PolitikART
Toplum-Politika

Tek Kullanımlık İnsanlar ve Coğrafyalar

PolitikART Özel
İlkyaz Özgür
Ekosistemin sağlıklı işleyişine zarar veren ancak patlamalar, yangınlar gibi çarpıcı görüntülerle medyaya yansımadığı için kamuoyu tarafından yeterince dikkate alınmayan yavaş şiddet eylemleri de İliç’teki gibi anlık, görsel olarak tehlikenin boyutunu anlatan felaketler de eko-kırım suçlarıdır.

Dulle Griet, Pieter Bruegel, 1562

 

2011 yılında Kütahya’da Eti Gümüş Tesislerindeki atık havuzunun çökmesiyle, siyanür ve ağır metaller içeren 25 milyon ton su ovaya yayılmıştı. 2021 yılında Giresun’da Nesko Maden’in atık havuzunun yıkılmasıyla su çevreye yayılmış; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının kestiği 12 milyon TL’lik cezadan sonra madenin faaliyetlerine devam ettiği ortaya çıkmıştı. Son olarak 2022’de Erzincan İliç’teki Çöpler madeninde siyanür taşıyan borulardan birinin patlamasıyla solüsyon çevreye yayılmıştı. Madenin faaliyetlerini durdurmak bir yana kapasite artırım izni verilmiş ve vergi borcu silinmişti. O madende bir süredir korkulan ve beklenen katliam 13 Şubat 2023’te yaşandı. Dokuz işçiyi, siyanürle küle dönmüş tonlarca toprağın altında bırakmakla kalmadı, etkisi geniş bir alana ve uzun yıllara yayılacak bir zehir kaynağı yarattı.

Rob Nixon, Yavaş Şiddet ve Yoksulların Çevreciliği adlı kitabında, son olarak İliç’te örneğini yaşadığımız bu tür ekolojik yıkım biçimini “hareket etmeden yerinden edilme” olarak tanımlıyor. Yazar, insanların ait olduğu yerden rızaları dışında ve sıklıkla askerî güç ile çıkarılarak, yaşama daha az elverişli yerlerde yeniden konumlandırılmasını tanımlıyor. Aynı zamanda; bölgeyi yaşanabilir kılan niteliklerin yani toprak üstündeki ve altındaki zenginliklerin kaybettirilmesini de yerinden etme süreci olarak ele alıyor. İliç’te toprak, hava ve suya yayılan atıklar bölgenin ekosistemini zehirli hale getirdi. Fırat nehrine karışarak Basra Körfezi’ne kadar yayılmasından endişe edilen zehirli atıklar ve ağır metaller şimdiden su birikintilerine konan kuşların ölümüne sebep oluyor. Eskisinden daha az misafirperver bir coğrafyadan değil, düşman haline gelmiş bir coğrafyadan bahsetmemiz gerekiyor artık. Yaşam kaynağı olan hava, toprak ve su; zehir saçan ölüm kaynaklarına dönüşüyor.

Ekolojik kriz olarak adlandırılan şey temelde sermayenin, doğanın kapasitesini aşan kaynak yağması ve atık üretimi krizidir. Wallerstein bu krizi, sınırsız sermaye birikimini sağlamak üzere her şeyin metalaşma sürecine sokulduğu kapitalist dünya ekonomisine bağlar. Ekosistemin işleyişindeki bozulma süreci, kapitalizmin iki temel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Birincisi, sermayenin sonsuz birikime ulaşmak için toplam üretim miktarını genişletme gereksinimi içinde olmasıdır. Bir anlamda sorun, birikimin ve üretim artışının sınırsızlığı ile doğal kaynakların sınırlılığı arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Tabii bir de kapitalizmin, mekansal ve coğrafi sınırlarına dayanmış bulunmasından. İkincisi, kapitalizmin “gizli sırrı” olarak adlandırdığı özelliktir: ortaya çıkan faturaları sermayenin ödemeye istekli olmaması. Yani üretim sonucu oluşan kirlilik, doğaya verilen zarar gibi olumsuz sonuçlardan kaçınmak ve zararları telafi etmek için gerekli yatırımları yapmaya yanaşmamasıdır. Joel Kovel, “büyü ya da öl” düsturundaki kapitalist sermaye sisteminin, ekosistemi krize sürüklemesinin beklenen bir sonuç olduğunu vurgular. Bu sistemin, “doğal” bir kaçınılmazlık gibi sunulmasına itiraz eder:

“Zira, sermaye madem doğal bir şey, o zaman yüz binlerce yıllık bir tarih kaydının neden son 500 yıllık döneminde yer alıyor? Daha önemlisi, kendi yasalarını koyduğu her yerde neden şiddet kullanarak kabul ettirilmek durumunda kalıyor? En önemlisi, neden sürekli olarak şiddet aracılığıyla ayakta tutulması ve neden devasa bir beyin yıkama aygıtına başvurarak her kuşağa tekrar tekrar dayatılması gerekiyor?”

