PolitikART
Toplum-Politika

Ulus devlet kıskacında doğanın tahakkümü: Kürdistan’da ekolojik-kırım

Sayı: 337
Gülten Aydın
Şark Islahat Planı ile Kürtlerin ulusal, kültürel, siyasal, sosyal yapısı hedef alınmış, demografik yapı yok edilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze Türk devletinin Kürtlere yönelik yürütülen soykırım politikalarının temelini Şark Islahat Planı oluşturmaktadır.

 

Ulus devlet, herhangi bir devlet değil, kapitalist ilişkilerin kristalize olduğu bir devlettir. Siyasal bir form olarak ulus devlet, özü itibariyle işgalcidir. Zira daha fazla artı değer üreteceği, sermaye ilişkilerine eklemleyeceği geniş alanlara doğru yayılır. Bu süreç, siyasal deneyim açısından farklılıkları kat ederek yürütülen homojenizasyon ve merkezileştirme süreci üzerinden ilerler. Doğa da bu süreçten doğrudan etkilenir ve güç ilişkilerine eklemlenecek şekilde yapılandırılması amaçlanır. Diğer bir deyişle, doğa yeniden kat edilerek, doğanın zamansal deneyimi baskın güç ilişkilerine istikrar kazandırmak adına yeniden düzenlenmeye çalışılır.

Bu yazıda da ulus devlet örgütlenmesinin doğa üzerindeki işgal ve etkileri eko-kırım kavramı üzerinden incelenecek ve bu sürecin tarihsel, yasal ve idari arka planı da serimlenecektir.

 

İnkar direnişleri ortaya çıkardı

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ilkeleri 'tek dil, tek din, tek millet, tek devlet' biçiminde inşa edilmiş ve temel hedefi farklı etnik kimlikleri ve inançları Türklük ve Sünni İslam çizgisinde homojenize etmek olmuştur. 

Bu bağlamda, 1915'te Ermenilere yönelik soykırım gerçekleştirilmiş, Rumlar ise baskılara maruz bırakılıp zorunlu göçe tabii tutulmuştur.

Yeni kurulacak Cumhuriyet için en büyük tehlike olarak geriye Kürtler ve Aleviler kalıyordu. Ve 1920'lerden itibaren bilhassa Kürtlere yönelik planlanan soykırım politikaları devreye konulmaya başlanmıştır.

Cumhuriyetin Kürtlere yönelik inkar, yok etme ve asimilasyon politikalarına mukavemeten de, 1921 Koçgiri ve 1925 Şeyh Said direnişleri ortaya çıkmıştır.

Tüm farklılıkları asimile etmeyi, etnik ve demografik mühendisliği amaçlayan İskân Kanunu hedefindeki kesim 'düşman' olarak gördüğü Kürtler iken uygulamaya konulduğu alan da Kürt coğrafyasıdır. Kanunla Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerin demografik yapısının değiştirilmesinin yasal zemini oluşturulmuştur.

Şark Islahat Planı

Şeyh Said direnişi sırasında devletin Kürtlere yönelik politikalarının belirleyici yol haritası olan Şark Islahat Planı[i] hazırlanır ve 24 Eylül 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda onaylanır. Şark Islahat Planı ile Türkiye 5 Umumi Müfettişliğe ayrılır. Bu Planın 2. maddesine göre; 5 Umumi Müfettişlik Hakkari, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Genç, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Siverek, Elaziz, Dersim, Malatya, Ergani, Bayezit vilayetleri ile Pülümür, Hınıs, Kiğı kazalarını kapsar. Umumi Müfettişliğe her türlü hukuk üstü, askeri yetki tanınır. Yine aynı planın 5. maddesine göre Kürdistan'a yılda 50 bin Türk nüfusun iskân edilmesi öngörülmüştür. Balkanlar'dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya'dan gelecek muhacirilerin de Kürdistan'ın illerine iskan edilmeleri kararı alınmıştır. Yanı sıra Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan bir diğer politika ise Kürdistan'a Karadeniz’den nüfus sevk edilmesi olacaktı. Özcesi, Şark Islahat Planı ile Kürtlerin ulusal, kültürel, siyasal, sosyal yapısı hedef alınmış, demografik yapı yok edilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze Türk devletinin Kürtlere yönelik yürütülen soykırım politikalarının temelini Şark Islahat Planı oluşturmaktadır.

