Bugün İsrail tarihindeki siyasi ve askeri saldırganlığı soykırım saldırganlığına dönüştüren “Gazze Operasyonu” ile İsrail-Filistin ilişkilerinin yeni bir dönemsel başlangıç anına girdiği anlaşılıyor. Zira açıkça soykırım sözleşmesini ihlal etmeyi göze almak bilhassa 1945 sonrası yirminci yüzyıl dünyasında İsrail için pek mümkün değildi.

“Dışarıdaki siyasi tartışmalarımızda Arap muhalefetini önemsiz gösteriyoruz. Kendi aramızda gerçeği inkâr etmeyelim. Siyasi olarak saldırgan biziz, onlar kendilerini savunuyor. Ülke onların çünkü onlar oturuyor burada, biz ise gelip yerleşmeye çalışıyoruz.”
David Ben-Gurion, İsrail Başbakanı. (NTV Tarih, Temmuz 2010).
Siyonist hareketin ve İsrail Devletinin kurucu babalarından ilk başbakan sosyalist Ben-Gurion yukarıdaki sözleri söylediğinde 1948 bağımsızlık/kuruluş bildirisinden bugüne İsrail-Filistin ilişkilerinin “arke”sini ifade ettiğini bilebilir miydi? Daha da ötesi “saldırgan biziz” derken İsrail’in Filistinlilere karşı soykırım niteliğinde eylemler gerçekleştireceğini ve soykırım yaptığı iddiasıyla yargılanacağını tahmin edebilir miydi? Sanmıyorum.
BM Genel Kurulu’nun 1947 tarih 181 sayılı kararında belirtilen sınırlar ve İsrail’in bugünkü fiili sınırları bize siyasi saldırganlık politikaları kadar askeri saldırganlık politikalarının da İsrail devlet aklının kurucu unsuru olduğunu gösterdi. Zira Siyonist hareketin paramiliter faşizan damarı “Irgun/Herut” kökenli politikacılar ve bürokratlar ne yazık ki İsrail Devletinin hegemonik yapısını oluşturuyor.
Uluslararası hukuktaki yaygın görüşe göre, soykırım eylemi tek bir eylemden oluşmaz. Birbirini tamamlayan eylemlerden oluşan bir bağlam içinde devamlılık gösteren eylemler sistematiğidir.
Bugün İsrail tarihindeki siyasi ve askeri saldırganlığı soykırım saldırganlığına dönüştüren “Gazze Operasyonu” ile İsrail-Filistin ilişkilerinin yeni bir dönemsel başlangıç anına girdiği anlaşılıyor. Zira açıkça soykırım sözleşmesini ihlal etmeyi göze almak bilhassa 1945 sonrası yirminci yüzyıl dünyasında İsrail için pek mümkün değildi. Oysa bugün İsrail, 1948’de kabul ettiği Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tarif edilen eylemleri açıkça ve neredeyse kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gerçekleştirerek Filistinlilere yönelik soykırım gerçekleştirdiği iddiasıyla Uluslararası Adalet Divanı (UAD) önünde.
Şunu söylemek gerekir ki UAD bir ceza mahkemesi niteliğinde kurulmamıştır. Dolayısıyla kişiler değil bizatihi devlet tüzel kişiliği taraftır. Devletin hukuka aykırı eylemleri, örneğin soykırım sözleşmesini ihlal edip etmediği gibi hukuka aykırılıklar incelenir. Sorumlu devlettir, hükümetlerin değişmesi devleti sorumluluktan kurtarmaz. Mahkeme, hukuka aykırı eylemlerin tespitini yapar, sözleşmenin ihlal edildiğine karar verir, yükümlülükleri açıklar ve elini çeker. Uluslararası hukuk bağlamında kararın takibine, siyasi sonuçları itibariyle yaptırımlara, kısıtlamalara ve benzeri uygulamalara karışmaz. UAD kararlarının yükümlü devlet tarafından yerine getirilip getirilmediği BM Güvenlik Konseyi tarafından takip edilir. Kararların yerine getirilmesi için alınacak önlemlerin tespit edilmesi ve siyasi yaptırımların belirlenmesi hak ve yetkisi konseydedir. Konseyde ise beş daimî üyenin kararlarda veto yetkisi olduğunu biliyoruz.
Uluslararası hukukta, soykırım sözleşmesinde tarif edilen eylemleri gerçekleştirenleri “suç” itibariyle kişi olarak yargılama konusu yapan organ ise Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’dir. Dolayısıyla UCM’nin hukuki muhatabı devletler değil soykırım sözleşmesindeki eylemleri planlayan, gerçekleştiren, iştirak eden kişi veya kişilerdir.