Politik ekoloji alanında çalışan Ramachandra Guha, Madhav Gadgil ve Joan Martinez Alier, hayatta kalabilmeleri ekosistemin sağlıklı işleyişine bağlı olan toplulukları tanımlamak için “ekosistem halkı” kavramını kullanırlar. Bu topluluklar; küresel olarak geçimlerini tarım, hayvancılık, avcılık, toplayıcılık gibi faaliyetlerle sağlar. Aşırı sıcaklar, sel, fırtına gibi koşullarda hayatta kalabilecekleri korunaklı konutlar, temiz su gibi altyapı olanaklarına erişimden yoksundurlar. Emperyalist yağmanın eko-kırım eylemlerinin sonuçları her zaman zincirleme reaksiyonlar halinde, öngörülenden daha geniş bir coğrafyadaki insanları etkileme potansiyeline sahiptir ancak ekosistem halkları; küresel iklim değişikliği, ormansızlaşma, çölleşme gibi yavaş şiddet süreçlerinden ilk etkilenenler ve en büyük zararı görenlerdir. Endüstriyel atık bölgelerinde yaşamaya ve tehlikeli endüstrilerde çalışmaya mahkûm edilenler olarak ekosisteme yönelik saldırılarda ilk feda edilenlerdir. Bunlar yerli halklar, çiftçiler, köylüler, yoksullardır... Bunlar yerli halklar, çiftçiler, köylüler, yoksullardır. Ekosistemin sağlıklı işleyişine zarar veren ancak patlamalar, yangınlar gibi çarpıcı görüntülerle medyaya yansımadığı için kamuoyu tarafından yeterince dikkate alınmayan yavaş şiddet eylemleri de İliç’teki gibi anlık, görsel olarak tehlikenin boyutunu anlatan felaketler de eko-kırım suçlarıdır. Ekoloji sorununu bir sınıf sorunu olarak ele almamızı gerektiren neden de buradaki bölüşüm meselesidir. Bedeli ödeyenler/riski üstlenenler ile kaynakları tüketenler/kâr elde edenler arasındaki uçurum, sermayenin ve hükümet yetkililerinin, adaletsizliği derinleştiren kararlar almasını kolaylaştırırken ekosistem halkını yoksulluk, güvencesiz işler ve zehirlenmiş çevreden oluşan bir kapana kıstırmaktadır.

Emperyalist yağmanın eko-kırım eylemlerinin sonuçları her zaman zincirleme reaksiyonlar halinde, öngörülenden daha geniş bir coğrafyadaki insanları etkileme potansiyeline sahiptir ancak ekosistem halkları; küresel iklim değişikliği, ormansızlaşma, çölleşme gibi yavaş şiddet süreçlerinden ilk etkilenenler ve en büyük zararı görenlerdir. Endüstriyel atık bölgelerinde yaşamaya ve tehlikeli endüstrilerde çalışmaya mahkûm edilenler olarak ekosisteme yönelik saldırılarda ilk feda edilenlerdir. Bunlar yerli halklar, çiftçiler, köylüler, yoksullardır...