 

Etnik ve demografik mühendislik

Şark Islahat Planı çerçevesinde İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 2510 sayılı İskân Kanunu, 27 Nisan 1932 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda görüşülüp kabul edilmiştir. 21 Haziran 1934 tarihli 2773 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan İskan Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kanunlarından biri olarak kabul edilir. Tüm farklılıkları asimile etmeyi, etnik ve demografik mühendisliği amaçlayan bu kanunun hedefindeki kesim 'düşman' olarak gördüğü Kürtler iken uygulamaya konulduğu alan da Kürt coğrafyasıdır. Kanunla Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerin demografik yapısının değiştirilmesi- buraya Balkanlardan ve Kafkaslardan getirilen muhacirlerin yerleştirilmesi, ana dili Türkçe olmayan nüfusun göçertilmesi, bazı bölgelerin yasak bölge ilan edilmesi gibi uygulamaların yasal zemini oluşturulmuştur.

 

Asimilasyon planı

İskan Kanunu 2. Madde’de iskan bölgeleri tarif edilmişti[ii]: 

Dâhiliye Vekilliği’nce yapılıp, icra vekilleri heyetince tasdik olunacak haritaya göre, Türkiye, iskan mıntıkaları bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır.

1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusun tekâsüfü (yoğunlaşması) istenilen yerlerdir.

2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerlerdir.

3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen ve iskan ve ikamete yasak edilen yerlerdir.

 

 

Dersim: Hedef insansızlaştırmak

Kürdistan coğrafyası üç bölgeye ayrılır.

Dersim coğrafyası üçüncü kategori altında değerlendirilip tamamen insansızlaştırılması hedeflenen yerler arasında yer almaktadır. 1920'lerden itibaren hazırlıkları yapılan Dersim Soykırımı 1937-1938’de gerçekleştirilir. Dersim etnik ve inanç sisteminden dolayı her dönem iktidarların hedefi olmuştur. Osmanlı döneminde de Dersim'e hakim olunmak için raporlar hazırlanmıştır. Dersim'in ‘ıslahına’ ilişkin ilk ayrıntılı rapor ise II. Abdülhamit döneminde hazırlanmıştır. Bu raporlarda Dersim inancına vurgu yapılarak, inancın değiştirilmesi (Müslümanlaştırılması) ve bunun hangi yöntemlerle yapılması gerektiği detaylandırılmış ve ilk adım olarak da askeri kuşatma önerilmiştir.. Yine o dönem hazırlanan raporlarda Dersim coğrafyasına hakim olmak için bentlerin (barajların) yapılması ve bölgedeki ormanların yakılması önerilmiştir.

 

‘Dersim, çıbanın başı’

2 Şubat 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey tarafından hazırlanan raporda şöyle denir (Sılan, 2011: 199)[iii]: “Dersim, Cumhuriyet Hükümeti için bir çıban başıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır. Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir...

 

‘Türk camiasında Kürtlük eritilmeli’

6 Ekim 1926 tarihinde Aliboğazı çevresine yönelik yüzlerce sivilin katledileceği, köyler ve ormanların yakılacağı askeri harekat başlamıştır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, 18 Eylül 1930 tarihinde Başbakanlığa sunduğu Dersim raporunda, bir an önce Dersim’e askeri harekât düzenlenmesi gerektiğini belirtmiş ve en önemli gerekçe olarak da halkın Kürtçe konuşması ve Kürt dilinin bölgede yayılma eğilimini göstermiştir. Yine raporda Mareşal Fevzi Çakmak, “Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı; Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır” denilmiştir.[iv]

 

Dersim, Tunceli oldu!