UAD kararları, UCM için bağlayıcı olmamakla birlikte UCM bu kararları ciddi delil olarak değerlendirerek soruşturmaya başlayabilir veya açılmış bir soruşturmaya dahil edebilir. Nitekim UCM savcılığı 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan İsrail ve HAMAS eylemleriyle ilgili UAD dosyasındaki delilleri “suç” itibariyle ciddi gördü ve her iki taraf açısından soruşturma dosyası açarak incelemeye başladı. Bu dosya iddianame haline getirilebilir ve dava konusu olabilir.
***
Güney Afrika Cumhuriyeti (GAC), 26 Aralık 2023 tarihinde UAD nezdinde açtığı davada İsrail’in Gazze’de bilerek, isteyerek sivilleri hedef aldığını, Filistinlilerin tamamen yok edilmesi amacıyla bölgede askeri operasyon yaptığını; yerleşim yerlerinin, binaların, altyapıların hedef alınarak yok edildiğini, tehcir uygulamalarıyla yerleşim yerlerinde yaşam imkanlarının ortadan kaldırıldığını belirterek BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini ve derhal ateşkes kararı verilmesi talebinde bulundu. Ateşkesle birlikte insani yardımların Filistinlilere ulaşmasının sağlanması ve delillerin kaybolmadan toplanması amacıyla BM, UAD yetkililerinin bölgeye gitmesini, sivillerin yaşadığı dehşetin getirdiği aciliyet sebebiyle esasa girmeden, öncelikle eylemlerin durdurulması konusunda ihtiyati tedbir kararı verilmesini de taleplerine ekledi.
Ara kararda öncelikle asli önemde olan, davanın esastan görüşülmesine karar verilmesidir. Esastan görüşülmesi kararı bir yandan delillerin ayrıntılı incelenmesine ve uluslararası kamuoyuna güvenilir bir organ tarafından sunulmasına, diğer yandan delillerin daha sonra görülecek davalarda atıf yapılacak materyaller haline gelmesine yol açacaktır. Mahkeme soykırım sözleşmesinin ihlal edilip edilmediğinin ancak esasa girildikten sonra incelenecek delillerle tespit edileceğini açıklamakla birlikte İsrail’in operasyonunda Filistinlilere yönelik eylemlerin soykırım sözleşmesinde ve Cenevre Konvansiyonu’nda düzenlenen belirli maddelerde karşılığı bulunduğuna dair makul deliller olduğunu belirtmiştir. Mahkeme’nin bu yaklaşımının uluslararası ilişkiler zemininde kuvvetli, güçlü etkiler doğuracağını düşünmek pek de yanılgı olmayacaktır. Zira “UAD kararlarını destekleriz” görüşüne giderek daha fazla devlet yaklaşırken, İsrail eylemlerinin soykırıma yakın eylem biçimleri olduğu yorumu da giderek daha fazla devlet tarafından paylaşılmaktadır.
Başbakan Netanyahu’nun Amâlek atfı, Savunma Bakanı’nın orada insansı hayvanlar olduğu açıklaması, Ulusal Güvenlik Bakanı’nın sınıra yaklaşan kadın ve çocukları vurun emri gibi fazla sayıda açıklama özel kastın varlığını gösteriyor.
Mahkeme İsrail’in, “İsrail her zaman kolluk kuvvetlerini denetlemektedir” savunmalarını gerçekçi bulmadığını gösterirken şu cümleleri kullanmıştır: “Soykırım bir insan topluluğunun var olma hakkının ortadan kaldırılmasıdır. İnsanların yaşam hakkının, var olma hakkının ortadan kaldırılması tüm insanlığı şok etmiştir. İnsan topluluklarının var olma hakkının korunması BM kurallarının bir gereğidir. Temel değerler çerçevesinde Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi kapsamında Mahkeme, Filistinli topluluğun haklarının korunması temelinde değerlendirmeler yapmıştır. Bu kapsamda BM sözcülerinin ve çalışanlarının Gazze şeridindeki eylemlere yönelik endişeleri ve aynı zamanda BM Genel Sekreterliği’nin ‘Gazze’de güvenli bir yer kalmadı, burada herhangi bir sığınma ve hayatta kalma şansı yok. Burada bir dehşet yaşanması beklenmekte’ açıklaması... İsrail, soykırım sözleşmesi kapsamındaki yükümlülükleri uyarınca Gazze Şeridi’nde elindeki tüm önlemleri almalıyken öncelikle buradaki topluluğun üyelerini öldürmek, topluluk üyelerine ciddi fiziksel veya zihinsel zarar vermek, topluluğun yaşam şartlarını kasti olarak olumsuz yönde etkilemeye dönük eylemlerinin soykırım sözleşmesi kapsamında ele alınabileceğini değerlendirmiştir.”