Nixon’un özellikle vurguladığı gibi yavaş şiddetin temel kurbanları, kaynak sıkıntısı çeken yoksullardır. Onların görülmeyen yoksulluğu, yaşamlarına nüfuz eden yavaş şiddetin görünmezliği ile artmıştır. Soma’da işçilerin uyarılarına rağmen kapasite aşımı, güvenlik maliyetinden kaçınma gibi sermayenin kâr hırsının sonucunda 301 işçinin ölümüne neden olan maden faciasında da yoksulların feda edilmesine şahit olduk. Madenlerin çevreye saçtıkları zehir, dinamitleme, atık havuzları derken işgal edilmemiş zeytinlikler, tarım arazileri ve meralar da kullanılamaz hale geliyor. Köylüler mülksüzleştirilip çaresiz bırakıldıkça zehirli endüstrilerde, iş güvenliği sağlanmamış işlerde çalışmaya mecbur kalıyor. Sermaye ve devlet eliyle yaratılan ve sürdürülen bir döngü bu: mülksüzleştirme, zor kullanarak yerinden etme, ölümün kıyısındaki işlere ve zehirlenmiş bir ekosisteme mahkûm etme… Dünya üzerindeki tüm kaynak çıkarımı ve bölüşüm çatışmaları bu eksende şekilleniyor. Bu yüzden ekoloji tartışmaları ve ekosistemin geleceği meselesi daima politiktir. Ekosistem bizden uzakta, bizim dışımızda değil; biz onun parçasıyız. Yaşadığımız kentler, içtiğimiz su, soluduğumuz hava, çalıştığımız yerler, çocukların oyun alanları, yiyip içtiklerimiz, bedenlerimiz… Bunların hepsi için adalet talep etmeliyiz.

 

İliç'teki katliamda 9 işçi siyanürlü toprak altında can verdi. Arama kurtarma çalışmaları henüz hiçbir ize rastlanmadan sona erdirildi.

 

İliç’te olduğu gibi Bergama’da, Kaz Dağları’nda, Soma’da şirketler toprak altı zenginlikleri yağmaladıktan sonra geride; zehirli atıklara nesillerce maruz kalacak, mülksüzleştirilmiş, tarım ve hayvancılık imkânı kalmamış bir halk bırakarak gidiyorlar. Emperyalizm, kaynakların ve risklerin dağıtımı açısından ancak sömürgeci uygulamalarla açıklanabilecek bir yağma düzenini, küresel çapta derinleştirerek sürdürüyor. Çok uluslu dev şirketler, yıllardır kirli endüstrileri ve geri dönüştürülmesi maliyetli atıkları; çevre ve insan sağlığının yasalarla korunduğu, iş güvenliği ve atık bertarafının yönetmeliklere uygunluğunun denetlendiği zengin Kuzey ülkelerinden, her açıdan denetimsiz yoksul ülkelere taşıyor. Avrupa Birliği istatistik kurumu Eurostat’ın 2022 verilerine göre Türkiye, 14,7 milyon tonla 2021’de Avrupa Birliği’nin en fazla katı atık gönderdiği ülke oldu. Türkiye’nin ardından ikinci sırada 2,4 milyon tonla Hindistan, üçüncü sırada ise 1,9 milyon tonla Mısır yer aldı.

Yoksul ülkelerde yasalar ya yetersiz ya da uygulanmıyor. Yolsuz hükümetlerin yöneticilerini satın alarak eko-kırım suçları işlemek mümkün. Şirketler, iş güvenliği ve atık bertarafı için kârlılığı düşüren ama gerekli maliyetleri üstlenmeden değerli kaynakları yağmalıyor ve geride; zehirlenmiş bir ekosistem, zehirlenmiş bedenler ve iş cinayetleri bırakıyor. Rob Nixon bu durumu “Tek kullanımlık insanlar ve tek kullanımlık ekosistemler” olarak tanımlıyor. İliç’te sendikayı ve şirket yetkililerini defalarca uyardıklarını belirten işçiler, kayıp 9 işçinin siyanürlü toprak altındaki bedenleri bulunmadan Anagold Madencilik taşeron firması Çiftay tarafından vardiyaya çağrıldıklarını söylüyorlar. Maraş Afşin’deki Çöllolar Kömür Havzası’nda 10 Şubat 2011’de meydana gelen göçükte yaşamını yitiren 11 işçiden 9’unun bedeni hâlâ bulunmadı ve üretim devam etti. Altı yıl sonra mahkeme, işçilerin canına 24 ay taksitle 91 bin 200 TL değer biçti.

Sermaye tüm teknolojik gelişmelere rağmen hâlâ ham madde olarak doğal kaynaklara ve emek gücü olarak insana muhtaçtır. Sermayenin ön koşulu silaha sahip olmaktır çünkü sermaye, ham madde kaynağı olan doğayı ve emek gücü kaynağı olan kadın bedenini denetim altına almak için şiddete başvuruyor.

