktada yanlış oldukları anlaşıldı.

İktidarın zorlayıcı ya da uzlaşı iktidarı olması toplumun kendi içindeki dinamiklere göre değişebilirdi; “ilkel” olarak adlandırılan bir toplum (örneğin And Toplumları) karmaşık ve şiddetli bir toplum-iktidar ilişkisine sahipken, yine “ilkel” olarak adlandırılan bir başka toplum (örneğin avcı toplayıcı Kung’lar ya da balıkçı Argonautlar) yaşadıkları coğrafyaların biyolojik potansiyeline uyumlu bir şekilde yaşayarak kendi içlerinde bir uzlaşı iktidarı oluşturabilmişti. Avcı toplayıcı yaşam tarzı süren Paleolitik Dönem insanı ilk bolluk toplumuydu ve düşünüldüğünün aksine doğayla katastrofik bir mücadele içine girmemiş olabilirdi. Mitler, destanlar, masallar ve şiir, belleğin inşası ve korunmasında en az tarihyazıcılığı kadar marifetliydi.

Eskiçağdan Bir Örnek: Frigya

Antropolojinin 20. Yüzyıl boyunca arkaik topluluklar ile ilgili biriktirdiği hatırı sayılır veri “uygarlık” mitini sarsmaya devam ediyor. Tarihçilikteki popüler eğilimin de bu yönde olduğu açık. Belki kendi varlığının temellerini oyarak, antropoloji gibi evrenselci ve zamanlar arası bir niteliğe bürünmeye başlıyor. Bunun cesurca olduğunu kabul etmek gerekir çünkü hiçbir insan ve toplum bilimi (belki kendiyle ebedi bir çatışmayla varlığını sürdüren psikoloji bilimini dışında tutarak söylemeli), böyle bir intihar girişiminde bulunmadı. Tarih, 20. Yüzyılın sonlarına kadar kentin, dolayısıyla devletin tarihi oldu. Kırsalın, yani devletsizliğin tarihi ise hep ilkinin karşıtı olarak, bir koleksiyonerin küstah merakıyla ele alındı. Şimdilerde ise durum tam tersine dönüyor. Bunun sebebi, kente ve devlete karşı bakışın, zor hissedilen bir hızda olsa da olumsuz yönde değişimi olabilir.

Büyük Frig Krallığı’nın MÖ 7. yüzyılda dağılmasının ardından Frigler çekirdek coğrafyaları olan Dağlık Frigya’ya çekildi. Frig Krallığı’nda dahi oldukça nadiren kullanılan yazı aniden ortadan kayboldu. Frigler sessizliğe büründü. İşin ilginç yanı, bundan sekiz yüz yıl sonraya Roma Dönemi’ne ait olan yazıtlar üzerinde Frigce yeniden ortaya çıktı.

İngiliz tarihçi Peter Thonemann’ın 2013 yılında editörlüğünü yaptığı kitabın giriş yazısındaki anarşist tarih denemesinden bahsetmek, buna iyi bir örnek oluşturacaktır. Thonemann yazısında, Eskişehir, Kütahya ve Afyon sınırlarına denk gelen, kuzey – güne yönünde Konya Ovası’na doğru uzanan ve “Dağlık Frigya” olarak adlandırılan bölgede eskiçağda yaşayan Frigler ile Çin’in Zomia Dağlık Bölgesi’nde yaşayan günümüz toplumlarını karşılaştırdı. Bunu yaparken de antropolog James Scott’un Zomia hakkındaki üç temel iddiasını dayanak gösterdi.

Dağlık FrigyaBu iddialardan ilki Scott’un “coğrafi dinamik” dediği etkendi. Buna göre modern öncesi toplumlarda devletin gücünün dağlık bölgelere ulaşması aşağı bölgelere göre daha zor bir süreçti. Bu bölgelerde yaşayan halklar devlet yapılanmasına karşı tavır sergilemişti. İkinci iddia ise “tarihsel dinamik” olarak adlandırılan “parçalanmış alan” teorisiydi. Buradaki temel varsayım, önceki devlet ya da devlet benzerleri oluşumların dağılmasının ardından, aşağı bölgelerden yüksek bölgelere kitlesel göçlerin gerçekleştiği ve bunun da bölgedeki devletleşmeyi engellediği üzerineydi. Son olarak ise “sosyolojik dinamik”, bölgede yaşayan halkların radikal bir eşitlikçi yapı sergilemesiydi. Bu bölgelerde hiyerarşi kendini yok etmişti. Bir devlet yapılanmasının önemli araçlarından biri olan “okuma-yazma” gibi alışkanlıklar da halk tarafından reddedilmiş, hatta buna karşı direnç geliştirilmişti.

Büyük Frig Krallığı’nın MÖ 7. yüzyılda dağılmasının ardından Frigler çekirdek coğrafyaları olan Dağlık Frigya’ya çekildi. Frig Krallığı’nda dahi oldukça nadiren kullanılan yazı aniden ortadan kayboldu. Frigler sessizliğe büründü. İşin ilginç yanı, bundan sekiz yüz yıl sonraya Roma Dönemi’ne ait olan yazıtlar üzerinde Frigce yeniden ortaya çıktı. Bu, bölgedeki insanların, krallığın yıkılışından altı yüzyıl sonra kendi anadillerini kullanmaya devam ettiklerini gösteriyordu. Üstelik bunu Pers, Makedon ve Roma İmparatorlukları gibi oldukça örgütlü emperyalizme sahip devletlerin egemenliği altında yapmayı başarmıştı. Bu yazıtların üstünde görülen Frigce ifadelerin çoğu, içinde mitsel ifadelerin bulunduğu dualar ve beddualardı. Frig toplumu yazıyı kullanmaya direnmiş, kendi toplumsal belleğini mitleri ve inançları aracılığıyla yüzyıllar sonrasına aktarabilmişti.

Post-endüstriyel çağda devletsiz toplum mümkün mü?

Antropolojinin aksine Tarih, Eskiçağ toplumlarıyla günümüz toplumlarını karşılaştırmaya mesafelidir. Tarihçiler çoğu zaman bunu bir mesleki ihlal olarak görürler. Bu durum özellikle Endüstri Devrimi öncesi ve sonrasında daha serttir. Bu tutumda haklılık payı var çünkü toplum tarihte daha önce hiç görülmeyen bir hızda farklılaştı, alışkanlıklar değişti. Bununla birlikte toplumun örgütlenme biçimleri görüntüde değişse ya da çeşitlense de aynı şekilde kaldı.

Büyüyen kentlere, hızla gelişen bilişime ve “uzay çağı” gibi ortak ideal mitlerine rağmen devletsiz ve uyumlu bir yaşamı yaratabilmek eskisinden daha fazla mücadeleyi ve kültürel refleksten ötesini gerektiriyor. Küreselleşmeye karşı etno-coğrafi bir tutumun gerekliliği ile insanlığın kendini kurtarması ya da en azından dünyaya daha az zarar vermesi için bir ideal çevresinde birleşme ihtiyacı kendini koruyor. Antropoloji ve tarih, etno-coğrafi tavır için yerel örgütlenmelerin bu anlamdaki etkililiğini yukarıda bahsi geçen örneklerle ortaya koyuyor. Fakat asıl mesele ikincisini gerçekleştirmekte, ideali zamanın dışına taşırarak bu suni bütünlüğü kırmakta yatıyor. Bu anlamda tarihin, silahı gerçekten kendine mi yoksa aynaya mı doğrulttuğunu ise ironik bir şekilde zaman gösterecek.

Yayın Tarihi: 09/08/2023