Diğer yandan Mahkeme şunun da altını çizmektedir. “Gazze Şeridi’nde yaşanan çatışmaların tüm tarafları uluslararası insani hukuk kapsamında sorunludur. Burada, İsrail’deki saldırıda 7 Ekim tarihinde kaçırılan ve esir tutulanların, HAMAS tarafından kaçırılan bütün esirlerin derhal serbest bırakılması gerekmektedir.”
Bu ara karar, İsrail’in soykırım sözleşmesini ihlal ettiğine dair karar olmayıp gerçekleşen ve gerçekleşmesi ciddi derecede muhtemel görünen soykırım eylemlerine karşı, davada esasa dair son karar verilinceye kadar gerekli tedbirlerin alınmasıyla ilgili taraflara uyulması zorunlu yükümlülükler getiriyor.
***

Türkiye’nin de 1950’de onama kanunu ile kabul ettiği BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Toplam 19 maddeden oluşan kısa sayılabilecek bir metin olan sözleşmenin 2. ve 3. maddesi tanım ve eylemleri düzenler.
Sözleşmenin 2. maddesinde “özel kast” belirtilerek soykırım suçu oluşturan eylemler sayılmıştır. Maddeye göre; ”ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen şu fiillerden herhangi biri soykırım suçunu oluşturur:
a) Gruba mensup olanların öldürülmesi
b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi
c) Grubun bütünüyle veya kısmen fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek
d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak
e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek”.
Sözleşmenin 3. maddesinde ise “cezalandırılacak eylemler” sayılır:
a) Soykırımda bulunmak
b) Soykırımda bulunulması için iş birliği yapmak
c) Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak
d) Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek
e) Soykırıma iştirak etmek.
Uluslararası hukuktaki yaygın görüşe göre, soykırım eylemi tek bir eylemden oluşmaz. Birbirini tamamlayan eylemlerden oluşan bir bağlam içinde devamlılık gösteren eylemler sistematiğidir. Dolayısıyla bu eylemler sistematiğinde “özel kast” olup olmadığına, başka deyişle eylemlerin kısmen veya tamamen yok etme saiki ile gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğine bakılır.
Siyasi ilişkilerde olduğu gibi uluslararası hukuk alanında da bir devletin cumhurbaşkanı, devlet başkanı, başbakanı, dışişleri bakanının yaptığı açıklamalar kural olarak devleti doğrudan bağlar. Aksine bir delil olmadığı sürece ayrıca bir işlemin varlığına bakılmaz. Özel kast yönünden İsrailli yetkililerin açıklamalarına bakarsak yeterli delilin olduğu açıkça görülüyor. Başbakan Netanyahu’nun Amâlek atfı, Savunma Bakanı’nın orada insansı hayvanlar olduğu açıklaması, Ulusal Güvenlik Bakanı’nın sınıra yaklaşan kadın ve çocukları vurun emri gibi fazla sayıda açıklama özel kastın varlığını gösteriyor.
Diğer yandan, otuz bini aşkın ölüm ve ölümlerde çocuk ve kadın sayısının orantısız şekilde fazla oluşu; Gazze’deki Filistinlilerin neredeyse tamamının yaşam alanlarından, yerlerinden tehcir edilmesi; su, enerji, alt yapı donanımlarının tamamen ortadan kaldırılması; sivillerin neredeyse tamamının temel yaşam şartlarının yok edilmesi özel saikle gerçekleştirilen eylemler sistematiğinin bulunduğunu ve eylemlerin soykırım sözleşmesi kapsamına girdiğini ortaya koyuyor.
Uluslararası hukukta savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçu arasında ağırlık itibariyle derecelendirme yapılmaz zira bu suçlar yöneldiği özel hedefler yanında insanlığın geçmişine, bugününe ve geleceğine karşı işlenmiş suç olarak nitelendirilir.
İsrail’in eylemlerinin sözleşmede tarif edilen eylemlere çok yakın eylemler olduğu görüşü zaman geçtikçe daha çok devlet tarafından kabul görmeye başladı. İlk aylarda Ürdün ve Bangladeş, Filistin lehine davaya katılma başvurusunda bulunmuşken Almanya, İsrail lehine katılmak için başvuru yapmıştı. Yalnızca İslam İş Birliği Örgütü ve Bağlantısızlar Hareketi Grubu davayla ilgili olarak Filistin lehine destek açıklamasında bulunmuştu. Bugün ise İsrail üzerindeki baskılar artarak ordusunu ve askeri eylemlerini soykırım sözleşmesi kapsamında kontrol altına alması gerektiği yönündeki görüşler daha fazla devlet tarafından dile getiriliyor.