Maria Mies, Veronika Bennholdt-Thomsen ve Claudia Von Werlhof Son Sömürge: Kadınlar kitabında; medeniyetin dışındaki doğal varlıklar olarak işaretlenen kadınların ve sömürge halklarının bedelsiz kaynak olarak görüldüğünü, tıpkı doğa gibi tahakküm altına alınarak sömürüldüğünü tartışır. Sermaye tüm teknolojik gelişmelere rağmen hâlâ ham madde olarak doğal kaynaklara ve emek gücü olarak insana muhtaçtır. Sermayenin ön koşulu silaha sahip olmaktır çünkü sermaye, ham madde kaynağı olan doğayı ve emek gücü kaynağı olan kadın bedenini denetim altına almak için şiddete başvuruyor.

Kaynak ve risk dağılımının adaletsiz olduğu, rıza imalatı için çalışan propaganda aygıtı medyanın yetersiz kaldığı yerlerde; itirazları ve protestoları bastırmak için emperyalizm, şiddet ve silahlı işgal yolunu tercih ediyor. Efrîn’de kadınlar ve çocuklar kaçırılıp köle pazarlarında satılırken zeytinlikler de yağmalanıyor. Petrol ve değerli maden sahalarının kontrolü ve paylaşımı için sürdürülen savaşlar, Orta Doğu ve Afrika’yı yüzlerce yıldır kana buluyor. Emperyalizm, kaynak çıkarma çatışmalarında ticaretin militarizasyonu yoluyla genişliyor.

Nixon’ın da vurguladığı gibi, güvenlik endüstrisi ve neoliberalizm arasında birbirini besleyen bir ilişki, kopmaz bir bağ vardır. “Serbest ticaret” adına yok sayılan duvarlar, sermayeyi proleteryadan ve zenginliği yoksulluktan tecrit etmek için yükseltilmiş, duvar bekçiliğiyle görevli güvenlik endüstrisi de hızla büyümüştür. Küresel savaş sanayisi, emparyalizmin kaçınılmaz koşulu ve en hızlı büyüyen koludur.

 

Saro-Wiwa'nın ölümünün ardından Çek Cumhuriyeti'nde protestolar.

 

Kalkınma ve Zenginlik Anlatısı

Ekosistem pahasına yer altı rezervlerinin kirli yöntemlerle çıkarılması, dev barajlar için nehirlerin borulara hapsedilerek betona gömülmesi, tarım alanlarının sanayi bölgelerine feda edilmesi, ormanları yok eden yapılaşma ve madencilik faaliyetlerine izin verilmesi, idareciler ve ana akım medya tarafından daima kalkınma ve zenginlik anlatısıyla çerçevelenir. Eko-kırım faaliyetlerine karşı çıkan ve bu faaliyetlerin sonuçları konusunda halkı bilgilendirmeye çalışan eylemciler ve bilim insanları da ülkenin gelişmesine engel olmak isteyen “dış güçler” olarak tanımlanır. Oysa yakın tarihten pek çok örnek aksini göstermekte, kalkınma ve zenginlik vadedilen halkın yoksulluğu derinleşmektedir. Şirketler; madeni, santralde üretilen elektriği, petrolü alıp giderken bölgesel kalkınma ve iş imkânları ile ikna edilen yöre halkı, düşük ücretlerle güvencesiz iş gücüne dönüştürülür. Endüstriyel facialar, meslek hastalıkları ve iş cinayetlerinin pençesindeki halk, bir zamanlar kendi ürettiği temel gıdası ve içme suyu zehirlendiği için zincir marketlerin kalitesiz ürünlerinin müşterisi haline gelmiştir.

Gine Körfezi’ne açılan bereketli Nijer Deltası, zengin petrol rezervi nedeniyle diğer Afrika ülkeleri gibi sömürgecilerin hedefinde olmuştur. 1958 yılında büyük umutlarla başlayan petrol sondajı, ülkenin zenginleşmesinin ve gelişmesinin lokomotifi olarak görülmüştür. Shell’in başını çektiği şirketlerin petrol çıkarma faaliyetleri, Nijerya’nın kasasına 40 yılda 600 milyar dolar girmesini sağladı. Ancak günümüzde 90 milyon Nijeryalı günde 1 dolardan daha az gelirle hayatta kalmaya çalışıyor. Nijer Deltası’nda yaşanan kaynak sömürgeciliği ve ekolojik katliamı “yeniden sömürgeleştirme” (recolonization) olarak adlandıran ve Ogoni halkına mensup yazar Ken Saro-Wiwa, Shell başta olmak üzere petrol şirketleri ve yolsuz Nijerya yönetimiyle yıllarca mücadele etti. Ogoni halkının haklarını korumak için MOSOP’un (Ogoni Halkını Yaşatma Hareketi) temsilciliğini ve başkanlığını yürüten Saro-Wiwa, uluslararası kamuoyunun dikkatini Nijer Deltası’ndaki hak ihlallerine çekmeyi ve Nijerya’daki halkları mücadele etrafında toplamayı başardığında, şirketlerin ve cunta yönetiminin kara listesine de girmiş oldu. 1993 yılında Shell’i Ogoni topraklarından çıkarmayı başaran Saro-Wiwa, 1995 yılında Abacha yönetimindeki askerî cunta tarafından, 8 mücadele arkadaşıyla birlikte delilsiz bir cinayet suçlamasıyla idam edildi.