1 Kasım 1930 tarihinde Dersim’in Pülümür ilçesine askeri operasyon düzenlemiş ve yüzlerce insan katledilmiştir. 14 Haziran 1934 yılında Tunceli İskan Kanunu çıkarılmış ve kanunla Türk kültürüne benzetilmek istenen nüfusun nakli istenmiştir. Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın raporlarını İsmet İnönü'nün Şark raporu takip etmiştir. Dersim’e yönelik hazırlanan raporlardan sonra Mustafa Kemal 1935 yılında Meclis açılış konuşmasında Dersim’de bir “ıslahat programı” uygulanacağını açıklamıştır.

25 Aralık 1935 yılında çıkarılan 2884 sayılı Tunceli Kanunu ile de Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilmiş, Dersim ve çevre illerinde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Yürürlüğe giren Tunceli Kanunu akabinde, 1. Umumi Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Dersim, Erzincan ve Bingöl’ü kapsayan, Elazığ merkezli 4. Umumi Müfettişlik kurulmuş olup, Tunceli Kanunu Genel Müfettişi’de olan vali ve komutanlara, sürgün ettirme, yargılama, idam kararı verme gibi hukuk dışı, geniş yetkiler verilmiştir.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin, Kürtlere ve Kürt coğrafyasına yönelik yok etme, yerinden etme, hafızasızlaştırma, demografik yapıyı bozma ve kimliksizleştirme politikaları dönemin şartlarına ve koşullarına uyarlanarak, sistematik bir biçimde devam etmiş ve devam etmektedir.

Adım adım Dersim’in imhası

14 Haziran 1934 tarihli İskan Kanunu, 25 Aralık 1934 Tunceli Kanunu başta olmak üzere Dersim’e ilişkin hazırlanan tüm raporlar, genelgeler ve kanunlar 1937-38 Dersim Soykırımı için gerekli talimatları ve yasal düzenlemeleri içermekte olup, adım adım Dersim’in imhası hedeflenmiştir.

4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu TBMM’de toplanır ve “Dersim Tenkil Kararları” adıyla bir kararname çıkarılır. Dersim Soykırımı’nın resmi belgesi olan bu kararname ile Dersim'de taarruz hareketi başlatılmış, insanlar öldürülmüş, köyler ve ormanlar yakılmış, kimyasal gazlar kullanılmıştır. Dersim Soykırımı’nda resmi rakamlara göre 13 bin 156 kişinin katledildiği, 11 binden fazla kişinin de batıya sürgün edildiği belirtilir. Yerel kaynaklara göre ise 70 ila 100 bin arasında insan katledilmiştir.

 

OHAL ile soykırıma devam

Dersim Soykırımı sonrası kısmi olarak Kürdistan coğrafyasında hegemonyasını inşa etmeye başlayan devlet, Kürtlere ve Kürt coğrafyasına yönelik asimilasyon ve coğrafyayı kimliksizleştirme planlarını Şark Islahat Planı, İskan Kanunu çerçevesinde sürdürmeye devam etmiş ve 1987 yılına gelindiğinde ise TBMM'de onayladığı Olağanüstü Hal Kanunu (OHAL) ile bu politikasına devam etmiştir.

Devletin Kürt politikası açısından belirleyici nitelikte olan ve günümüze dek kalıcılığını koruyan Şark Islahat Planı’nın güncellenmiş hali olan bu kararnameyle Dersim, Bingöl, Diyarbakır, Van, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt il olduktan sonra Şırnak ve Batman’ı da kapsayan OHAL Bölge Valiliği kurulur ve OHAL valisine yerleşim yerlerini boşaltma, birleştirme ve kamulaştırma yetkisi verilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi verilerine göre; 1994'te sadece Dersim’de 183 köy, 823 mezra, 8 bin 439 hane boşaltılmış ve 41 bin 933 kişi yerinden edilmiştir. İHD raporunda Kürdistan genelinde ise 3 bin 700 köy ve mezra yıkılmış, yakılmış ve boşaltılmıştır.