Uluslararası hukuk itibariyle soykırım suçunu sözleşme kapsamında hukuk zemininde ispatlamanın çıtası, eşiği çok yüksektir. Dolayısıyla Mahkeme’nin ikna olacağı yoğunlukta ve sayıda yeterli delilin toplanıp korunması, ayrıntılı ve uzun süren delil değerlendirme aşamaları, delillerin itiraz edilemeyecek berraklıkta olma beklentisi, savunmaların tamamının Mahkeme tarafından şüpheye yer bırakmayacak şekilde yetersiz görülmesinin aranması karar çıtasını çok yükseltir. Bu durum fazlasıyla eleştiri konusu yapılmaktadır.
Uluslararası hukukun temeli elbette geçmişte de politikti fakat artık hem ulusal hem de uluslararası düzeyde hukuksal ilişkilerden doğan haklarınızın gerçekleşmesi, sonuç doğurması normatif haklılık zeminindeki gücünüzle değil doğrudan politik gücünüzün kapasitesiyle bağlantılı.
Fakat şu da var ki sivil alanlar, meskûn mahaller, altyapılar, hastaneler, okullar, ibadethaneler, kamusal alanların ortadan kaldırılması, yok edilmesi soykırım suçunu oluşturan eylemler bütünü olduğu kadar hukuksal yönden aynı zamanda sivilleri hedefleyen kastla gerçekleştirilmiş eylemlerdir ve her biri bizatihi savaş suçu kategorisine dahildir. Dolayısıyla, Cenevre Konvansiyonu kapsamında savaş suçları faillerinin kişisel sorumluluğu olduğu kadar UAD kararlarıyla bağlı olmadan devletlerin de Konvansiyonu ihlal eden savaş suçlarından doğan sorumluluklarını ayrı bir hukuksal ve siyasal süreç olarak görmek gerekir.
Uluslararası hukukta savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçu arasında ağırlık itibariyle derecelendirme yapılmaz zira bu suçlar yöneldiği özel hedefler yanında insanlığın geçmişine, bugününe ve geleceğine karşı işlenmiş suç olarak nitelendirilir. Fakat yine de kimi değerlendirmelerde soykırım suçu “suçların suçu” olarak görülür.
Son olarak hem hukuksal hem de siyasal süreçleri değerlendirirken çok önemli ve asla göz ardı edilmemesi gereken öncelikli bir konunun altını çizmek kaçınılmazdır. Uluslararası hukuk literatüründe olduğu kadar politik literatürde de tartışılan, araştırmalara konu olan yirminci yüzyıla ait norm temelli hukuk çağından politik hukuk çağına geçtiğimize dair argüman gözle görülür ampirik sonuçlar üretecek kadar olgunlaştı. Uluslararası hukukun temeli elbette geçmişte de politikti fakat artık hem ulusal hem de uluslararası düzeyde hukuksal ilişkilerden doğan haklarınızın gerçekleşmesi, sonuç doğurması normatif haklılık zeminindeki gücünüzle değil doğrudan politik gücünüzün kapasitesiyle bağlantılı. Burada hukuk ve hukuksal ilişkinin birbiriyle örtüşmediğini söylemeliyim. Yirminci yüzyıldaki hukukun politik olanla dolayımlı ilişkisi bugün doğrudan iç içe geçmiş halde ve hukuksal meşruiyetin de asli dinamiği. Şu rahatlıkla söylenebilir o halde: Mahkeme kararlarının gerçekleştirilmesine, sonuç doğurmasına tesir eden asli faktör normatif sistem ve bizatihi karar metinleri değil, politik gücünüzün diğer politik güçlerle ne kadar ve nerelerde müşterekleştiğidir.
Bu bağlamda UAD’da görülmekte olan dava ile ilgili uluslararası hukuk platformlarında açılan tartışma konularından belki de en önemlisi dava sürecinin diğer davalardan neden farklı olacağı ve davanın yeni bir hukuk çağına geçişe nasıl katkı yapacağının tartışılmasıdır.
Dolayısıyla yeni açılan çağın gerilimli hukuk tartışmaları zemininde güçlü bir argüman olarak söylersek, İsrail'in çok ağır soykırım iddialarına rağmen halen devam eden askeri pervasızlığı ve yirminci yüzyılda yapamayacağı cüretkârlıkta gördüğümüz politik hukuk hamlelerinin karşısına normatif hukukun bizatihi pozitif gücü ile değil ancak ve ancak politik hukuk ilişkilerinin ağsal gücünü maksimum yoğunlukta inşa ederek geçebilirsiniz.
Yayın Tarihi: 16/04/2024