Emperyalizm, Akkuyu nükleer santralinden İkizdere taş ocağına, Kaz Dağları’ndan Şırnak ve Soma madenlerine, Amazon Bela Monte barajından Hasankeyf Ilısu barajına kadar ekoloji eylemcilerinin, ölen işçi yakınlarının karşısına askeri ve polisi çıkarır.

Uluslararası kamuoyu tepkileri ve davalar nedeniyle Shell, Ogoni topraklarından çekilse de fazla uzağa gitmez. Petrol endüstrisinin yüzde 47’sine sahip olarak Nijerya ekonomisindeki açık ara en büyük yabancı paydaştır. Nijerya’nın en acımasız yıllarında yeşil Nijer Deltası, eko-kırım ve insan hakları alanında Bermuda şeytan üçgenine dönüşürken petrol işindeki yatırım ortağı Abacha rejimiydi. Avrupa’nın en büyük petrol şirketi, Nijer Deltası’nı yağmalayıp doğayı atıklarla zehirlerken Abacha cuntasını da direniş hareketini bastırması için desteklemiş ve militarist finansal ortaklarının acımasızlıklarının arkasına saklanmıştır. Şirketler, Nijerya’nın yöneticileri üzerinde hiçbir etkilerinin olmadığını defalarca beyan etmiş olsalar da kayıtlar aksini gösteriyor: Chevron, petrol kamplarında çıkan ayaklanmaları bastırmak için Nijerya güçlerini taşıdığını kabul etti. Shell, Nijerya polisi için silah ithal etti, Nijerya askerî personeline maaş ödedi ve protestoculara karşı saldırılarda kullanılmak üzere tekneler ve helikopterler tahsis etti.

Saro-Wiwa idam edildiğinde Nijerya ordusu ve polis gücü, cinayet ve köylerin yakılması yoluyla 2.000 Ogoni’yi öldürmüştü. Ogoni’nin havası gaz sızıntıları nedeniyle kirlenmiş, ekili alanları petrol sızıntıları nedeniyle tahrip olmuş, içme suları ve balıkçılık sahaları zehirlenmişti. Shell 1993 yılında Ogoni topraklarından çıkarılmış olsa da Nijerya’nın, bir zamanlar yemyeşil olan ölüm deltasının diğer bölgelerine taşındı. Bu arada Shell’in mirası, uluslararası şirketlerin aksine gidecek başka bir yeri olmayan yerel çiftçi topluluğunun çevresine ve bedenlerine sızmaya devam ediyor.

Eko-kırım, savaş ve sömürü emperyalizmin beklenmeyen yan etkisi veya sermayenin yanlış hesaplarının sonucu değil; mevcut sistemi mümkün kılan ve sürdüren suçlardır. Emperyalizm, Akkuyu nükleer santralinden İkizdere taş ocağına, Kaz Dağları’ndan Şırnak ve Soma madenlerine, Amazon Bela Monte barajından Hasankeyf Ilısu barajına kadar ekoloji eylemcilerinin, ölen işçi yakınlarının karşısına askeri ve polisi çıkarır. Bergama’dan Antalya’ya, Kolombiya’dan Nijerya’ya kadar satın alınmış hükümetler, tetikçiler, işkenceciler kullanarak ekosistemin ve insan haklarının savunucularını ortadan kaldırır. Emperyalizmin yeniden sömürgeleştirme düzeni, küresel şirketler aracılığıyla coğrafyaları işgal ederken hükümetlerle savaşmıyor. Onları zengin ederek, silah ve lojistik desteği vererek kolluk gücünü, yağmalanan doğayı ve yaşam hakkını savunan halka karşı kullanıyor.

 

Yayın Tarihi: 01/03/2024