 

Çöktürme Planı devrede

Şark Islahat Planı, 2014 Eylül ayında Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından hazırlanıp Genelkurmay Başkanlığına sunulan ve Genelkurmay Strateji Plan Dairesi Strateji Şube Müdürlüğü’nce detaylandırılan ve iktidar tarafından onaylanan Çöktürme Eylem Planı arka planını oluşturacaktı. Diğer bir deyişle, Çöktürme Eylem Planı, Şark Islahat Planı’nın devamı niteliğindedir. Bu planın içeriğini yine Kürtleri ve Kürdistan coğrafyasını yok etme politikası oluşturuyordu. Bugüne kadar tüm detaylarıyla yürürlükte olan Çöktürme Eylem Planı, Kürdistan coğrafyasının demografik yapısını bozma, halkı zorunlu göçe tabii tutma, katletme, yerleşim yerlerine giriş-çıkışları yasaklama, görevden alma, kayyum atama gibi tüm uygulamaları içeriyordu. 

Görüldüğü üzere, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin, Kürtlere ve Kürt coğrafyasına yönelik yok etme, yerinden etme, hafızasızlaştırma, demografik yapıyı bozma ve kimliksizleştirme politikaları dönemin şartlarına ve koşullarına uyarlanarak, sistematik bir biçimde devam etmiş ve devam etmektedir.

 

 

Orman yangınları

Birçok insan hakları örgütünün raporunda, 90lı yılların savaş stratejisinden biri olarak yer alan orman yangınları, çözüm sürecinin bitirilmesiyle 2015’in Haziran ayından itibaren yeniden başlatıldı. Başta Dersim, Amed, Bingöl, Şırnak, Hakkari, Mardin olmak üzere tüm Kürdistan illerini kapsayacak şekilde tekrar devreye konulmuştur. Sistematik olarak çıkarılan yangınlar 1990'larda boşaltılan ve 2000'lerde tekrar dönüşlerin yaşandığı yerleşim alanlarını kapsamaktadır. Halkın geçimini sağladığı hayvancılık faaliyetleri, bağ-bahçe ve tarım alanlarının da yangınlarda hedef alınmasıyla halk tekrar göçe zorlanıyor.

Cudi, Gabar, Besta bölgesinde her yıl sistematik olarak orman yangınları çıkarılmaktadır. Orman yangınlarının çıkarıldığı bölgelerde var olan karakollar dışında yeni karakol ve kalekol yapımlarına hız verilmiştir. Bölge kapsamlı bir şekilde ormansızlaştırılarak biyo çeşitlilik yok ediliyor, mevcut habitat ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

Dersim özelinde orman yangınları 1993-94’lerde boşaltılan ve 2000’li yıllarda geri dönüşlerin başladığı köyleri kapsıyordu. Karakollardan açılan ateş, helikopterlerden yapılan bombardıman sonucu çıkan orman yangınları bu coğrafyada tüm ilçeleri kapsayacak şekilde sistematik olarak sürdürüldü.

İHD'nin yeni karakol ve üs bölgelerine ilişkin 2014 yılında yayınlamış olduğu rapora[v] göre sadece ‘çözüm süreci’nde Dersim’de projelendirilip yapımına başlanan 31 tanesi askeri kule olmak üzere, 5’i kale, 16’sı da mobil karakol olmak üzere toplam 52 askeri üst mevcuttur. Yanı sıra mevcut karakollar da daha stratejik alanlara taşınmaktadır. Yine bu karakol, kalekol çevresindeki alanlarındaki ormanlar da güvenlik gerekçesi yakılıyor veya kesiliyor. 

Dersim'de çıkarılan orman yangınları 1971 yılında Milli Park ilan edilen Munzur Vadisi’ni de kapsamaktadır. Türkiye'nin en zengin biyolojik çeşitlilik alanlarından birini oluşturan Munzur Vadisi Milli Park Alanı’nda 1600 bitki türü tespit edilerek koruma altına alınmış olup, bu bitkilerden 293 çeşidi Türkiye'ye, 55’inin de Munzur dağlarına özgü olduğu kayıtlara geçirilmiştir. Munzur Vadisi Milli Parkı aynı zamanda Türkiye'nin en önemli yaban hayatı sahasını oluşturduğu gibi Avrupa Yaban Hayatı ve Yaşamlarını Koruma Sözleşmesi’ne göre koruma altında olan pek çok türe de ev sahipliği yapmaktadır Ancak ‘güvenlik’ gerekçesiyle çıkarılan orman yangınları bu fauna ve florayı da her geçen gün katlederek yok etmektedir.

