Türkiye solunun, kitabi geleneğinin her yönüyle muhafazakâr olması önemli bir nedendir. Elbette sosyalist düşüncenin kuramcılarının muhafazakarlığı değil, kapitalizmin yeni analizlerine ilişkin düşünce geliştirmektense eski geleneğe bağlanmak anlamında bir muhafazakarlıktır bu. Bir başka neden yine birincisine bağlı olarak, zihinsel tembellikle ilgilidir.

PKK’nin fesih kararının hemen ertesinde Türkiyeli Marksistlerin özellikle bir kesiminden KÖH’ün bu kararına karşı gelişen eleştirel tutuma karşı düzlemi ters çevirmek ve bu kez biz bazı sorular sormak istiyoruz. Ortaya çıktığı günden bugüne kadar hem Türk tarafında hem de Türkiye solunun önemli bir kesiminde bir ön kabule dönüşen KÖH’ü sadece silahlı direnişe indirgeyen yaklaşım var olduğu sürece bu hamle ile stratejinin çokluğa devredildiği gerçeği asla görülemez. Bu indirgemeci ve düalist etkiden dolayı ilk günden itibaren devletle girilen müzakere sonucunda KÖH’ün devlet tarafından kandırılma hatta Kemalistler tarafından da devletle anlaşma ihtimaline odaklanıldı. Devletin yapması gerekenleri yapmayacağına ilişkin öngörüler, düşünce üretimine hâkim olduğu sürece hamlenin virtüel kudretini algılamak daha da zorlaşacaktır. Bunun birçok nedeni olabilir. Örneğin Türkiye solunun, kitabi geleneğinin her yönüyle muhafazakâr olması önemli bir nedendir. Muhafazarlıktan kastımız, elbette sosyalist düşüncenin kuramcılarının muhafazakarlığı değil, kapitalizmin yeni analizlerine ilişkin düşünce geliştirmektense eski geleneğe bağlanmak anlamında bir muhafazakarlıktır bu. Bir başka neden yine birincisine bağlı olarak, zihinsel tembellikle ilgilidir. Birçok açıdan alışılmış düşüncenin lineer çizgisini takip etmenin ve hep o lineer olana ilişkin konuşmanın konforu da burada bir etkendir. Ve son olarak, Türkiye solunun kadim arzusunu bozan KÖH’ün hamlesi ile bir ortaklık üretmektense, devlet geleneğine sığınmanın bile daha kabul edilebilir olarak görülmesi de bir başka etkendir.
Bu etkenlerin arkasında temelde ‘arzu yatırımları’ vardır. Türkiye solu, son 50-60 yılda çok ciddi bir felsefi birikim oluştursa da ‘arzu’ kavramına uzak durmayı seçti. Bunun nedeni elbette ki kavramın, hazzı veya cinsel dürtüyü çağrıştırması değildir. Aslında tam tersine çoğu zaman ‘arzu’ kavramını en iyi anlayanların, yaşamı hınç ve nefretin nesnesi haline getirenler olduğu ortadadır. Arzu kavramının nereye/nelere tekabül ettiği, Spinoza’nın ‘conatus’u, Nietzsche’nin ‘Güç İstenci’ ve nihayet Deleuze ve Guattari’nin ‘arzulama makineleri’nde net olarak ortaya konmuştur. Amacımız bunu kaba bir indirgemecilikle belli bir tekilliğe sabitlemek değil elbette. Fakat Spinoza’dan Deleuze ve Guattari’ye arzu kavramı, doğrudan ekonomik temelli bir kavram olarak karşımıza çıkmakta ve dolayısıyla her arzu yatırımı aslında toplumsal sahaya ilişkindir. Bu şekliyle arzu, bir süreç kavramı olarak, temsil tiyatrosunun değil, bilinçdışı üretim fabrikasının içinde çalışır.
Arzu yatırımının ürettiği coğrafyada, düşünce üretimi için sosyalistler her zaman ya sermayeye ya da devlete bakmışlardır. Ekonomi-politik analizinde olduğu gibi her işçi direnişini salt sermayenin birikim rejimine bakarak analiz eden sosyalist gelenek, aynı şekilde Kürt direnişini ve direnişin-ötesine geçen etik-politik kuruculuğu göremiyor ve devletin ne yapacağına bakarak düşünmeye çalışıyor.