Sistematik olarak çıkartılan orman yangınları, baraj-HES projeleri, maden-taş ocakları ile yapılmak istenen şey Kürdistan coğrafyasında halkın geçim kaynağını, dilini, kültürünü, tarihini, kimliğini, toplumsal hafızasını yok etmek, Kürdistan coğrafyasını insansızlaştırmaktır.

Maden ocakları

Cudi Dağı maden ocaklarıyla talan edilmiş durumda. Bir yandan maden ocakları için ormanlar katledilirken, bir yandan da yine bu ocakların ‘güvenliğini’ sağlamak için karakollar-kalekollar inşa ediliyor. 100’e yakın karakol inşa edilmiş durumda. Cudi Dağı eteklerinde, Besta ve Gabar Dağı’nda 'güvenlik’ gerekçe gösterilerek giriş çıkışları yasaklı olan köylerde asker gözetiminde korucular tarafından ağaç kıyımı yapılarak, bu bölge maden şirketlerine açık işletme sahalarına dönüştürülüyor. 

Hakkari’de de benzer şekilde çok sayıda -100’ün üzerinde- maden şirketi bulunuyor ve bu şirketlerin çoğu faaliyet yürütüyor. Korucular tarafından Çukurca, Zap, Avaşin, Metina bölgelerinde ağaç kıyımı yapılıyor. Gelinen aşamada, Hakkari’nin tamamı maden sahası olarak işaretlenmiş durumda.

Yine Amed'in Çınar ilçesine bağlı Husikan kırsal mahallesinde kum ocağı için ağaç kıyımı yapılıyor. 

Madencilik faaliyetleri bölgenin ormanı, suyu, toprağını ve biyo çeşitliliğini yok etmekle birlikte, halkın geçim kaynaklarını da elinden almakta ve göçe zorlamaktadır.

145 maden projesinin bulunduğu Dersim'de de Munzur Dağları’nın tamamı maden sahası ilan edilirken, bölgede faaliyet yürüten maden şirketlerinin arkasında ise Kanadalı şirketlerin başı çektiği uluslararası sermaye yer almaktadır.

Yanı sıra, Pülümür Vadisi de bu anlamda hedef alınan yerler arasındadır. Bu vadi, Munzur Havzası içerisinde yer alan önemli bir ekosistem alanıdır. Ancak Pülümür İlçesi Krom Madeni Ocağı Projesi başta olmak üzere Vadi Havzası'nda Taş ve Kum Ocakları işletilmektedir.

Son olarak 13 Şubat 2024’te Erzincan'ın İliç ilçesinde Kanada ve Çalık Holding ortaklığındaki Anagold'un altın ocağında meydana gelen ve 9 işçinin yaşamını yitirdiği facia, maden ocaklarının yol açtığı ve açacağı geri dönüşümü olmayan tahribatı gözler önüne serer niteliktedir. Bingöl-Yedisu Fay Hattı üzerinde bulunan altın ocağından yayılan siyanür ve sülfürik asit gibi zehirli maddeler ekosistem üzerinde kalıcı hasarlara yol açıp, bölge halkının sağlığını ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bölgedeki su, hava ve toprak kirliliği, sadece bugünü değil, gelecek açısından da büyük bir tehlike teşkil etmektedir. 

Kürdistan coğrafyası geleceksizleştiriliyor.