Bu konuda tek bir örnek vererek derdimizi anlatmak istiyoruz. Türkiye kapitalizminin kurucu dinamiğinin, Hristiyan ve Kürt katliamlarına/inkarına dayandığını düşünürsek, bugün de hala ekonomik sorunlardan çok toplumsal düzlemde bile bu dinamiğin kendisinin refleks ürettiğini görebiliriz. Örneğin, devlet, ‘bir mermi kaç para, biliyor musunuz’, diye sorduğunda tebaası için yaşanan yoksulluk, sömürü, hiçbir anlam ifade etmemeye başlar. Zaman zaman nefretin muhatapları değişse de Hristiyan ve Kürt nefreti, 100 yıldan fazladır, neredeyse değişmez refleks haline gelmiştir. İşte bu refleks, bilinçdışı arzu yatırımıdır. Elbette şunu da söylemek zorundayız, arzu öncelikle olumsuza ait değildir. Arzu aynı zamanda hatta öncelikle, devrimci arzu örneğinde olduğu gibi, yeni öznellik üretimlerine aittir. Tam da tarihin özellikle bu kesitinde faşizmi arzulayan kitleleri devrimci bir oluşa doğru çekmenin tarihsel/politik misyonunu üstlenmesi gereken Türkiye devrimci hareketlerinin/burada baskın yaklaşımdan söz ediyoruz/ farklı politik/kültürel motivasyonlarla Kürt hareketini böylesi bir yalnızlaştırma ve içe kapanmaya zorlamaları kabul edilebilir mi?
Bunları söylerken Türkiyeli sosyalistlerin, her zaman Kürtlere karşı, standart Türk reflekslerine sahip olduklarını söyleyemeyiz. Söylemek istediğimiz şudur: Arzu yatırımının ürettiği coğrafyada, düşünce üretimi için sosyalistler her zaman ya sermayeye ya da devlete bakmışlardır. Ekonomi-politik analizinde olduğu gibi her işçi direnişini salt sermayenin birikim rejimine bakarak analiz eden sosyalist gelenek, aynı şekilde Kürt direnişini ve direnişin-ötesine geçen etik-politik kuruculuğu göremiyor ve devletin ne yapacağına, nasıl konumlanacağına bakarak düşünmeye çalışıyor. Sermaye ile devlet arasında önce aşılmaz uçurumlar koyup sonra da bu ayrılığı, ilişki içinde sürdürmek üzerine tonlarca paradigma var dersek yanılmayız. Tam da bu nedenle, KÖH’ün hamlesi sonrası, sadece ve sadece ‘devletin sorumluluk alıp almayacağı, demokratik adımları atıp atmayacağı, Kürtlerin, kandırılıp kandırılmadığı’ soruluyor.
Oysa, 50 yıllık bir mücadele sonrası yeni bir inşa pratiği olarak, stratejiyi çokluğa devreden KÖH için temel problem, dahası KÖH için düşünmek/düşünceye davet, çokluğun bu stratejiyi nasıl yeni bir inşaya dönüştürebileceğine ilişkindir. Felsefe içinden söylersek, bu, KÖH’ün hamlesinin, ‘problematik’ olduğunu gösterir bize. Problematiğin, hipotetik olana, yani, bilincin önermelerine, bilginin temsillerine, asimile edilmesi/tercüme edilmesi, problemin kendisine yapılmış bir ihanettir. Hipotetik bizi ahlaki yargılara götürür. Problematik ise bizi etik-politik olana götürür. Komünalizm, etik-politik bir inşa problemdir, ekonomi-politik bir hipotez asla değildir.