 

 

Baraj-HES projeleri

Kürdistan'da baraj ve HES projeleri devletin kendi raporlarında dahi 'güvenlik barajları' olarak tanımlanmaktadır. Bingöl, Şırnak, Hakkari, Batman, Mardin, Diyarbakır ve Dersim'de yapılan, yapımı süren ve yapılması planlanan barajlar, yerleşim alanlarını, tarihi yapıları, kültürü, endemik bitki türlerini ve ekosistemi yok ediyor, yerel ve bölgesel iklim değişikliklerine yol açıyor ve insanları göçe zorluyor. Sözgelimi, Ilısu Barajı sonucu 199 yerleşim yeri sular altında kaldı, neolitik dönemden bugüne kadar gelen tarihi ve kültürel varlıkları yok oldu, inançlar sular altında kaldı, yaklaşık 100 bin insan Ilısu Barajı’ndan dolayı yerinden edildi. 

Dersim'de 1980’lerin başından itibaren 4 baraj ve 6 HES'in yapımı tamamlanarak, işletmeye açıldı: Mercan HES’i, Uzunçayır Barajı ve HES’i, Dinar HES’i, Tatar Barajı ve HES’i, Seyrantepe Barajı ve HES’i ile Pembelik Barajı ve HES’i. Bu projelerden bölge halkı ciddi şekilde etkilendi. Köyler, köylülerin yaşam alanları, kutsal mekanları, toplumsal hafızaya ait varlıklar baraj-HES suları altında kaldı.

Yine bu projelerin çoğunun 37-38 Dersim Soykırımı’nın yaşandığı mekanlar yapılıyor olması toplumsal belleği, hafızayı imha etmeye yönelik bir politika olduğunu göstermektedir.

 

Su: Savaş silahı

Aynı zamanda Türkiye, barajları Suriye ve Irak devletlerine karşı baskı aracı olarak da kullanmaktır. Dicle ve Fırat nehirleri Suriye ve Irak için yaşam kaynağıdır. İçme suyu, tarım ve elektrik açısından büyük önem taşır. Türkiye'nin bu nehirler üzerinde bulunduğu müdahalelerle -suyun yönünü değiştirmek, suyu kesmek, önüne set koymak, baraj inşa etmek- bu nehirleri Irak ve Suriye’ye karşı stratejik silahı olarak kullanmaktadır. Türk devletinin Fırat'ın suyunu keserek özellikle Kuzey-Doğu Suriye'de Kürtler ve diğer etnik kimliklerin yaşadığı bölgelerde halkın suya erişiminin engellemesi, askeri saldırıların yanı sıra suyun da sivil halka yönelik bir savaş silahı olarak kullanıldığını göstermektedir.

Kürt halkının tarihi, kültürü, toplumsal yapısı doğayla kurduğu ilişki üzerinden şekillenir. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze hazırlanan raporlarda da görüldüğü üzere sistematik olarak çıkartılan orman yangınları, baraj-HES projeleri, maden-taş ocakları ile yapılmak istenen şey Kürdistan coğrafyasında devlet hegemonyasını inşa edip tahkim etmek, nüfusu yerinden etmek, kalan nüfusu ve coğrafyayı devletin kontrolünde olmasını sağlamak, halkın geçim kaynağını, dilini, kültürünü, tarihini, kimliğini, toplumsal hafızasını yok etmek, Kürdistan coğrafyasını insansızlaştırmaktır. 

Kürdistan coğrafyasında sadece fiziki soykırım değil ekolojik ve kültürel soykırım gerçekleştirilmektedir.

 

Notlar

[i] Bu tartışma için ayrıca bkz: Bayrak, M. (2009). Şark Islahat Planı: Kürtlere Vurulan Kelepçe. Ankara: Özge, 

Arslan, S. (2014). Kürdistan’da Doğa/Ekoloji Katliamı. Toplum ve Kuram Dergisi. 9 (1). Diyarbakır: Zan Vakfı Yayınları

[ii] (https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc013/kanuntbmmc013/kanuntbmmc01302510.pdf)

[iii] Sılan, Necmettin Sahir (2011). Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik: Dersim-Sason 1934-1946. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

[iv] Bulut, Faik (1992). Belgelerle Dersim Raporları. İstanbul: Yön Yayıncılık,

[v] https://www.ihd.org.tr/yeni-karakol-kalekol-ve-us-bolgeleri-yapimlarina-iliskin-ihd-komisyon-raporu/

 

Yayın Tarihi: 08/04/2025