İşte bütün bu nedenlerle KÖH’ün hamlesi sonrası, yeni inşa süreçlerine ilişkin düşünce üretmek isteyen Türk Sosyalistleri, öncelikle kendi arzu yatırımlarını ‘problematik’ düzlemde sorgulamak zorundadır. Bu sorgulanmadığında karşımıza Teori ve Politika geleneğinin sürece ilişkin yazısında olduğu gibi, bu hamle ile devletin güçleneceğini iddia eden ekonomi-politik analizlerle karşı karşıya kalırız. Şu kesinlikle bilinmeli ve anlaşılmalıdır. KÖH, ekonomi-politik ile analiz edilemez. KÖH, ancak ve ancak Spinoza-Nietzsche özdeşliğinin içinden, etik-politik olarak okunabilir. KÖH’ü ekonomi politik olarak okursanız, karşınıza sadece devlet çıkar ve siz de devletten başka bir şey göremez olursunuz. Oysa etik-politik olarak okursanız karşınıza, çokluğun gücü ve öznellik üretimleri çıkar. Otuz küsür yıl önce yapılan bir söyleşide geçen ‘Durumumuz Kudretlidir’ söylemi tam da bugüne içkindir ve etik/politik düzlem bütün inşacı ve dönüştürücü kudretini tam da buradan almaktadır.
Bu durumda artık sorular değişir. Problematik, bizi çokluğa, göçebe savaş makinesine, dışardan düşünmenin politik pratiği ile sermaye veya devletin bir kapma aygıtı olduğu düzleme taşır. Soru artık, süreçte devlet ne yapacak, değildir. Soru, bu yeni inşa süreçlerinde sosyalistler ne yapacaktır? Nietzsche, kudreti elinden alınmış olanlar değil kudretini kullanamaz hale gelmiş olanlar güçsüzdür der. Bütün bu nedenlerle Türkiyeli Sosyalistler, değişimi bir yaşam paradigması olarak inşa eden KÖH’ü anlamak ve sürece devrimci bir katkı sunmak istiyorlarsa, önce kudretleri elinden alınmış olmanın kendisine karşı bir pratik sergilemeliler. Kudretlerini ele geçirmenin düşünsel olanağı ise ekonomi-politiğin yerine etik-politiğin geçtiği düzlemi esas almaktan geçer. Türkiyeli sosyalistler, cemaatlere, seküler faşistlere, tarikatlara ve müteahhitlere kaptırılan kent çeperleriyle birlikte üniversiteleri, göçmenleri, kadınları, işsizleri, mülksüzleri mücadele/inşa saflarının içine çekerek yeni bir devrimci oluşun imkanlarını yarattıkları gün kudretin ve inşanın dönüştürücü gücüyle tekrar tanışacaklardır.
Öcalan’ın önemli bir etki uyandıran ‘Perspektif’ başlıklı metnini ve metnin içeriğinin ötesinde ‘perspektif’ kavramının kendisinin Nietzsche’nin kavram setinden üretildiğini, kavramın bakış açıları içinde bir bakış açısı anlamına gelmediğini, görecelilik anlamına da gelmediğini, daha çok güç istencinin yaratması ile ilgili olduğunu ve yaşamın olumlanmasının politik pratiği olduğunu görürüz. Bunu görmeden soldan gelen bütün eleştiriler metin çözümlemesine indirgemekten öteye geçemez. Bir Marksist’in, eleştiri ve polemik gibi güçlü Marksist pratikleri, metin çözümlemesine indirgemesi nereden bakarsanız bakın kendi içinde eksikliktir.
Sorun bir yanıyla, elbette düşünce tembelliğidir ama bir yanıyla kesinlikle bir arzu coğrafyası sorunudur. Bu bir asamblaj sorunudur. Türkiyeli Sosyalistler, devlet düzlemli asamblajdan, çözümlerden kurtulup, düşüncenin, cevapta değil problemde üretildiğini görmek istiyorlarsa, öncelikle KÖH’ün direnişin ötesinde ürettiği şeye bakmaları gerekir.
Elbette bir gazete yazısının soğukluğunda müttefiklerimizi/dostlarımızı eleştirmenin hoş olmayan taraflarının farkındayız. Ama biz bunları söylerken Marx gibi ‘ruhumuzu kurtarmak’ peşinde değiliz. Tam tersine birlikte yaşam inşa etmenin düşüncesini ve pratiğini konuşmak istiyoruz.
Tüm bu nedenlerle, Deleuze&Guattari’den esinlenerek net bir öneri sunmak istiyoruz: ‘Hepimiz birbirimizle her karşılaşmamızda bütün devrimci sahiciliğimiz ve yoldaşlığımızla arzu coğrafyalarımızı ortaklaştırmanın bir yolunu bulmakla işe başlayalım…’
Yayın Tarihi: 27/06/2025